Kurşunsuz Savaşın Kanı: Siber Cephede İnsan Hakları Kime Emanet?

Bir savaş düşünün: Gökyüzünde uçak yok, sokakta tank yok, haber bültenlerinde dumanı tüten binalar yok. Ama bir sabah hastanelerin sistemleri kilitleniyor, elektrik şebekesi çöküyor, bankadaki paranız bir sayı hatasına dönüşüyor, kimlik bilgileriniz karanlık forumlarda açık artırmaya çıkıyor. Kurşun sıkılmadı diye buna savaş demeyecek miyiz? Daha da önemlisi: Bedenimize dokunmayan bir saldırı, insan haklarımızı ihlal etmemiş mi sayılacak?

Siber savaşların etik sorusu tam da burada başlar. Modern insan artık yalnızca etten, kemikten ve nüfus cüzdanından ibaret değildir; veriyle örülmüş ikinci bir bedene sahiptir. Sağlık kayıtlarımız, konum geçmişimiz, yazışmalarımız, finansal hareketlerimiz ve hatta dikkatimizin ritmi, dijital varlığımızın organlarıdır. Bir devlet ya da örgüt bu dijital bedene saldırdığında, yalnızca bilgisayarlara değil, insanın güvenlik, mahremiyet, yaşam ve onur hakkına temas eder.

Hasar görünmüyorsa daha mı az gerçektir?

Geleneksel savaş etiğinde “orantılılık” ve “sivilleri ayırt etme” ilkeleri vardır. Bir hedef askeri mi, sivil mi? Verilecek zarar beklenen askeri avantajla orantılı mı? Siber alanda bu sorular sisli bir aynaya bakmak gibidir. Bir enerji santralini hedef aldığınızda karşınızda yalnızca bir tesis yoktur; yoğun bakım üniteleri, trafik ışıkları, soğuk hava depoları, evinde solunum cihazına bağlı yaşayan insanlar da aynı ağın kırılgan iplerine tutunuyor olabilir.

Üstelik siber silahlar bazen boomerang gibidir. Bugün düşman ülkenin sistemine bırakılan zararlı yazılım, yarın tarafsız bir ülkedeki hastaneye sıçrayabilir. Bir virüs milliyet sormaz; kodun pasaportu yoktur. Bu yüzden siber savaşta “cerrahi hassasiyet” iddiası çoğu zaman parlak bir pazarlama cümlesidir. Kod, niyetle değil, koşullarla hareket eder.

İnsan hakları açısından mesele daha da derinleşir. Yaşam hakkı yalnızca mermiden korunmak değildir; yaşamsal altyapılara erişim hakkını da kapsar. Sağlık hakkı, randevu sisteminin çökmediği; mahremiyet hakkı, verilerin savaş ganimeti yapılmadığı; ifade özgürlüğü, devletlerin dijital propaganda ve sansürle yurttaş zihnini işgal etmediği bir düzen gerektirir. Siber savaşta hedef çoğu zaman beden değil, güven duygusudur. Toplumun sinir sistemi kesilir: Kimse neyin doğru, kimin yetkili, hangi bilginin gerçek olduğunu bilemez.

Devletin kılıcı, hackerın gölgesi

Etik karmaşayı artıran şeylerden biri de failin belirsizliğidir. Bir saldırı kimin emriyle yapıldı? Devlet mi, taşeron grup mu, “vatansever” hackerlar mı, yoksa sahte bayrak operasyonu mu? Geleneksel savaşta üniforma en azından bir itiraf biçimidir. Siber savaşta ise saldırgan maske takar, iz bırakır, sonra o izi başkasının ayakkabısına benzetir. Bu belirsizlik, hesap verebilirliği eritir. Hesap verebilirlik yoksa adalet, sisin içinde yankılanan güzel bir kelimeye dönüşür.

Burada tavır almak gerekir: Siber saldırılar, “kan dökülmedi” bahanesiyle etik dışı hafifletme rejimine sokulamaz. Bir hastanenin sistemini kilitlemek, bir su şebekesini zehirlenebilir hale getirmek, seçim altyapısını manipüle etmek ya da milyonlarca insanın mahrem bilgisini ifşa etmek, doğrudan insan hakları meselesidir. Dijital araçla işlenen zarar, analog vicdanla yargılanmalıdır.

