Istenc Nedir?

Evet sözlüğe baktım da irade diyor bu kelimeye. Ama DJ’nin kullandığı anlamı iradeden daha başka bi şey.En iyisi bu konuyu anladığım kadarıyla özetleyeyim. (bu cümlenin açılımı aslında şu; özetleyeyim ve anlamış olup olmadığımı test edeyim!)

Istenc, istenilen, sağduyuya meydan okurcasına yapılan akıl almaz başarılı işlerle ilgilidir. Düşüncelerin sana yenildiğini söylerken seni muzaffer kılan şeydir istenç.Kişiyi, hiçbir şeyden incinmez duruma sokan, bi büyücüyü duvardan geçirten, uzayı aşırtan, isterse aya götüren bi şeydir istenç.Bir büyücüye göre istenç, içimizden çıkan ve dışarıdaki dünyaya sarılan bir güç demektir. O göbeğimizdeki yarıktan, saydam telciklerin bulunduğu yerden çıkar.Sıradan insan dünyadaki şeyleri elleri, gözleri ve kulaklarıyla algılar; ama bir büyücü bunlardan başka burnu, dili ve özellikle istenci ile algılar.İstenç, görme de değildir, bir güçtür.GÖRME ise bir güç değil, bir şeyin iç yüzünü ortaya çıkaran yetenektir.Güçlü bir istence sahip olup da göremeyen büyücüler olabilir.Bir bilgi adamı, dünyayı hem duyularıyla ve istenciyle hem de görmesiyle sezebilir.Bakın burada duyu+istenç+görme birleşerek büyük bir fark yaratıyor.İstenci güçlü ama göremeyen bir büyücü hayatı boyunca savaşçı gibi yaşamak zorundadır. Oysa bir görücünün, artık savaşçı gibi yaşaması gerekmez. O zaten her şeyi OLDUĞU gibi görür.İnsan bi kez görmeyi öğrendi mi, hiç bişey olmadan her şey olmuş sayılır. Yani yok olmuş demektir ama yine de ortadadır.Bir savaşçı için iki önemli merhale var; Birincisi kendi ölümüne dair keskin bir bilinçlilik içinde olması gerekir. İkincisi iseyansızlıktır. Böylece bir savaşçı, ölümün bilinciyle ve yansızlığıyla ve kararlılığının verdiği güçle tüm eylemlerini belirli bir noktaya yönelterek yaşamını düzenler.Sabırlılığı öğrenen savaşçı istence yönelir.Ve bekler savaşçı! Bir savaşçı acele etmez; çünkü istencini beklediğini bilmektedir.Ve bir gün gelir olağan durumlarda yapılmasına olanak bulunmayan bi şey yapıverir.Arı yaşam sürdürenler içindir görmek.

Duskunlugun en kotu bicimi isteklerine gem vurmaktir bence der DJ, cunku bunu yapan kisi, buyuk bir seyler yapmakta oldugu kanisina saplanir. Oysa kendi dunyasina kapanmaktan baska bi sey yapmis olmuyordur. Duskunluklerimize karsin istencimiz gelisir. ISTENC icindeki yarigi azar azar genisletmeye baslar! Hepimizin icinde bi yarik bulunuyor der DJ, bi bebegin basindaki bebek buyudukce kapanan bi bingildak gibi bir bosluk; iste bu yarik da, istencimiz gelistikce daha da genisler.

(Sibelin notu: tahminimce bahsedilen karindaki bu yarik erkeklerle ilgilidir, disilerin istenci muhtemelen rahimde ve acilmasina gerek olmaksizin dogal olarak faaliyette. Sanirim bu sebeple kadinlar her zaman daha tehlikeliler cunku istenclerini bilincsizce oldugu kadar cok da kolayca kullanmaktalar)

Parçalamak ne için?

Ama bir anlamda Atlantis zamanında, hepimiz biraz saf ve deneyimsiz olarak, hepimiz Ruhun çocukları olarak oynadığımız o büyük oyunu oynarken dedik ki, “Hadi şunu alıp havaya uçuralım.” Çocukken bunu yapmadınız mı? Küçük kamyonlarınızı ve oyuncaklarınızı alıp parçalamadınız mı? Bu çok eğlenceliydi! Bu inanılmazdı! Bum – parçala! Ve ne oldu? Eh, o zaman daha büyük ve daha güzel bir oyuncak geldi. Oynayacak daha büyük bir oyununuz oldu.

Diyor Tobias (tıklayınız)… Bilim de hep parçalıyor, Felsefe de. Sebep ne peki?

Sebep bileşenleri tanımak, daha da sadeleştirirsek; MERAK!

