Evrenin İlk Kusuru: Simetri Kırılmasaydı Sen de Olmazdın

Evrenin başlangıcını düşünmek, kusursuz bir aynanın içine bakmaya benzer: Her şey birbirine eşit, dengeli, ayırt edilemez ve neredeyse sıkıcı derecede mükemmeldir. Fakat burada tuhaf bir sorun vardır: Eğer her şey gerçekten mükemmel biçimde simetrik kalsaydı, yıldızlar, gezegenler, kahve fincanları, kediler ve bu cümleyi okuyan sen ortaya çıkamazdın. Fizik bize rahatsız edici ama yaratıcı bir fikir fısıldar: Varlık, kusursuzluktan değil, kusurun ortaya çıkmasından doğmuştur.

Simetri: Fizikçilerin Gizli Takıntısı

Fizikte simetri, bir sistemi değiştirdiğinde onun temel yasalarının aynı kalmasıdır. Bir küreyi döndürürsen hâlâ küredir. Bir deneyi bugün ya da yarın yaparsan aynı fizik yasaları geçerlidir. Bu tür simetriler yalnızca estetik değildir; doğanın muhasebe defteridir. Enerjinin korunumu, momentumun korunumu ve yükün korunumu gibi büyük ilkeler, simetrilerin matematiksel sonuçlarıdır.

Erken evrende sıcaklık inanılmaz derecede yüksekti. Büyük Patlama’dan hemen sonra parçacıklar, kuvvetler ve alanlar bugün bildiğimiz biçimde ayrışmamıştı. Elektromanyetik kuvvet ile zayıf nükleer kuvvetin tek bir elektrozayıf kuvvet gibi davrandığı bir dönem vardı. Daha da geriye gidersek, fizikçiler güçlü kuvvetin ve belki kütleçekimin de daha büyük bir birleşik düzenin parçası olabileceğini düşünür. Yani evrenin bebekliği, kozmik bir eşitlik rejimiydi.

Kırılma Anı: Kurşun Kalemin Masadan Düşmesi

Simetri kırılmasını anlamak için masanın üzerinde dik duran kusursuz dengeli bir kurşun kalem düşün. Teorik olarak her yöne düşme olasılığı eşittir. Kuzeye, güneye, sağa, sola… Sistem simetriktir. Fakat kalem eninde sonunda bir yöne düşer. O an, bütün yönler arasındaki eşitlik bozulur. Fizik yasaları yön seçmemiştir; ama gerçeklik seçmiştir.

Evrenin soğuması da buna benzer. Sıcaklık düştükçe bazı alanlar belirli değerler almaya başlar. En ünlü örnek Higgs alanıdır. Erken evrende parçacıklar kütlesizmiş gibi davranırken, Higgs alanının vakum değeri kazanmasıyla simetri kırılır ve temel parçacıkların bazıları kütle edinir. Bu, evrendeki aktörlerin sahneye farklı kostümlerle çıkması gibidir. Elektron elektron olur, W ve Z bozonları ağırlaşır, foton kütlesiz kalır. Aynı oyunun kuralları sürer ama roller ayrışır.

Madde Neden Antimaddeye Yenilmedi?

Asıl dramatik soru şudur: Büyük Patlama’da madde ve antimadde neredeyse eşit miktarda üretildiyse, neden birbirlerini yok edip geriye yalnızca ışık bırakmadılar? Bir elektron ile pozitron karşılaşınca yok olur ve enerjiye dönüşür. Proton ile antiproton da aynı kaderi paylaşır. Eğer başlangıçta tam eşitlik olsaydı, bugün galaksiler yerine evrensel bir ışık banyosu olurdu.

Demek ki bir yerde çok küçük bir dengesizlik vardı. Madde, antimaddeye karşı milyarda bir gibi minicik bir avantaj kazanmış olmalı. İşte bu kozmik küsurat, tüm yıldızların ve canlılığın hammaddesi oldu. Fizikçiler bu durumu açıklamak için baryogenez denen süreçleri inceler. Andrey Saharov’un öne sürdüğü koşullara göre evrende baryon sayısını değiştiren etkileşimler, yük ve parite simetrilerinin ihlali ve termal dengeden çıkış gerekir. Kulağa teknik geliyor, ama özü basit: Evrenin madde üretmesi için yalnızca enerji değil, simetrinin dikkatlice bozulması da gerekir.

