Kadın Filozoflar

Antik Çağ’dan Rönesans’a kadar bütün tasvirlerde felsefeyi bir kadın simgeler

SOPHIA

İlk kez tek tanrılı dinler ortaya koyduğu simgelerle kadınları bilgeliğin dışında bırakmış ve “sadece erkeklerle tanrı anlaşma yapar, sadece erkekler, tanrı ile insanlar arasında aracı olabilir” denmiştir.

Aynı şey Batı Felsefesinde de geçerliydi. Neredeyse kadınların sözü bile edilmezdi.

Metzler 1989’da hazırladığı 300 biografik yapıt içinde sadece 6 kadın düşünüre yer vermiştir. Bunlar : Hannah Arendt, Simone de Beauvoir, Hildegard von Bingen, Agnes, Heller, Rosa Luxemburg ve Margaret Mead’dir.

Kadın ve kadın düşüncesi Antik çağdan günümüze geldikçe daha az değerli görünüp kimse kadın filozoflardan alıntılamıyor, hiç bir felsefe ya da bilim tarihi bu düşüncelerden ve yazarlarından artık söz etmiyordu (Tielsh, 1984)

Felsefe tarihinde kadınların gözardı edilen çıkışlarına, yapıtlarına bir göz atarsak, Karl Marx, Hegel, Kant gibi felsefe sistemleri kurmuş kişilerden hiç de geri kalmadıklarını görürüz.Mesela, Sosyalıs Programı (Arbeiterunium, 1843) ilk olarak ortaya Flora Triston tarafından atılmış olmasına rağmen dikkate alınmamıştır. Onun bildirisi Karl Marx’ın Komünist Manifesto’sundan 5 sene önce yayınlanmış ve Marx’tan 10 kez daha fazla baskıya ulaşmıştı.
Devamını oku “Kadın Filozoflar” →

Oyun üzerine…

Insanlar toplumsal varliklardir ve tekil olamazlar. Bu nedenle sürekli diger insanlarla
olan iliskisini degerlendirmelidir. Ilk caglardaki insanlar gibi balta girmemis, vahsi
dogada yasamiyoruz ama yasadigimiz sehirler insanlarin sadece vahsiligini gizlemis
durumda. Dogayi evcillestirmemiz kendimizi de evcillestirmemiz anlamina gelmiyor,
hatta birbirimizden gercek benligimizi saklamak icin binbir türlü yöntemler ürettik.
Tüm hayatimiz bu yöntemleri desifre etmek ve yeni yöntemler belirlemek icin geciyor.

Bu öyle bir oyun ki, oyunun kurallarini bildikten sonra ögrendigimiz kurallar eskimis
oluyor, cünkü insanlar bilinen birseyi tekrarlamaktansa, Dostojewski’nin degimi ile,
kendi deliliklerini yapmayi yegliyorlar. Bu nedenle de hakikat devamli bir adim daha
ögrendigimiz kurallarin ötesinde gidiyor.

Bilinen kurallarin tekrarlanmamasi özgürlügümüzün ifadesidir. Hic kimse özgürlügünü
herhangi kurallar ugruna feda etmek istemez. Kurallar ile özgür irade arasinda bir oyun
süre gidiyor. Biri digerini yakalamayi basardigi zaman, denge dengesini yitiriyor.
Eger kural agirlik gösteriyorsa iliskiler kristallesmis oluyor, her gün birbirini kovaliyor.
yeni birseylerin de olusmasi imkansizlasiyor. Insanlarin degisiklige olan özlemi günün
birinde su üstüne cikiyor.

Diger taraftan özgürlükcü olanlar kisiler arasindaki bagi unutuyorlar, böylelikle
özgürlüge sahip oluyorlar ama iliskileri sona eriyor, cünkü iliskiyi sürdürebilmek icin
ortaklasa eylemlerin olmasi gerekiyor. Özgürlük ile kuralcilik arasindaki bu gidip
gelis iliskileri de taze tutmaya yariyor. Oyun herhangi kaliplasmis iliskilerin devamini
saglamak icin bir yöntemdir. Oyun “amacsiz” oldugu icin kaliplasmis olan iliskileri
tekrar rayina oturtmak icin en etken enerji kaynagidir. Oyun oynayamayanlarin
iliskileri sona ermeye mahkumdur. Oyunsuz iliski sadece cikar amaclidir, o sadece
cikar ile ayakta durabilir. Cikarin da bittigi anda iliskiler sona ererler.

