Evrenin Karanlık Odası: Bilinçdışımız Gerçekliği Gizlice mi Yönetiyor?

Evrenin büyük kısmının karanlık maddeden oluştuğunu söylüyoruz; onu doğrudan görmüyoruz, dokunamıyoruz, şişeye koyup laboratuvarda sergileyemiyoruz. Ama galaksilerin dönüşünde, ışığın bükülüşünde, kozmik mimarinin tuhaf inadında onun izini okuyoruz. Psikolojide de benzer bir hayalet mimar vardır: bilinçdışı. Kendimizi akılcı, planlı, tutarlı varlıklar sanırken; kararlarımızın, arzularımızın, korkularımızın ve tekrar eden kaderlerimizin arkasında görünmeyen bir kütle çekimi çalışır.

Karanlık madde evrene nasıl biçim veriyorsa, bilinçdışı da kişiliğin yörüngelerini öyle belirler. Bir insanın neden hep aynı tür ilişkilere çekildiğini, neden başarıya yaklaşınca sabotaj düğmesine bastığını, neden bazı kelimelerin göğsünde eski bir kapıyı gıcırdattığını yalnızca bilinçle açıklayamayız. Bilinç çoğu zaman basın toplantısıdır; asıl kararlar kapalı oturumda alınmıştır.

Görünmeyenin Ağırlığı

Modern insan görünene tapıyor: ekran, veri, performans, özgeçmiş, ölçüm. Fakat ruh, Excel tablosuna sığmayan bir mağaradır. Freud bu mağaraya bastırılmış arzuların mahzeni olarak baktı; Jung ise daha geniş bir harita çizdi: kişisel bilinçdışının altında kolektif imgeler, arketipler, eski mitlerin hâlâ canlı olan kemikleri vardı. Yani içimizde yalnızca çocukluğumuz değil, insanlığın rüya görmüş bütün ataları da konuşur.

Bu noktada karanlık madde metaforu kışkırtıcı hale gelir. Karanlık madde kötü değildir; sadece görünmezdir. Bilinçdışı da şeytani bir depo değildir. O, karanlık diye tehlikeli olmak zorunda değildir; fakat tanınmadığında kader kılığına girer. İçimizdeki gölgeyi reddettiğimizde, onu dış dünyaya yansıtırız. Kendi hırsımızı başkasının açgözlülüğü sanırız. Kendi korkaklığımızı dünyanın acımasızlığı diye adlandırırız. Kendi bastırılmış öfkemiz, bize sürekli öfkeli insanlar olarak geri döner.

Bir galaksinin dönme hızına bakıp görünmeyen kütleyi hesaplayan astrofizikçi gibi, analitik psikoloji de semptomlara bakar: rüyalar, dil sürçmeleri, bedensel gerilimler, takıntılar, tekrar eden seçimler. Ruh doğrudan konuşmadığında sembollerle konuşur. Bir rüyada karanlık bir orman görürsünüz; belki de bilinçdışınız size kaybolduğunuzu değil, uygarlığın cilalı salonlarından çıkıp ilkel bilgeliğe dönmeniz gerektiğini söylüyordur.

Benlik Bir Gezegen Değil, Bir Evren

En büyük yanılgımız, bilinci taht sanmamızdır. Oysa bilinç, dev bir krallığın ışıklandırılmış küçük meydanıdır. Meydanın dışında arka sokaklar, yeraltı tünelleri, unutulmuş tapınaklar ve kimsenin adını bilmediği yaratıklar vardır. Kişi olgunlaştıkça bu karanlığı yok etmez; onunla diplomasi kurar. Jung’un bireyleşme dediği süreç, ruhun iç savaşını kutsal bir müzakereye dönüştürme sanatıdır.

Burada cesaret gerekir. Çünkü bilinçdışına bakmak, kendimizi sevimli hikâyemizin kahramanı olarak görmekten vazgeçmek demektir. İçimizde hem bilge hem tiran, hem çocuk hem canavar, hem şifacı hem sabotajcı bulunur. Karanlık maddeyi inkâr eden bir kozmoloji nasıl eksik kalırsa, gölgeyi inkâr eden bir kişilik de kırılgan kalır. Kendini yalnızca iyi, mantıklı ve masum sanan insan, en tehlikeli insandır; çünkü kendi karanlığını başkalarının yüzünde görmeye mahkûmdur.

