Evrenin Ses Düğmesi: Bir Milyarda Bir Oynasa Biz Yoktuk

Evrenin en tuhaf özelliklerinden biri, devasa bir sahne gibi görünmesine rağmen ayarlarının şaşırtıcı derecede hassas olmasıdır. Kozmolojik sabit, yani bugün karanlık enerjiyle ilişkilendirdiğimiz o gizemli itici etki, uzayın dokusuna gömülü bir tür kozmik gaz pedalı gibidir. Pedala biraz fazla basılırsa galaksiler birbirine tutunamadan dağılır; biraz az basılırsa evren kendi ağırlığı altında erken çöker. Biz ise tam arada, yıldızların yanabildiği, gezegenlerin soğuyabildiği ve karbonun kendini merak eden varlıklara dönüşebildiği o dar aralıkta oturuyoruz.

Basitçe düşünelim: Büyük Patlama’dan sonra evren genişlemeye başladı. Bu genişleme ne çok hızlı olmalıydı ne de çok yavaş. Eğer hız milyarda bir oranında bile farklı olsaydı, madde ya kümelenmeye fırsat bulamadan seyrelirdi ya da her şey çok erken bir zamanda tekrar içine çökerdi. Yıldız dediğimiz şey, gaz bulutlarının kütleçekimle yavaş yavaş toplanmasıdır. Bunun için sabır gerekir. Evrenin de sabırlı olması gerekir. Fazla aceleci bir evrende yıldız yoktur; fazla karamsar bir evrende ise sahne perde açılmadan kapanır.

Kozmik İnce Ayar Ne Demek?

İnce ayar fikri, doğa yasalarının ve sabitlerinin yaşamı mümkün kılan dar değer aralıklarında bulunmasına verilen isimdir. Bu, evrenin bizim için tasarlandığını zorunlu olarak kanıtlamaz; ama evrenin parametrelerinin rastgele seçilmiş gibi görünse de şaşırtıcı biçimde verimli bir bölgede durduğunu söyler. Kozmolojik sabit burada başrol oyuncularından biridir. Gözlenen değeri çok küçüktür; fakat sıfır değildir. Kuantum alan kuramının vakum enerjisi hesaplarıyla karşılaştırıldığında ise bu küçüklük insanın kaşlarını kaldıracak kadar gariptir. Teorilerimizin beklediği değer ile gözlediğimiz değer arasında akıl almaz bir uçurum vardır.

Bu noktada bilimsel dürüstlük önemlidir. Popüler anlatılarda bazen her şey tek bir düğmeye bağlanır: Evrenin genişleme hızı biraz değişseydi, hayat olmazdı. Gerçek tablo daha zengindir. Genişleme hızı, madde yoğunluğu, karanlık enerji, kütleçekim, elektromanyetik kuvvet, nükleer etkileşimler ve parçacık kütleleri birlikte çalışan bir orkestra gibidir. Tek bir kemanın akordu bozuksa bazen müzik kurtarılabilir; ama bütün orkestra hassas bir senfoni çalıyorsa küçük sapmalar bile melodiyi dağıtabilir. Kozmolojik sabit bu senfoninin en sessiz ama en belirleyici enstrümanlarından biridir.

Yıldızların oluşması için evrende küçük yoğunluk dalgalanmaları gerekir. Başlangıçta madde tamamen pürüzsüz olsaydı, kütleçekim tutunacak bir çıkıntı bulamazdı. Çok pürüzlü olsaydı, evren kara deliklerle dolu vahşi bir bataklığa dönüşebilirdi. Üstelik genişleme bu dalgalanmaların büyümesine izin verecek tempoda olmalıdır. Burada kozmoloji, mutfak kimyasına benzer: Mayayı fazla koyarsan hamur taşar, az koyarsan kabarmaz. Bizim evrenin hamuru ise galaksiler, yıldızlar ve sonunda düşünebilen beyinler üretecek kadar iyi kabarmıştır.