Oyunun önemi cocuklar icin de cok önemlidir. Kücük yasta cocuklara oyun oynatmayi
ve oyundan haz almayi ögretmelidir. Böylelikle kücük yastan beri oyun oynamaya
alisan cocuklar hayatlarinda daha basarili olacaklardir. Cünkü kücük yasta oyundan
mahrum kalanlar o oyunu ergin yaslarda ögreneceklerdir ki bu da onlarin canlarinin
daha fazla yanacagi anlamina gelir. Hem büyük yasta oynanan oyunlar esnekligini
kaybederler.

Bizler ne kadar oyun oynuyoruz? Oyuna ne kadar önem veriyoruz? Cocuklarimizi
oyunlu mu büyütüyoruz, yoksa onlara devamli neye dokunmalari gerektigini, neden
uzak durduklarini mi ögretiyoruz?

Spinozacılık

Spinozacılık

   Bir Hayat

Spinoza, çağdaş yorumcularından Antonio Negri’nin yazdığı gibi çağının bir “anomali”sidir. Üstelik, 17. yüzyıl Hollanda’sı gibi bir başka anomalinin içinde yaşamaktadır — din savaşlarıyla ve despotik-merkantilist rejimlerin iktidarları altında sarsılan Avrupa’nın “en özgür”, dolayısıyla en hoşgörülü diyarı… Spinoza, üçüncü kez de anomalidir –o dönemin Amsterdam’ında, bir kaç kuşaklık bir geçmişe sahip, muhtemelen ya ıspanyol ya da Portekiz göçmeni bir Yahudi ailesine doğmuştur. Çok değil 23 yaşında, dinsel ve ticari eğitim aldığı sinagog mektebinden, dahası cemaatten ve hayattan ihraç edilir. Başından geçen bir aforozdur –ve korkunçtur, çünkü hiç bir Yahudi genci, “doğal bir tüccar” olarak, onunla herhangi bir ticari ilişkiye giremeyecek, sokakta ona dört metreden fazla yaklaşmayacak, yazdığı hiçbir şeyi okumaya kalkışmayacaktır. Artık yalnızdır –Avrupa’nın en “özgür” ve “hoşgörülü” ülkesi Hollanda’nın sunduğu burjuva şanslarını tadabilen gruplardan Kolejlilere (Collegiantes) yaklaşır önce; ardından da Descartes felsefesinden etkilenen bazı entellektüel çevrelere… Amsterdam’ı, özellikle bir Yahudi fanatik tarafından uğradığı hançerli saldırının ardından terketmiştir –söylendiği kadarıyla, “hoşgörüsüzlüğün ne mene bir şey olduğunu” hep hatırda tutabilmek için, hançerle yırtılmış mantosunu da yanında taşıyarak. Tek geçim kaynağı öğrencilik yıllarında eğitimini aldığı “mercek yontuculuğudur”. Seyyardır ve pansiyon benzeri yerlerde yaşamaktadır. Bir dönem kendisini koruması altına alan Van der Ende adlı bir Protestan esnaf ve düşünürün kızı Margerita’ya tutulmuş olduğu söyleniyor. Bu konular oldukça karışıktır ama Spinoza yine kişiliğine uygun bir anekdot vermektedir bize: Evlenmek üzere kızın babası ondan Hıristiyanlığı seçmesini talep etmiş, o ise reddetmiştir… Olayın “gerçek” olması pek muhtemel değildir, ama Spinoza’nın öz yaşamöyküsünün temel bir özelliğini dışavurmaktadır: Bağımsızlık ve zihinsel özerklik… Asosyal biri asla olmadığı için, yavaş yavaş, kendi düşüncelerini yayabildiği bir dostlar ortamı oluşur çevresinde –her meslekten, tiynetten, dinden ve dilden insanlar; hekimler, esnaflar, zanaatkarlar, düşünürler, matematikçiler, tüccarlar… Düşünceleri yavaş yavaş gelişmeye ve yetkinleşmeye başlamıştır –Descartes felsefesini tartıştığı Kısa çalışma’sı ile ılkeler’i… Ardından, Ethica’sını yazmak üzere yarım bırakacağı De Emendatione Intellectus (Zihnin Tamiratı Üstüne) adlı kitabı… Bu kitaplar “kamuya açık” kılınmazlar –bilindiği gibi, sahte adla yayınlanmış Tractatus Theologicus Politicus’undan (Tanrıbilimsel ve Siyasal Otorite Üstüne Çalışma) başka hiç bir kitabı sağlığında yayınlanmadı. Çalışmaları, yine de “dostlarının malıdır.” Yavaş yavaş ün kazanmaya başlar. Düşünceleri Avrupa ölçekli yayılmakta ve lanetlenmektedir. O sıralar Prusya Elektörü’nün üniversitesinde, özel hoca olarak ve iyi bir para karşılığında ders verme üzere bir davet alır: Bir Spinoza anekdotu daha –elektörün danışmanı Fabritius, “değerli bay Spinoza”nın “kamusal olarak kurulmuş düzene ve resmi kamusal dine aykırı düşen öğretilere” rağbet etmeyeceğinden “emindir”. Spinoza ise nazik cevabında teklifi reddederken anlaşılan bundan hiç de “emin” değildir: “Majestelerinin ‘kamusal olarak kurulu’ öğretilerinin “sınırlarının” nereye kadar düşünmesine izin vereceğinden, “kamusal olarak ders vermesinin” kendisini adadığı düşünme ve felsefe çabasından ne ölçüde feragat etmesini gerektireceğinden asla “emin” değildir. ıkincisi, anlaşılan Elektör hazretleri Spinoza’nın düşüncelerinin “gelecekte ne olacağını” daha şimdiden “bilmektedirler”. Bu yüzden kalkıp gelmesine gerek yoktur. Son olarak, “görüşlerini ve öğretilerini yayma şansı” kendine tanındığı için verdiği dersler karşılığında para alması hiç de yakışık almaz. Öğrencilerinden para almaması gerekir bir öğretmenin, aksine onlara para vermelidir… Ve Spinoza’nın cebi her zaman delik olmuştur…