Bilim bize evrenin büyük kısmının görünmez olduğunu söylüyor. Psikoloji de fısıldıyor: Senin de büyük kısmın görünmez. Bu bilgi ürkütücü olabilir; ama aynı zamanda özgürleştiricidir. Çünkü görünmeyen yalnızca tehdit değil, potansiyeldir. Bastırılmış yaratıcılık, susturulmuş sezgi, unutulmuş canlılık, çocukken terk edilmiş merak; hepsi karanlık bölgelerde saklanıyor olabilir. Kişi kendi karanlığına indiğinde sadece travma bulmaz; bazen hazine de bulur.

Belki de ruhsal gelişim, içimizdeki karanlık maddeyi ölçmeyi öğrenmektir. Hangi görünmez kuvvet beni bu insana çekiyor? Hangi eski yara bugünkü öfkemi büyütüyor? Hangi arketip hayatımın direksiyonuna geçmiş durumda? Bu sorular kolay cevap vermez; ama iyi sorular zaten kapı değil, eşiktir.

Sonuçta evren de insan da ışıkla açıklanamayacak kadar büyüktür. Kendimizi tanımak, içimizde güneş yakmak değil; karanlığın da bir düzeni, dili ve çekim gücü olduğunu kabul etmektir. Belki bilgelik, karanlığı yenmek değil, onunla göz göze geldiğimizde kaçmamaktır. Çünkü bazen en derin ışık, karanlığın inkâr edilmediği yerde doğar.

Şaman hastalığı nedir ve ejderhalar/evren

Şaman hastalığı için tıklayınız
Benim için de kolay değildi hala da zorluklarım oluyor. Şiddetli bir fmf hastası olarak doğdum; daha da kötüsü bu hastalık bilinmiyordu! İlk yirmi yılım hastanelerde geçti. Tanı konuldu tedavisi yok gibi..2500 yıl önceden gelen (bu süre çok daha uzun olabilir, tıp böyle söylüyor şimdilik) karmik/genetik bir hata silsilesini temizleme görevi yine bilmeden yüklenildi. İkinci yirmi yılın sonunda belirgin olarak şifacılığa çekildim, çok okudum, seçerek eğitim aldım. Kaynakların birinde fmf in bir şaman hastalığı olduğuna rastladım, olabilirdi niye olmasın. Zaten bunu bilmeden önce toltek bilgeliği çalışmaya başladım ki bu da on yıldan uzun sürdü. Yani şamanlık yapısını temelini kendi bölgemden değil dünyanın öbür ucundan ve ismini bilmeden edinmişim!
Bu hal/hastalık, Zaman içinde farkındalık ve sürece bağlı olduğunu sandığım değişimler geçirip hep yeni icatlar çıkardı. Anadolu ve belki bu coğrafyanın tümü bu eski dertten çeşitli bedenler üzerinden sorumlu görünüyor. Bazı siyasi konuşmalarda rastladığım “ortadoğu bataklığı” teriminin (her ne kadar kulağa rahatsız edici gelse de) dip köşesinde de şifa bekleyen atalarımız vardır belki. Yarım saat önce (1 niyeni ay devreye girdi astrologlar bir şifa süreci olduğunu belirtiyor, ben de amin, amama diyorum – 1.Nisan 2022

ek. #ortadoğubataklığı #annunaki soyunun negatif kolu #marduk tan beri süre geliyor. Tam ramazanın ilk günü bunları tesadüfen yazmamışımdır muhtemelen, Allah kabul etsin oruçlarınızı. Af dilemek önemlidir bilinerek yapılıyorsa. #hooponopono

bu konuyla tam alakası olmasa da ki her şey birbiriyle alakalıdır. 6 derecelik yakınlık yazıma da göz atabilirsiniz☺️ tıklarsanız tabi

Ejderha simgesi nedir?

 

Yakınlarda uğradığımız ve hala açtığı yaralar onarılmayan deprem felaketlerinden sonra ardı ardına kahve fincanından niyet görüleri açmıştım, hatta instagramda üzerinde yorumlar yaptık. Ülkemiz ve Dünya ile ilgili açtığım niyetlerin hemen hepsinde ejderha simgeleri vardı. Ki Türk kahvesi içmeyen biriyim, fal baktırmam, bu konuya ilgisizim. Bölgede bulunmasak dahi ne derece etkilendiğimizin bir yansıması olsa gerek, çaresizlik insana neler yaptırmaz!