Burada CP ihlali adı verilen olgu önemlidir. C, parçacığı antiparçacıkla değiştirmeyi; P ise aynadaki yansıma gibi uzayı ters çevirmeyi temsil eder. Doğa bu birleşik simetriye her zaman tam saygı göstermez. Bazı parçacık bozunmalarında madde ile antimadde arasında mikroskobik farklar görülür. Bu farklar tek başına bildiğimiz madde fazlasını açıklamaya yetmeyebilir, ama kapıyı aralar: Doğa, mutlak eşitlikçi değildir.

Kusur Olmasaydı Kozmos Donardı

Simetri kırılması yalnızca maddeyi değil, yapıyı da mümkün kıldı. Eğer evren her noktada tamamen aynı yoğunlukta kalsaydı, kütleçekim yıldızları ve galaksileri başlatacak küçük tohumlar bulamazdı. Kozmik mikrodalga arka planındaki çok küçük sıcaklık dalgalanmaları, bugünkü dev kozmik ağın embriyolarıdır. Yani evrenin haritası, başlangıçtaki minicik pürüzlerin büyütülmüş hâlidir.

Bu yüzden simetri kırılması, fizikte bir felaket değil, yaratıcı bir zorunluluktur. Mükemmel eşitlik durağandır; fark ise süreç başlatır. Bir parçacığın kütle kazanması, bir kuvvetin ayrışması, maddenin antimaddeye azıcık üstün gelmesi ve yoğunluk dalgalanmalarının büyümesi… Hepsi aynı büyük temanın varyasyonlarıdır: Gerçeklik, seçeneklerden birini seçtiğinde tarih başlar.

Sonuçta evren bize garip bir ders verir. Kusursuzluk çoğu zaman steril, hareketsiz ve verimsizdir. Varoluş ise küçük sapmaların, asimetrilerin ve seçilmiş yönlerin ürünüdür. Sen, ben ve gökyüzündeki yıldızlar; kozmik bir hatanın değil, fizik yasalarının izin verdiği zarif bir dengesizliğin sonucuyuz. Evrenin ilk büyük başarısı kusursuz olmak değildi; doğru anda kusursuzluğunu kaybetmekti.

Taşın İçindeki Fısıltı: Evren Gizlice Bilinçli Olabilir mi?

Bir sabah kahveni karıştırırken kaşığın sana bakmadığını biliyorsun. En azından böyle umuyorsun. Fakat panpsişizm, bu güvenli gündelik varsayımın altına ince bir dinamit yerleştirir: Belki kaşık senin gibi düşünmüyor, anı biriktirmiyor, çocukluk travmalarını rüyasında görmüyor; ama onun varlığında, maddenin en küçük kıvrımında, deneyimin sıfıra yakın bir tohumu bulunuyor olabilir. Yani evren yalnızca dev bir makine değil, çok eski ve parçalı bir içsellik ormanı olabilir.

Panpsişizm, kabaca, bilincin doğada sonradan beliren tuhaf bir kaza değil, gerçekliğin temel özelliklerinden biri olduğunu savunur. Nasıl kütle, yük ya da uzay-zaman fiziksel dünyanın dokusuna aitse, deneyim de o dokunun görünmeyen ipliği olabilir. Bu düşünce ilk bakışta mistik bir sis gibi görünür. Fakat şaşırtıcı biçimde, modern zihin felsefesinin en sert problemlerinden birine cevap ararken yeniden ciddiye alınmıştır: Bilinç nasıl ortaya çıkar?

Zihin Nereden Çıktı?

Bilim bize nöronların elektriksel ve kimyasal dansını anlatır. Beyinde sinyaller akar, ağlar etkinleşir, hormonlar ve bellek izleri sahneye çıkar. Fakat tüm bu mekanizmayı izlemek, bir melodinin notasını görmek gibidir; hala şu soru masada durur: Bu süreçlerin içeriden hissedilen bir tarafı neden var? Kırmızıyı görmek neden yalnızca dalga boyu işlemek değildir? Acı neden sadece sinirsel alarm değil de içerden yanan bir ateştir?