Yalnızca dostlarıyla paylaştığı yalnızlığını sürdürür… Ana kitabı Ethica’sını bitirir… Bir ara casuslukla suçlanır. Leibniz tarafından ziyaret edilir ve ona Ethica’sının bir nüshasını verir. ıleride Leibniz Spinoza’yı ziyareti konusunda sorgulandığında “onun neler yaptığını denetlemek amacıyla” böyle bir ziyaret yaptığını söyleyecektir. Koruyucuları De Witt kardeşler, isyancı bir güruh tarafından sokakta paralandığı zaman ilk ve son kez “soğukkanlılığını kaybederek” sokaklara fırlayıp bağırıp küfretmeye başlar. Evine dönmeye, pansiyon sahibi tarafından zorlukla ikna edilir…

1774 yılında aniden veremden ya da muhtemel bir akciğer hastalığından (cam yontma zanaatının bir mirası) öldüğünde geriye belirsiz miktarda yayınlanmamış yazı, kitap ve mektup bırakmıştır. Dostları bunların bir kısmını azar azar yayınlayarak onun “kötü ününe” katkıda bulunurlar –Leibniz Spinozacılığı yok etmek için elinden geleni yaparken, Locke, Hume gibi düşünürler de dahil olmak üzere hemen herkes onu lanetlemekte ağız birliği içindedirler. Bayle Felsefe Sözlüğü’ndeki Spinoza makalesinde son ve kesin darbeyi vurur: Spinoza, bir asır boyunca artık “üzerinde düşünülmemesi”, “hatırlanmaması” gereken bir düşünürdür.