Böylece ejderhayı simgesel olarak araştırdım, sizlerde bilginizi yorumlarda paylaşırsanız sevinirim:

Bereket refah ve güç simgesidir. Altay inanışlarında Bükrek (Bukra) adlı iyicil bir ejderha ile Sangal adlı kötücül bir ejderin birbirleriyle yaptıkları savaşlar anlatılır. “Kainat, acun, var olan her şeyin tümü” gibi anlamlarda kullandığımız evren sözcüğü de etimolojik olarak kökenini ejderha figüründen almaktadır. Türk mitolojisinde dünyanın bir ya da daha fazla ejderha tarafından döndürüldüğü yani “evrildiği” düşünülürdü. Bu ejderhaya da “eviren” denirdi. Daha sonra “i” harfi düşmüş ve sözcük “evren” halini almıştır. Türk mitolojisi ve sanatında da büyük yer tutmuştur. Bu efsanevi hayvan, gök ve yer-su unsurlarına bağlı olarak geniş bir uygulama alanı bulmuştur. Türklerde özellikle erken dönemlerde bereket, refah, güç ve kuvvet simgesi olarak kabul edilmiş bu efsanevi yaratık, Ön Asya kültürleriyle ilişkiye geçildiğinde bu anlamları zayıflamış ve daha çok alt edilen kötülüğün simgesi olmuştur. Çin kaynaklarından Shih-chi ve Hou-han-shu’ da gök ve yer ibadetlerinden bahsedilirken hunların bir ejder festivali düzenlediğinden söz edilir.

Türk kozmolojisinde yer ejderi ve gök ejderinden söz edilir. İnanışa göre yer altında ya da derin sularda bulunan yer ejderi bahar dönümünde yerin altından çıkıyor, pullar ve boynuzları oluşarak gökyüzüne yükseliyor, bulutların arasına karışıyordu. Böylece yağmur yağmasını sağlayarak bereket ve refahın oluşmasına katkıda bulunuyordu. Evren kelimesi, “evrilmek” sözcüğüyle bağlantılıdır. Döndürmek, çevirmek, kıvranmak gibi anlamlar içerir. Evren (kainat) aslında bir ejderhadır, tıpkı ejderha gibi evren de büyük ve insanüstüdür. İnsan aklıyla bütün niteliklerini anlamak mümkün değildir. Tıpkı kainat gibi evrilmekte (dönüşüm geçirmekte) ve büyüyüp genişlemektedir. Ever (Eski Moğolcada Ebher), Moğolcada boynuz demektir ve ejderhaların boynuzlarının olduğu yaygın bir inanıştır. Tunguz dilinde Üre sözcüğü yılan veya ejderha anlamı taşır. Tunguzcanın Ulça lehçesinde ise Vere sözcüğü aynı anlama gelir.

 

Tekillik ve Ötesi

Evrenin genişleme sürecini tersten düşünelim. Evren tek bir taneciğe doğru büzülürken, maddesel içeriği de sıkıştırılmış ve sıcak bir duruma geçer. Aslına bakılacak olursa, bu sürecin bir sınırı yok. Evren, genişlemesinin başladığı an olan doğum anında, sonsuz derecede yoğun ve sıcaktı. Fizikçiler herhangi bir değerin sonsuzluğa doğru fırladığı noktaya tekillik demektedir. Standart Büyük Patlama projeksiyonuna göre, evren bir tekillik içinde doğmuştur.

Einstein’ın kütleçekim teorisinin tekillik öngördüğü diğer yer, bir kara deliğin kalbidir. Bu durumda, düşünülemeyecek bir şekilde büzülen bir yıldızın maddesi, en sonunda sıfır hacme sıkışarak sonsuz yoğun ve sıcak bir hale gelir. Zamanında dendiği gibi, “kara delikler, Tanrı’nın sıfıra bölme işlemini yaptığı yerdir.”

Devamını oku “Tekillik ve Ötesi” →

Kara Enerji nedir?

İki ayrı ekip, uzak galaksilerdeki “süpernovaları” gözlemliyordu. Ekiplerden biri Amerikalı Saul Perlmutter, diğeri ise Avusturalyalı Nick Suntzeff ve Brian Schınidt yönetimindeydi. Süpernovalar, içinde bulundukları galaksiden bile daha parlak bir ışık yayarak patlayan yıldızlar olduğundan, çok uzak mesafelerden görülebilirler. İki ekibe ayrılmış astronomların gözlemlediği tür ise “Type la” süpernovaları olarak biliniyordu. Bu türden süpernovaların özelliği, patladıklarında hep aynı parlaklık düzeyine çıkıyor olmalarıdır. Bu yüzden, bir diğerine göre daha soluk olan bir süpernovanın daha uzakta olduğunu saptayabiliriz.