Peki tüm parçalamalar merak saiki ile mi? Değil galiba, yok etmek amacı ile kızgınlık ve nefretle de parçalarız bazen. O halde parçalamakta niyet önemli galiba?

Peki “Kızgınlıkla” yok etmek isteyen neden kızmış olabilir?

**

Özgürlük nedir biliyo musun (bu yaşa geldim, öğrendiğim ve hala bu fikirde olduğum şey); bi seçim yaptığında seçmediğini kesin biçimde öldürmektir. Eğer seçmediğin olasılık hala aklında kalırsa, tüm hücrelerini gizli gizli değil alanen zehirler ve hızla ölüm yolcusu olursun.

not: Kesin biçimde öldürmek ise yakmak ile mümkün gibi görünüyor. Hani denir ya “gemileri yaktım”! Yani geri dönüş ümidini ortadan kaldırdım anlamındadır bu.

**

İnziva sedece geçici bir süre için sessizlik ve doğanın natural (artı eksi yük taşımayan doğallığı) ile arınmak, bi banyo yapmak gibidir. Hiç bi şekilde bilinci geliştirme potansiyeline sahip değil.

Özgür iradenin kısıtlılığını kabul etmiyorum. Külli irade denen şey, her an her nefeste seninle birliktedir, oysa insan kendi tarihi bilgilerini esas almaya çalışıyor, her an her nefeste güncelleme yapılabileceğini unutuyor ve bu durumda onunkine kısıtlı irade değil, kendi önceki bireysel çabalarına fazla bağlılık gösteren bi düşkünlük diyebilirim. Yani kısıtlılığı yaratan bizatihi o insanın kendi ise, cüzi ya da külli irade diye bi ayrımdan bahsetmek anlamsız değil mi?

Örneğin gençliğimde, çok büyük bir şirketin genel müdürü bana şöyle demişti: “Muhasebenin bana verdiği tarihi bilgiler benim bu şirketi iyi yönetebilecek kararları almama yeterli olmuyor. Bana öyle bir yöntem bul ki, her an şimdi ve geleceğe yönelik daha isabetli kararlar alabileyim” ve bulduğum yöntemi uygulama konusunda nerdeyse açık çek vermişti 🙂 Yukardaki tesbitime ne kadar uyumlu olduğunu şu anda hatırladığım için bu anıyı paylaştım..

**

Teslimiyet demek, insanın kendisi hakkındaki tüm endişe ve hesaplarını terk etmesi demektir. O uğraşarak gerçekleştirilemez, kendi gerçek doğanızı idrak ettiğinizde kendiliğinden olur. Sözlü teslimiyet, hatta ona duygu da eşlik ettiğinde bile pek az değer taşır ve bir gerilim altında yıkılıverir. En fazla o bir özlemi gösterir, fiili bi gerçeği değil. (Maharaj)

**

Teslimiyetin aslında özgürlüğe ulaştırdığını tatmış olanlar bilir. Halbuki bu iki kelime ne kadar da birbirine zıt görünüyor değil mi? Yıllar önce bunun bir vizyonunu görmüştüm, çok etkilenmiştim ama nerdeyse sekiz yıl sonra ancak ne anlama geldiğine aydım.

**

Oyunun mükemmel maddesi ve manası, insanın bilerek ya da bilmeyerek ilgisiyle şekil alır ve sonsuzca sürebilir.(BKÖ)

Kadınlar neden kendileri olamazlar?
Kendileri olabilecek denli küçük değiller bence. X kromozomu geçe geçe tüm dünya tarihini içeriyorlar ve bunu bilmek de olası değil. Bir zaman bi şiirde galiba, hala bir havva bir de adem olduğunu iddia etmiştim 🙂
Gelelim işin oyun kısmına, siz eğer oyunun kurgusunu bilirseniz o oyunu oynamaktan zevk alır mısınız?
Hatta işi en basitine bir kadına ve bir erkeğe indirgeyelim yine; bir erkek neden deliler gibi aşık olup, zarla zorla birlikte olmayı başardığı kadını kısa süre sonra ikinci plana (ya da daha gerilere) atar? Bu çocuk doğasıdır işte, oyuncak tapılacak kadar istenir ilk aşamada ama ertesi gün modası geçer. Merak arzusu tatmin olur o obje için 🙂 Böylece başka objeler peşine düşer ve oyun da böylece sürüp gitmeyi başarır.
Oyunun dişi kısmı, keşfedildikçe yeni bölümler doğurur, böylece yine nerdeyse ilk hali gibi bilinmeyen kalmayı başarır.