  1. yüzyılın sonlarında Alman Romantikleri Spinoza’yı yeniden “keşfederler”: Lessing, özellikle de Goethe… Spinoza evrensel bir uyumun dünyasıdır artık –Sturm und Drang’ın cehennemi gidişatından ve tinsel aşırılıklarından bunalan Romantiklerimiz, belli bir yanlış anlama dozuyla, hayranlık duydukları Spinoza’yı yüceltirler –akıl ile duygular dünyası arasındaki uzlaşmanın doruk noktası, hiç değilse anahtarı olarak Spinozacılık…

Alman Romantiklerinin çağdaşı Hegel ise, onlardan farklı olarak, iyice ikiyüzlüdür. Spinoza’yı kabul etmiş görünür ve her fırsatta “över”: Spinozacı olmadan filozof olunamaz… Spinoza erdemin simgesi değil, ta kendisidir… Buna karşın, Jena döneminden başlayarak Spinoza’yı ciddi bir takibat altında tutar –ne yapıp edip bu tuhaf ölçüde etkili ve sistemli düşünceyi altetmek, artık onunla işi bitirmek zorundadır. Mantık Bilimi’nin “Ölçü” başlıklı bölümünde bütün köprüleri attığına nihayet kanaat getirir: Bu adamın “olumluluğu” o kadar ölçüsüzdür ki, hiç bir şeyin “yadsınmasına” olanak bile tanımamaktadır. Bu adam her yeri o kadar Tanrıyla doldurmaktadır ki, insanın özgürlüğü gibisinden bir düşünceyi ta baştan yasaklamaktadır. Nihayet, Spinozacı olmadan filozof filan olunamaz ama, Spinoza’yla kalırsak “modern” olamayız…

Spinoza günümüz düşünce dünyasının içine bir kez daha doğmaktadır: Önce, Merleau-Ponty’nin deyimiyle “ufak akılcılık” geleneği hatırlar onu*. Sonra Nietzsche, düşüncelerinin bütün önemli noktalarında aslında bunca yıldır Spinozacı olmuş olduğunu itiraf eder. Ardından, Althusser (ve ardılı Macherey) Marx için (daha doğrusu Marksizmi ‘Hegelci diyalektikten arındırmak’ için) ünlü “dolaşmasını” Spinoza güzergahından geçirir. Toni Negri gibi bir “ıtalyan Marksisti” Spinoza’yı yalnızca bir “dolaşma aracı” olarak değil, “vahşetin bir çağrısı”, devrimci şiddetin doruğu olarak onaylar. Son olarak Deleuze, Spinoza’nın “tüm filozofların hükümdarı” olduğunu yazar –hayatı ve eseri felsefeler arasında bir felsefe değil, felsefe adı verilen şeyin ta kendisidir…

Ulus Baker

http://www.korotonomedya.net/kor/index.php?id=8,79,0,0,1,0

-devam edecek-

Hologram ve Felsefe

<

p style=”0cm 60px 0.0001pt;” align=”center”>

Alman Mistik ozanı Angelus Silesius bir epigramında der ki: “Ben o bildiğim şey değilim, ben de bilmiyorum neyim? Bir nesne mi, hayır o değil, bir noktacığım ve daireyim.”

Kendini bilmek ya da tanımak, insanın değişmesi zorunluluğunun doğal bir uzantısıdır. Bu uzantıda insan evreni anlama konusunda yeni kavramlara kucak açmaktadır. İşte bunlardan biri: HOLOGRAM.

Hologram sözcüğü ilk olarak 196O’lı yıllarda dünya bilim çevrelerinde duyulmaya başladı, 1980’lerde ise çeşitli alanlardaki kullanımı arttı ve ilgi alanı genişledi. Artık fizik ve kimyadan, psikoloji ve mistisizme dek bilimsel düşüncelerin içinde yer almaya başladı.