Bu Bir Tesadüf mü, Zorunluluk mu?

Bilim burada birkaç olasılığı masaya koyar. Birincisi, henüz bilmediğimiz daha derin bir fizik yasası kozmolojik sabitin neden böyle olduğunu açıklayabilir. Yani değer rastgele değil, zorunlu olabilir. İkincisi, çoklu evren fikridir: Belki de sayısız evren vardır ve her birinde sabitler farklıdır. Biz, doğal olarak, yaşamı mümkün kılan evrende bulunduğumuz için bu ayarları gözlüyoruz. Bu yaklaşım antropik ilke olarak bilinir. Üçüncüsü ise daha metafizik yorumlara kapı aralar: Evrenin yapısında amaç, düzen veya seçicilik var mı? Bilim bu soruyu ölçülebilir hale getirmeden yanıtlamaz; ama soru insan zihninin kapısını çalmayı sürdürür.

Asıl büyüleyici olan şudur: Kozmolojik sabit bize yalnızca evrenin genişlediğini söylemez; varoluşun ne kadar kırılgan bir denge üzerinde durduğunu da hatırlatır. Geceleri gökyüzüne baktığımızda yıldızları sıradan ışık noktaları gibi görürüz. Oysa her biri, evrenin erken dönemindeki hassas ayarların, kütleçekimin inatçılığının ve zamanın sabrının ürünüdür. Biz de o ışıkların kimyasal mirasıyız. Bir milyarda birlik farkın bile hikâyeyi değiştirebileceği bir kozmosta yaşıyorsak, var olmak yalnızca biyolojik bir olay değil; aynı zamanda kozmik bir istisnadır.

Bu yüzden kozmolojik sabit, soğuk bir denklemden fazlasıdır. O, evrenin ne kadar genişleyeceğini belirleyen sayısal bir terim olduğu kadar, insan aklını tevazuya çağıran bir işarettir. Belki evren bizi düşünmedi. Ama evren öyle bir ayarda ki, biz onu düşünebiliyoruz. Bu bile yeterince baş döndürücü değil mi?

Genişleyen Evren

Fakat zaman içinde Einstein’ın içgüdülerinin yanlış olduğu ortaya çıktı. Evrenin yapı taşlarının galaksiler olduğunu ilk kez ortaya koyan Amerikalı astronom Edwin Hubble, 1929 yılında çarpıcı bir keşfin duyurusunu yaptı. Galaksiler, tıpkı kozmik şarapneller gibi, birbirlerinden uzaklaşmaktaydı. Durağan olmak bir kenara, evrenin boyutları sürekli genişliyordu. Einstein, Hubble’ın genişleyen evren keşfini duyar duymaz, kozmik geri tepme teorisinin geçersiz olduğunu açıklayarak, bunun hayatındaki en büyük yanılgısı olduğunu belirtti.1 Einstein’ın esrarengiz geri tepme kuvveti, galaksilerin uzayda hareketsiz durmalarını hiçbir zaman sağlayamazdı. Arthur Eddington’ın 1930 yılında ortaya koyduğu gibi, durağan bir evren aslında niteliği gereği dengesiz ve kararsız bir durumdadır – tıpkı kendi ucu üzerinde dengede duran bir bıçak gibi. Genişlemeye veya daralmaya başlaması için küçücük bir etki yeterli olacaktır.

Bilim adamları Einstein’ın hatasını yinelemedi. 1922 yılında Rus fizikçi Aleksandr Friedmann, Einstein’in kütleçekim teorisini evren üzerinde geçerli olacak şekilde yeniden ele aldı ve evrenin ya genişlediği ya da daraldığı sonucuna ulaştı. Beş yıl sonra bağımsız bir araştırma sürecinin sonunda, Belçikalı Katolik papaz Georges-Henri Lemaitre tarafından ulaşılan sonuç da Friedmann’ınkiyle aynıydı.