Elbette savunma hakkı vardır. Devletler kritik altyapılarını korumak, saldırıları önlemek, istihbarat toplamak isteyecektir. Ancak savunma ile saldırı arasındaki çizgi, siber alanda özellikle tehlikeli biçimde incelir. “Önleyici saldırı” adı altında başlatılan operasyonlar, kısa sürede sürekli istisna haline dönüşebilir. Bir kez “güvenlik” büyülü kelimesi söylendi mi, mahremiyet çoğu zaman odadan ilk çıkarılan misafir olur.

Dijital Cenevre mümkün mü?

İhtiyacımız olan şey, romantik bir teknoloji karşıtlığı değil; sert, gerçekçi ve insan merkezli bir etik mimaridir. Kritik sivil altyapılara saldırıyı açıkça yasaklayan uluslararası normlar, siber silahların yayılımını denetleyen anlaşmalar, bağımsız olay inceleme mekanizmaları ve şirketlerin de sorumluluğunu tanıyan yeni bir hukuk dili gerekir. Çünkü bulut sunucuları, denizaltı kabloları ve yazılım tedarik zincirleri artık jeopolitiğin görünmeyen cepheleridir.

Sonuçta siber savaş bize eski bir hakikati yeni bir ekranda gösteriyor: İnsan yalnızca vurulduğunda zarar görmez; susturulduğunda, izlendiğinde, aldatıldığında, elektriksiz bırakıldığında, veriye indirgenip savunmasız bırakıldığında da yaralanır. Kurşunsuz savaşın kanı görünmez olabilir, ama insan hakları tam da görünmeyeni ciddiye alma sanatıdır. Ekran karardığında mesele teknoloji değil, insanın onurudur.

Antipsikiyatri

Psikiyatri, tıbbi uygulama olarak giderek yerleşip kurumsallaştıkça, kaçınılmaz şekilde, psikiyatrların ellerindeki güçten ve etiketlerinden hoşlanmayan hasımları da olmuştur. Birtakım “akıl” hastalıklarına uygulanan belirli tedavilere (ilaçlar, elektroşok ve cerrahi) şiddetle karşı çıkan çeşitli sanatçılar, yazarlar ve hasta grupları fikirlerini açıklamaktadır. Nazi Almanya’sı ve Sovye Rusya’da psikiyatrinin nasıl baskıcı bir siyasal güç olarak kullanıldığını gösteren önemli vakalar vardır. Görünen odur ki, kimi durumlarda psikiyatrlar devletin baskıcı eli olarak kullanılmışlardır.

Psikiyatriyi eleştirenler üç şeyi sorgular: deliliğin tıbbileştirilmesi, zihinsel hastalığın varlığı ve psikiyatrların birtakım bireylere zorla tanı koyup onları tedavi etme gücü.

Rosenhan deneyi akıl sağlığı yerinde olmayan hastalara konulan tanıların ne kadar doğru olduğunu anlamaya yönelik psikiyatrik tanı üzerine kurulu bir deneydir. Deney, Stanford Üniversitesi Öğretim Üyesi psikolog David Rosenhan tarafından gerçekleştirilmiştir ve 1973 yılında Bilim adlı dergide yayımlanmıştır. Deney gerçekleştikten sonra psikoloji biliminde psikiyatrik tanının ne kadar önemli ve etkili olduğu münazaralarıyla ciddi bir şekilde değerlendirilmiştir.

Deney iki bölümde gerçekleştirildi. İlk bölümde Rosenhan’ın ortakları (Rosenhan’ın kendisi de dahil üç kadın ve beş erkek olmak üzere) sahte hasta rolüne girdiler. Kimi halüsinasyonlar gördüğünü kimi ise farklı psikolojik rahatsızlıklar yaşadığını söyleyerek kendilerini kliniklere hasta olarak kabul ettirdiler (deney ülkenin beş farklı eyaleti ve bu eyalete bağlı farklı hastanelerde yinelenmiştir). Daha sonra kliniklere kabul edilen sahte hastalara kliniğin görevlileri tarafından psikiyatrik tanılar konuldu. Sahte hastalar kliniğe kabul edildikten kısa süre sonra bu sefer -deney gereği- normal hareketler sergilemeye başladılar ve görevlilere artık iyi hissetiklerini söylemeye başladılar. Ancak sahte hastalar klinik görevlileri tarafından pek ciddiye alınmamış, mamafih görevliler sahte hastalara antipsikotik ilaçlarını almaları doğrultusunda salıverileceklerini belirttiler. Sahte hastalar yaklaşık 19 gün boyunca klinikte tutuldular. Klinik, içlerinden birine “remisyonda şizofren (hafif şizofreni)” tanısı koyarak diğerlerini de serbest bıraktı.
Devamını oku “Antipsikiyatri” →