İşte panpsişizm burada kılıcını çeker. Der ki: Bilinci tamamen bilinçsiz maddeden üretmeye çalışmak, boş bir şapkadan tavşan çıkarmaya benzer. Eğer deneyim hiçbir yerde yoksa, nasıl oluyor da bir noktada birdenbire ortaya çıkıyor? Belki de daha makul olan, deneyimin çok ilkel biçimlerinin maddenin temel düzeyinde zaten mevcut olduğunu kabul etmektir. İnsan bilinci, bu ilkel kıvılcımların karmaşık bir orkestra halinde örgütlenmesidir.

Bu fikir, elbette taşların şiir yazdığı ya da elektronların varoluşsal kriz geçirdiği anlamına gelmez. Panpsişizmin güçlü versiyonları bile atomların insan benzeri zihinlere sahip olduğunu söylemek zorunda değildir. Daha incelikli iddia şudur: Her şeyin bir tür iç yüzü olabilir. Bir elektronun deneyimi varsa, bu deneyim bizimkine kıyasla hayal bile edilemeyecek kadar basit, belirsiz ve noktasal olabilir. Bir damla bilinç değil, belki bilincin matematiksel gölgesi.

Birleşme Problemi: Zerreler Korosu

Fakat burada büyük bir canavar belirir: birleşme problemi. Eğer her küçük parçacığın minicik bir deneyimi varsa, bu deneyimler nasıl birleşip tek bir insan bilincine dönüşür? Milyarlarca küçük fısıltı nasıl olur da benim şu anda bu cümleyi okuyan tekil farkındalığım haline gelir? Bir stadyumdaki kalabalığın bağırması, tek bir dev insan sesi yaratmaz. O halde nöronların mikro-deneyimleri nasıl olur da bir ben duygusu üretir?

Panpsişizme yöneltilen en güçlü itiraz budur. Çünkü yalnızca bilinci maddeye yaymak yetmez; onun nasıl örgütlendiğini de açıklamak gerekir. Bazı düşünürler burada bilgi bütünleşmesi, ilişkisel yapı ya da sistemsel birlik gibi kavramlara başvurur. Belki bilinç, parçaların toplamı değil, aralarındaki örgütlenmenin içsel parıltısıdır. Yani mesele kaç parçacığın olduğunda değil, onların nasıl bir kader birliği kurduğundadır.

Bu düşünce Jungiyen bir yankı da taşır: İnsan zihni sandığımız kadar kapalı bir kale olmayabilir. Bilinç, bireysel kafatasımızın içinde açılmış özel bir oda değil, evrenin derin yapısının bizde yoğunlaşmış bir düğümü olabilir. İç dünyamız ile dış dünya arasındaki sınır, alışkanlığın çizdiği bir tebeşir çizgisidir. Panpsişizm bu çizgiye üfler ve sorar: Kendini evrenden ayrı sanman, belki de bilincin en eski yanılsamasıdır.

Yine de dikkatli olmak gerekir. Panpsişizm, kanıtlanmış bir bilimsel teori değil; daha çok, bilincin gizemine karşı geliştirilmiş cesur bir metafizik hamledir. Onu kabul etmek, evrendeki her şeye ruh dağıtmak zorunda olduğumuz anlamına gelmez. Onu reddetmek de bilincin sırrını çözdüğümüz anlamına gelmez. Burada asıl değer, sorunun yönünü değiştirmesidir: Bilinç nasıl yoktan var oldu diye sormak yerine, bilinç zaten varlığın kumaşında bir motifse, biz bu motifin hangi karmaşık deseniyiz diye sorarız.

Belki evren kör bir saat değildir. Belki de sonsuz küçük uyanıklıkların, karanlıkta birbirine değerek kurduğu muazzam bir rüyadır. Ve insan, bu rüyanın kendini fark ettiği anlardan biridir. Bu doğru olmayabilir; fakat doğru olmasa bile, düşüncesi bile zihni keskinleştirir. Çünkü panpsişizm bize şunu hatırlatır: Bilinç, çözülecek bir bulmaca olduğu kadar, bizi çözen bir aynadır.