En kısa tanımıyla Hologram, üç boyutlu bir görüntü kaydetme yöntemidir. “Tam kayıt” ya da “eksiksiz mesaj” anlamına gelmektedir.

Bilindiği gibi Fotoğraf iki boyutlu bir tekniktir. Derinlik yoktur. Uzaklıkları ne olursa olsun, tüm cisimler aynı düzlemde yer alırlar. Hologram’ın fotoğraftan en büyük farkı, hologram plakasına cisimlerin görüntüsünün değil, o görüntünün elde edilmesi için gerekli bilgilerin kayıt edilmiş olmasıdır. Hologramın çevresinde dolanarak veya bakış açımızı değiştirerek sanki cismin çevresinde dönüyormuş gibi, onu çeşitli açılardan görebiliriz. Paralaks adı verilen bu özellik, cismin resminin 3 boyutlu olarak verilebilmesiyle sağlanmaktadır. Böylece iki boyutluluk sınırı aşılmış ve uzaklık yakınlık gibi derinlik kavramı da kaydedilen resimde yer almıştır. Yani resmin her yanı uzaklık farkı olmaksızın nettir. Hologramın en önemli özelliği ise, her noktasının bütün cismin görüntüsünü verebilmesidir. Hologramın tek noktasına cismin her tarafından ışık dalgaları gelmekte ve orada kaydedilmektedir. Bu nedenle hologram plakası ne kadar koparılsa, kırılsa bile, her parça bütünün bilgisini içinde taşır ve gerektiğinde bütünün tam görüntüsünü netliği azalsa da tek başına verir. İşte bu özellik hologramın mistik düşünce ile bağdaştırılmasını sağlar.

“Zaman ve mekandan bağımsız olan alan” kavramı, birçok metafizik teoride, Tanrı’nın tanımını içerir. Ünlü düşünür Leibnitz felsefesinde penceresiz ve bölünmeyen bir bütünlük olan “MONAD” ‘lardan bahseder. Ona göre bu “MONAD” lar, Evren’in temelini oluştururlar ve Tanrı da bir “MONAD”dır. “Monad”lardan meydana gelen bir organizasyon içinde bir tek “MONAD” tüm “MONAD”ların bilgisine sahiptir ve onları temsil edebilir, Tıpkı hologramda olduğu gibi, her bölüm aynı anda bütünü de içinde barındırmaktadır. Buna şaşmamak gerek çünkü aynı zamanda iyi bir matematikçi olan Leibnitz matematik kalkül kavramını ilk bulan ve geliştiren kişidir. Denis Gabor da hologramı bulurken matematik kalkül tekniğini kullanmıştır. Yani Leibnitz ile hologram tekniği arasındaki yakınlık bir raslantı değildir. Leibnitz felsefesindeki MONADlarda penceresiz kavramı yerine merceksiz tanımını kullanacak olursak, monadoloji ile holografi iyice birbirine yaklaşmış olur.

“Tanrı insanı kendi suretinden yarattı” sözü mekansız ve zamansız bir gerçeklik alanını düşünce yolu ile kavrayan mistikler kadar o alana bilimsel olarak yaklaşan bilim adamlarınca da kabul edilebilir oluyor böylece. Felsefi açıdan hologram tekniğinin en can alıcı noktası şudur: üzerine herhangi bir görüntü kaydedilmiş olan hologram plakası ne kadar küçük parçalara ayrılırsa ayrılsın, bu küçük parçalara laser ışını verildiğinde plakaya kayıt edilen görüntünün tamamını yeniden elde edebiliriz. Yani her birim bütünün bilgisini ve benzerliğini kendi bünyesinde korumakta ve saklamaktadır. İşte bu can alıcı noktanın farkına varmak, bizi oldukça ilgi çekici sonuçlara ulaştırmaktadır. İnsandaki algılama sistemi frekans analizatörü gibi davranan hücreler tarafından oluşturulur. Bu hücreler birer mini Hologram gibi hareket ederler. Beyin, bu sayısız mini Hologramın yarattıkları dalga boylarının girişim ve kesişimlerinden oluşan dev bir Hologram’a benzer. Hafıza kayıtları Holografiktir. Daha sonra benzer dalga boylarında gelen frekanslar beyinde kayıtlı bulunan frekanslarla bir çağrışım yaparlar ve bu yol ile hatırlama sağlanır.