Oysa, astronomların gözlemlediği, daha uzakta olan süpernovaların (Dünyaya olan mesafeleri göz önüne alındığında) olması gerekenden daha soluk olduklarıydı. Bunu açıklamanın tek yolu, yıldızın patlamasından itibaren evrenin genişleme sürecinin hızlandığı ve böylelikle gözlemlenen süpernovanın daha uzakta kalarak beklenenden daha soluk göründüğü olabilirdi.

Bu gözlem bilim dünyasında şok etkisi yarattı. O güne dek, galaksileri etkileyen tek unsurun, ortak kütleçekimsel kuvvet olduğu düşünülüyordu. Bu da genişlemeyi yavaşlatan bir şeydi, hızlandıran değil.

Cisimleri ivmelendiren şey yalnızca uzayın kendisi olabilirdi. Sanılanın aksine, uzay boş olamazdı. Bu durumda uzay, henüz bilimin keşfedemediği, evren üzerinde bir tür kozmik geri tepme gücü uygulayan bir “kara enerji” içermeliydi. Bu kuvvet kütleçekimine karşılık gelerek galaksileri birbirinden uzaklaştırıyordu.

Fizikçiler, iş kara enerjinin ne olabileceğini anlamaya geldiğinde, ciddi bir kafa karışıklığı yaşamaktadır. Çıkarabildikleri en iyi teori olan kuantum mekaniği, boş uzayla bağıntılı bir enerji öngörmekteydi. Fakat bu enerji miktarı, Perlmutter’in gözlemlediğinden, 123 sıfırın takip ettiği 1 kadar daha büyüktü! Nobel ödülü adaylarından Steven Weinberg bu durumu, “bilim tarihindeki en büyük başarısızlık” olarak nitelendirmiştir.

Utanç verici bu duruma rağmen, kara enerjinin olumlu bir çıkanını bulunuyor. Şişme kuramının, evrenin kritik kütlede olmasını gerektirdiğini, ancak evrendeki tüm maddelerin toplamının bu kritik kütlenin ancak üçte birini oluşturabildiğini anımsayın. Diğer taraftan Einstein’ın ortaya koyduğu gibi, tüm enerji türlerinin etkili bir kütlesi vardır. Ve kara enerji de buna dahildir. Aslında bu kütlenin, kritik kütlenin üçte ikisine tekabül etmesi mümkündür. Bu durumda, evren kritik kütleye tam olarak sahip demektir, tıpkı şişme kuramının öngördüğü gibi.

Hiç kimse kara enerjinin ne olduğunu bilmese de, olasılıklardan biri, Einstein tarafından öne sürülen boş uzayın geri tepme gücüdür. Bilim dünyasında her şey Einstein’la başlayıp Einstein’la bitiyormuş gibi görünüyor. Ve Einstein’ın en büyük hatasının, aslında en büyük başarısı olduğu anlaşılıyor.

Getirdiği bütün başarılı çıkarım ve açıklamalarına rağmen, Büyük Patlama’nın yalnızca, evrenin süper-yoğun ve süper-sıcak ilk halinden, galaksiler, yıldızlar ve gezegenlerin var olduğu şu anki haline nasıl geldiğinin bir açıklaması olduğunu belirtmekte fayda var. Her şeyin nasıl başladığı ise halen gizemini koruyor.

Şişme Kuramı Nedir?

Standart Büyük Patlama resminin, madde öbeklerinin galaksilere dönüşmesi için yeterli zamanı s ağlayamadığı gerçeği, bu senaryoya yönelik tek problem değil. Daha ciddi bir sorun daha söz konusu. Bu sorun, ardalan ışımasının düzgünlüğüyle ilgili.

Isı, sıcak bir cisimden soğuk bir cisme geçerek cisimleri aynı sıcaklığa getirir. örneğin elinizi sıcak su dolu bir şişenin üzerine koyacak olursanız, eliniz suyla aynı dereceye çıkana dek ısı şişeden size doğru akmaya devam edecektir. Kozmik ardalan ışıması temel olarak aynı sıcaklıktadır.

Bunun anlamı, evren ilk zamanlarında boyut olarak genişlerken, bazı parçalar diğerlerine göre daha soğuk olsa da, her zaman daha sıcak olan parçalardaki ısının diğerlerine geçerek, ısı düzeyini eşitlemesi gerektiğidir.

Devamını oku “Şişme Kuramı Nedir?” →