John Wheeler’ın dediği gibi: “Einstein’ın kütleçekimini uzay-zamanın eğriliği olarak açıklaması, tüm zamanların en önemli öngörüsüne ulaşmamızı sağladı: Evrenin kendisi de hareket halindeydi.” Einstein’ın kendi teorisindeki bu inanılmayacak ölçüde önemli mesajı kaçırması ise ironik bir durumdur

Evrilme hangi yöne?

Düşünüyorum da, insanın birleşiklikten ayrılıp tekil (birey) hale gelebilmesi muazzam bir çaba gerektirmiş olmalı. Tüm duyu organlarını kısıtlamak, sınırlamak, her türlü biliş hissini yok saymak ve yok yerden şüpheler geliştirebilmek için insan nesli binlerce yılda olağanüstü uğraşmış gibi geliyor artık bana. Zaten eski mitleri okuduğum zamanlarda “birey olma” mücadelesini derinden hissetmiştim, içim sızlamıştı fakat o zamanlar bunu birazcık “yükselme” gibi algılıyordum sanırım yani lineer bir bakış açısıyla, bitki-hayvan ve insan gibi bi sıralama içerisinde zorlukla tırmanılan bir aşama gibi görmekteydim birey olmayı.

Oysa şimdi Birey olmanın tekilliğini, çok boyutluluktan bir kısıtlama, birleşiklikten, sonsuz şefkat ve güvenden geriye düşen bir sınırlama hali olarak da algılamaya başladım. Şüphesiz her ikisi de bir evrilme durumu, sadece başlangıç gelişme ve sonuç bölümlerinde bir değişim var, daha doğrusu her iki hissim de aynı anda doğru; çünkü olayı daha bir bütünsel görebilmeye başladım.

Sanırım buna kutlu buluşmam diyebilirim 🙂

*

Hücrelerimiz bizi dinliyor. Onları aramamızı bekliyorlar.

Telefon numarasını biliyor muyuz?

Biliyoruz: saf niyet

Saf niyet, yani onlara(bütünlüğümüze) olan aşkımız.

Her şey böyle basitken meseleleri bu kadar karmaşık hale getirebilmiş olmamıza şaşıyorum. Şimdi ben bu basit bilgiyi anneme söylesem bana güler. Araya onlarca latince-farsça-arapça kelime, binlerce uygulama talimatı, diplomalar, bilgece bazı laflar tıkıştırsam olur mu acaba? Hala aynı basit şeyi söylemiş olabilir miyim: Hücrelerin seni dinliyor!

Sanırım bu işin sırrı her zamanki gibi uygulayarak göstermek

Don Juan’ın dediği gibi Gizemlerle bezeli dünya! Hay bin galaksi köftesi!

Teşekkür ederim.

Düşündüm de; kuantum fiziğini meslekten olmayanlar için anlaşılabilir hale getirmek için canla başla çalışan bilim insanlarına, uyuduğumu ve makina olduğumu bana ispat eden Gurdjieff ustaya, her şeyin ne olduğunu bize sayısız kitapla anlatmak için en tehlikeli gerçekliklere gitmeye cüret eden bilim insanı gönlümüzün asil beyfendisi Gustav Jung’a, ve tüm gerçeklikleri bilfiil ve kesin biçimde ziyareti bizzat deneyerek, ata deneyimlerimize ulaşmamızı sağlayan, üstat olmayı öğreten Carlos Castaneda’ya ve daha ismini sayamadığım tüm üstatlara minnettarlığımı hatırladım yeniden.

Eğer onlar olmasaydı ben bu Yaşayan  üstatları, kanal hizmetlerini kesinlikle anlayamazdım, iç acıtıcı ölçüde gerçekçiydim. Siyah beyazcıydım. Bi hayaller rüyalar vardı bir de gerçekler. Bunlar tam da Aristovari biçimde birbirleriyle göz bile kırpışmazlardı! Aldığım tüm rehberlikler için ve tabi bunları alabildiğim için kendime teşekkür ediyorum bir kez daha.

Bu güzel güne yakışır bi dua olsun bana. 🙂