David Bohm evrenin de holografik biçimde davrandığını ileri sürmektedir. Görünen ve yaşayan düzenin ardında zaman ve uzaydan bağımsız olan bir Evren vardır. Geçmiş, şimdi ve gelecek bu holografik düzende bir arada bulunmaktadır.

İnsandan da öteye “Evren de holografik biçimde organize olmuştur” dediğimizde, buradan çok önemi üç sonuç çıkar:

1) EVREN ANCAK TEK TEK ALGILAMALAR SONUCUNDA CANLANIR

Evren bütünden ayrılıp, tek tek cisimler ve nesneler olarak belirebilmek, bedenlenebilmek, varolmaya başlamak, kısaca “Suret alemi”ne geçebilmek için algılanmak, farklılaştırılmak zorundadır. Nesneler veya bilgiler dünyası, bizlerin algılamaları ile farklılaşmakta, dışlaşmakta, biçim bulup canlanmaktadır. Yani evrende bir bütünlük, bir ana plan ve süreklilik söz konusudur. Bizler ancak o çok katlı ana planın dalga boylarıyla bir rezonansa, bir paralelliğe girdiğimiz oranda, o frekansın bilgilerini cisimleştiriyor, buluyor ve kendimize mal edebiliyoruz. Böylelikle de evrenin bazı sırlarını çözebilmekteyiz.

Nitekim ünlü batılı bilim adamları da, bu gerçeğin farkına varmış ve bu “farklılaştırılmış süreklilik” kavramına yaklaşmışlardır. Bakın Einstein ne diyor: “Yerçekimi, elektro manyetik güç, enerji, akım, moment ve nötron gibi kavramlar, bunların tümü, “herşeyin temelinde bulunduğu sezilen objektif gerçeği” açıklayabilmek için insan zihninin kurduğu teorik yapılar, benzetmeler ve sembollerden başka bir şey değildir.”

Bir de aynı konuda yüzyıllar önce sezilmiş ve söylenmiş olanlara bakalım. “Herşeyin temelinde bulunmak” olgusunu Şeyh Bedrettin’den dinleyelim: “Mutlak varlık, bütün erdemlerle donatılmış bulunması bakımından Tanrı adını aldı.” Sezilen nesnel gerçek oluşu da Krişna açıklasın bize: “Her yerdedir o. Heptir o. Gözle görülemez, akılla bilinemez ve değiştirilemez. Solmazdır, ıslanmazdır o. Yanmaz, yaralanmazdır o. Değişmezdir, tükenmezdir.”

Yine çağdaş Batı bilimine dönelim: Bilimin ilk yaptığı, doğadaki çok çeşitli maddeleri 90 kadar doğal elemente indirmesiydi. Sonra bu elementler bir kaç temel parçacık oldu. Ayrıca dünyadaki çeşitli güçlerin herbiri, elektro manyetik gücün değişik görüntüleri (değişik dalga boyu ve frekansta olan elektro manyetik dalgalar) olarak bilindi. Evrenin özellikleri de bir kaç temel nicelik halinde ayrıldı: Uzay, zaman, madde ve enerji. Sonra Einstein; madde ile enerjinin eş değerli olduğunu “özel izafiyet Teorisi” ile gösterdi.

Yüzyılımızın tanınmış kuramcılarından olan Northrop bu “bölünemezliği” şöyle anlatıyor: “Farklılaştırılmamış süreklilik, doğrudan algılanan tüm farklılaşmaların içinden çıktığı, ilk sürekliliktir. Bu bütün farklılaştırılmış olguları kapsamaktadır. O bölünemez ve değiştirilemez olandır. Farklılaştırılmamış süreklilik kavramı, tasavvuftaki kesrette vahdet (çokluktaki birlik)tir.