Kütlenin Enerjiye Tümden Dönüşümü

Her ne kadar Einstein kütleyi, yalnızca enerjinin sayısız türünden biri olarak göstererek indirgemiş olsa da, kütle enerjisinin bir açıdan özel olduğu söylenebilir. Kütle enerjisi, bilinen enerji türleri içinde, en yoğun olanıdır. Aslına bakılacak olursa, E=mc2 de bu gerçeği özetleyen bir denklemdir. Fizikçilerin ışık hızı için kullandığı sembol olan c büyük bir sayıya tekabül eder: saniyede 300 milyon metre. Bu değerin karesini alarak çok daha büyük bir sayıya ulaşırız. Bu denklemin 1 kilogram maddeye uygulanması, 9 x 10^16 joule enerji anlamına gelmektedir ki, bu enerji tüm dünya nüfusunu uzaya fırlatmaya yeter.

Elbette ki, 1 kilogram maddeden bu düzeyde bir enerji elde etmek için, bu maddenin tümünün bir başka enerji türüne dönüştürülmesi gerekir. Bunun için, tüm kütlesinin yok olması gerekir. Güneşteki ya da bir nükleer bombadaki nükleer tepkime, maddenin içinde hapis olan enerjinin ancak yüzde birini ortaya çıkarır. Ancak doğa bundan çok daha iyisini yapabilir.

Kara delikler, kütleçekiminin, ışığın kaçmasına bile müsaade etmeyecek kadar kuvvetli olduğu uzay sahalarıdır. Zaten kara delik olarak anılmalarının nedeni de, ışık yaymıyor oluşlarıdır. Kara delikler, kütleli bir yıldız öldüğünde, geriye kalan kalıntıların tümüyle mevcudiyetten silinene dek büzülmeyi sürdürmesiyle oluşur. Madde, su giderine kapılan su gibi, kara deliğin anaforuna kapıldığında, kendi içindeki sürtünmeden dolayı akkor haline gelene dek ısınır. Bu süreçte enerji kendisini ışık ve ısı olarak dışa vurur. Kara deliğin olası en yüksek hızda dönmeye başladığı özel bir durumda, ortaya çıkan enerji dönmekte olan maddenin kütlesinin yüzde 43’üne eşdeğerdir. Bunun anlamı, maddenin kendi içine çökerek bir kara deliğe dönüşmesinin, güneşe ya da hidrojen bombasına güç veren süreçten 43 kat daha etkili olduğudur.

Devamını oku “Kütlenin Enerjiye Tümden Dönüşümü” →

Belirsizlik ve Vakum

Beyaz cüceler ve nötron yıldızları bir kenara, Heisenberg belirsizlik ilkesinin ortaya koyduğu belki de en dikkate değer sonuç, boşluğun modern resmidir. Sonuç, boşluğun boş olmamasıdır!

Heisenberg belirsizlik ilkesi, bir parçacığın aynı anda hem enerjisini hem de var olduğu zaman aralığını ölçmenin imkansız olduğunu söylemek için yeniden düzenlenebilir. Dolayısıyla çok kısa bir zaman aralığında bir boşluk parçasında neler olduğunu değerlendirmeye kalkacak olursak, bu parçanın enerji içeriğine yönelik çok ciddi bir belirsizlik oluşacaktır. Diğer bir ifadeyle, enerji kendiliğinden ortaya çıkabilir!

Kütle bir enerji biçimidir. Bunun anlamı, kütlenin de kendiliğinden ortaya çıkabileceğidir. Ancak ortaya çıktıktan kısa bir süre sonra hemen yok olmak durumundadır. Genellikle herhangi bir şeyin yoktan var olmasını engelleyen doğa kanunları, çok hızlı gerçekleşen olayları görmezden geliyor gibi. Bu açıdan doğa kanunlarının durumu, sabah olmadan yeniden garaja bırakması şartıyla, oğlunun arabayı kaçırmasını görmezden gelen bir babaya benzetilebilir.