Ayrıca Konfüçyüs düşüncesindeki Jen, Taoizm’deki Tao, Budizim’deki Nirvana, Hinduizm’deki Atman, Brahman ya da Çit’tir. Mistiklerin “kutsal hiçlik” veya “çok katlı sonsuzluk” diye adlandırdıklarıdır.

2) HER CANLI YA DA FARKLILAŞTIRILMIS HER CİSİM BÜTÜNÜN PARÇALARIDIR

Her varedilmiş olan, içinden çıktığı o ana planın ve bütünlüğün bütün özelliklerini, hatta özünü (değişik biçimler ve oranlarda) içinde taşır. Evrenin ana bilgi yığını, bütün canlılara dağılmış durumdadır. Bu özü içlerinde taşıyan ve saklayan canlılarda ana bilgi kaynağına yaklaştıkça, özleri daha net olarak belirir.

İnsan hiç bir şeyi yoktan var edemez. Bizler ancak evrende var olan o ana bilgi plakasının dalga boylarıyla ilişkiye girer ve o frekansın olanaklarından yararlanarak, gerçekleri keşfedebiliriz. Bu emek ve çalışmanın sonucunda elde ettiğimiz en önemli şey, ana kaynağa daha çok benzemektir. Yani ana Hologram plakasının çok küçük parçaları olan biz canlılara tutulan ışığın doğurduğu görüntü ana görüntüye ne kadar “net” olarak benzerse, o parça o kadar “değerlidir” diyebiliriz.

Bilim açısından ise Einstein “Birleştirilmiş Alan Teorisi”ni ileri sürdü ve ayrı kalan son iki gücün (yerçekimi ile manyetik güç) birbirinden ayrılamayacağını, ortaya çıkardı. Artık tüm evren “bir temel alan” gibi görünür. Orada her yıldız, her atom ve galaksiler, temelde bulunan uzay zaman birliğinin içinde bir dalgacık ya da kabarcık gibidir.

“Temel alan” kavramının Doğu’nun “Değişimler Kitabı”ndaki açıklaması şöyle: Temel olandan (Taeguk) olumluluk ve olumsuzluk (Yang ve Yin) oluşmuştur. Bir Yang ve bir Yin’in birleşmesi ise Tao olarak tanımlanır. Ve Tao bir “söz” dür. Bu kavrama ilişkin olarak Yuhanna İncilinde: “Başlangıçta kelam Allah idi. Her şey onunla oldu ve olmuş olanlardan hiçbirşey onsuz olmadı” denir.

Şeyh Bedrettin ise çağdaş bilimde “temelde bulunan uzay-zaman birliği” olarak adlandırılan gerçeği: “Evrende Tanrı’dan başka birsey yoktur” diyerek anlatmış 15.yüzyılda. Bilim söyle ekliyor: “Böylece doğanın görünüşteki karmaşıklığının yerini, derindeki birlik alır.” Yine Şeyh Bedrettin: “Farklılık ancak dolayısı iledir ve kavramlardadır. Çokluk, hayallerden başka birsey değildir. Belirdiği yerlerin sayıca çok olması ile, Tanrı’nın da çok sayıda olması gerekmez. Her yerde ve her şeyde görünen aslında birdir ve aynı şeydir.”

3) BÜTÜN BİLGİLER HER AN HER YERDEDİR

Eğer evren Holografik biçimde organize olmuşsa, uzay—zaman koordinatlarının ötesine geçilmiş olmaktadır. Böyle bir planda; geçmiş-şimdi ve gelecek aynı yerde, aynı anda bulunmaktadır. Ayrıca ana Hologram plakasında yer alan herşey, plakanın bütün zerrelerine kadar yayılmış demektir. Uzay ve zamandan bağımsız olarak her birim, her türlü evren bilgisini her alan alabilir ya da içinde hissedebilir, mistik olarak yaşayabilir. Ama bu ana bilgiden yararlanabilmek, kişilerin ruhsal olgunluk derecelerine ve de çok çalışmalarına, kendilerini geliştirmelerine bağlıdır. Yine Şeyh Bedrettin diyor ki: “Sonsuz olan gönül evreni, boyuna, çağına göre bir yüz gösterir, ivediye gerek yok. Her yemişin bir çağı vardır, ancak iyice çalışmak, boş oturmamak gerek.” Kısaca, evren denen bu okyanustan herkes ancak kendi kabının büyüklüğü kadar su alabilir.

Bu bilgilerin ışığında, anlatılmaz gibi gelen bir çok şeyi açıklamak da mümkün olmaktadır. Örneğin; telepati,önceden bilme, uzağı görme, falcılık ve benzeri olaylar, aslında var olan ve her an kullanıma açık bulunan Hologram plakasına kayıtlı bilgileri “başka bir gözle” görebilme yeteneğine dayanır. Paranormal fonksiyonlar, enformasyon’un başka türlü değerlendirilmesinden başka birşey değildir. Çünkü tüm bilgiler, zaman ve uzaydan bağımsız olarak, “her an her yerdedir.”

Bilim diyor ki: Açığa çıkan bağlantıların ışığında yerçekimi gücüyle elektromanyetik güç, madde ile enerji, elektrik gücüyle elektrik, alan ve uzay ile zaman arasındaki ayırımlar yiter. Bunların tümü Einstein’ın evren olarak belirttiği dört boyutlu süreklilikte erirler. Böylece insanoğlunun yaşadığı dünya konusundaki bütün algıları ile gerçek konusundaki soyut sezgileri bir olur, evrenin derinliğindeki temel birlik açığa çıkar.

“Bütün algılar” ile “soyut sezgilerin” bir olması, insanın geldiği ilginç bir aşama olarak dikkati çekiyor. Başlangıcından, beri birbirine karşıt gibi duran pozitif bilim ile sosyal bilimler ve akıl ile gönül ilk kez aynı noktada buluşmaktalar.

Nitekim tarihe gözattığımızda, bir çok konuda sezginin, bilimin önünde gittiğini görüyoruz. Buddha; “Ruh hep önde gidendir, madde onu yakalayıp dünyaya çekmeye çalışır” demişti. 16. Yüzyılda ülkemizde yaşayan, bir halk ozanı olan Muhiddin Abdal da: ” Muhiddinem, dervişem / Hak yoluna girmişem / Onsekizbin alemi / Bir zerrede görmüşem” diyor ve bilim burada sözü edilen bilgilere ancak yüzyıllar sonra varabiliyor. Gerçeğe varmada felsefe bilimden? şiir ve sezgi de felsefeden önde geliyor. Son zamanlarda bilimin yaptığı aşama ve evrenin Holografik kavranışı, artık sezginin bilimi, bilimin de sezgiyi dışlamadan hareket etmesine yol açacak gibi görünüyor.

İnsana hayatta bir çok şey, anlaşılamaz, garip ve bilinemez gibi gelir. Oysa bu, insanın duygularının ve algılarının zayıflığından doğmaktadır. Ayrıca, yine insanın kendi eseri olan bilimin ve onun getirdiği açıklamaların yetersizliği de buna eklenir. Yoksa, bütün olup bitenler anlamlıdır. Hepsinin bir nedeni ya da gerekliliği vardır. Evren’de dengesizlik, adaletsizlik ve hata yoktur. Önemli olan, bu güzellikleri ve adaleti kavrayabilecek ve de onlara uyum gösterecek olgunluğa erişebilmektir.

<

p style=”0cm 60px 0.0001pt;” align=”justify”>Sonad Pelit
23.05.2003

Yararlandığım Kaynaklar:

  • Psychologie heute / Karl Pribram

  • Felsefe Tarihi / Macit Gökberk

  • Evren ve Einstein / Varlık Yayınları

  • Şeyh Bedrettin ve Varidat / İ.Zeki Eyuboğlu

  • Bir Bunalım Çağında Toplum Felsefeleri / Pitirim Sorokim