Pratikte kütle, mikroskobik parçacıklar halinde, boşlukta kendiliğinden oluşmaktadır. Kuantum vakumu aslında birdenbire varoluşa sıçrayan ve hemen ardından yeniden yok olan elektronlar gibi mikroskobik parçacıkların kaynaştığı bir bataklıktır. Ve bu yalnızca bir teori de değildir; gözlemlenebilen sonuçları bulunmaktadır. Kuantum vakumunun çamurlu denizi atomların dışlarındaki elektronları hırpalayarak, dışa verdikleri ışık enerjisini çok hafif bir şekilde değiştirir.

Doğa kanunlarının herhangi bir şeyin yoktan var olmasına izin veriyor olması gerçeği, evrenin kökenleri üzerine çalışan kozmologların gözünden kaçmamıştır. Günümüzde bilim adamları tüm evrenin, aslında vakumun kuantum dalgalanmasından başka bir şey olup olmadığını düşünüyor. Bu olağandışı bir düşünce.

Eğlenceli başlıklar-Evrendeki Anti-maddeye ne oldu?

“OYUN BİR de kaza eseri olur ve ölür”

Demiştim Bir Kadını Öldürmek kitabımda. Biraz açıklamaya çabalarsam:
Oyun, tüm kapsayan ve kapsanan oyunlar, BİR olanın içinden gelir. “Bir” ise kısaca potansiyeller denizi diyebileceğimiz, kuntumsal adıyla vakum’dur. BİR amaç taşımadığından oyunların ilki kaza eseri olmuş olmalıdır. Malum kaza beklenmeyen ve istenmiyen bişeydir ancak evrime sebep olandır da aynı zamanda 🙂 Oyun olduğunda tanımlanmış olur, tanımlanan ise artık potansiyeller denizi için ölmüş sayılır. İşte fizikçilerin de yana yakıla aradıkları şey de budur 🙂 Evrendeki Anti-maddeye ne oldu?

Ben bu konuyu aşağıdaki fizik açıklamadan 15 yıl kadar önce farklı kelimelerle yapmış görünüyorum 🙂

Foto:Popular Science Dergisi

*

Daha Uzun ve Akıllı Çocukların Sırrı, Genetik Olarak Farklı Ebeveynler‏!

Daha akıllıyı anladım da niye daha UZUN bilemedim.
Görünüşe bakılırsa evleneceğiniz kişiyi uzak bir kıtadan bulmanız öneriliyor 🙂
“Çoğu insan çeşitli bir gen havuzunun iyi bir şey olduğuna inanacaktır fakat boyun çeşitliliğe bağlı olması keşfi, daha önceden bilinmiyordu.” tıklayın görün.

*

Kara deliklerin sırrını keşfetmek için yoğun çaba sürüyor.

Kara deliklerin etrafında dönen ve sonunda çekirdeğe çekilip yok olan gaz ve tozlerin oluşturduğu kuşağa akresyon(toplanma) diski deniyor.
Toplanma diski kara deliğe o kadar yaklaşıyor ki; bükülmüş uzay-zaman içinden geçerek inanılmaz bir hızla yutuluyor. Ayrıca kara deliğin yaptığı dönüş, uzay-zamanı da deliğin etrafında dönmeye zorluyor.

Henüz açıklamaya muktedir değilim ancak bu bulgu sezgisel olarak bende bir işaret yaratıyor. İlgili metaforu akıl ettiğimde yeniden yazarım.

*

İlkbahar ve yaz aylarının kabusu: DİYET

Bu konu dünyanın pek çok alanda büyük ekonomilerinden biri, özellikle obeziteye varan durumların çoğalması sebebiyle her yıl öncekinden daha fazla dikkat çekiliyor, yeni pazarlama taktikleri ve incelme yöntemleri öne çıkıyor. Oysa bu ekonomi paketinde maddi-manevi çıkarı olmayan bilimsel gruplar öne sürülen metotların hiç birini çözüme yönelik görmüyor, bir diğer değişle bunlar talebin iştahası karşılığında üreyen göz boyayıcı aldatmacalar!

Zayıflamak istiyorsak önce vücudumuzun ağırlık, iştah ve enerjisini kontrol eden ana kumandasını anlamamız gerek. Bu merkezi, otomobilin beyni sayılan Elektronik Kontrol Ünitesi (ECU) gibi düşünebiliriz.

Devamını oku “Eğlenceli başlıklar-Evrendeki Anti-maddeye ne oldu?” →