Aşkın şaşkın :)

Aşkın yapısı bin yıllardır şöyleydi:  “Önce örülecek, sonra görülecek, sonra vurulunacak”

Şimdi işler biraz değişiyor tabi 🙂

Geçmiş ve gelecek giderek birbirine yaklaşıyor. Bi an gelecek ki…
Eh işte AN olacak sadece.

Anda kalınca, sadece anın örgüsüne aşık olabilir insan dolayısı ile her an aşk olur…

Sürekli ışık! Bir görünen bir kaybolan güneş ya da taklitcisi ay gibi değil, kendinden taşan ışık, aşk.

**

Kadınlar ne düşündükleri ve ne hissetiklerini ifade etmekte isteksiz olunca, sessizliği erkeklerin -çoğu zaman-sonuçsuz ve kuru iddialaşmaları dolduruyor. Malum evren boşluk sevmez 🙂

**

“Dünya sahnesinde boy göstermek” ve benzeri cümlelerde sıkça kullanılmıştır; “Dünya sahnesi” terimi. Bilenler hep vardı, hatta şimdikinden bile fazlaydı belki. (mutlak değil oransal olarak tabi)

Baş ve son yanılgısı başımı ağrıtıyor:)))

**

Kendin dahil tapınılacak hiç bi şey yok. Eğilimlerin var. Onlar da zamanla değişir, dönüşür. Öldü zannedersin döngüsel biçimde başka bi isimle yeniden döner. Döngü, dön baba dönelim 🙂

**

Köleler! Yeter artık efendiler ürettiğiniz. Bırakın da dinlensinler biraz ayol.

**

Şimdi de kahve, depresyona girmeyi engelliyo diyo amerikalı araştırmacılar. Bütün bu araştırmalar için trilyonlarca para döküyolar, oysa bi köşeye geçip çaktırmadan beni izleseler çok daha ucuz ve hızlı olacak :)))

Neden 13 ay yok?

Dün gece yine kullandığımız bu acaip, ne idüğü bilinmez Gregoryen takvimine takıldı aklım! Epey yıllar önce araştırmıştım ve aslında hala da anlam bulamadığım bir konudur bu!

İmdiii,  bir ay nedir diye sorarsak; “Ay’ın aynı evresinin gökyüzünde tekrar göründüğü zamana kadar geçen süredir” cevabını alırız.

Ayın bir evresi 28 gündür bildiğiniz gibi. Öyleyse neden her bir ayımız 28 gün değildir?! (Bunu bilene bi ödül hazırlıyorum) Her bir ay değişik 30,31,28,29 gibi günler almıştır? Erken gelen mi kapmıştır günleri yani? Bu saçmalıklardan ötürü 12 ay bir yıl edilmiş, yine de yılın toplam günü tutturulamamıştır.

Oysa insanlar çağlardır matematik bilmekteler, her bir ay zaten 28 gün olduğunda, yılda 13 ay eder ve toplamı tastamam 364 gündür. Dün gece aklıma takılıp uykumu açıran gerçekten de bu uyduruk takvimin neden yapılmış olabileceği ve bunun için neden bi sürü şaklabanlığa girildiği üzerineydi. Aklıma ilk gelen cevabi olasılık, tarihte birilerinin AY döngülerini sevmiyor olmasıydı. Ama eğer böyleyse AY’ın ismini hiç anmazdı! Bizde de, İngilizcede de gökteki ay ile zamansal ay aynı kelimedir. Öyleyse ne demeye adını alıp periyodunu yok sayıyorsun?

İkinci olasılık olarak da 13 sayısına karşı bir isteksizlik olabileceği aklıma geldi, öyle ya bu konuda bazı uğursuzluk hikayeleri vardır:

13 sayısının uğursuz olduğuna ilişkin inanç dünyada o kadar yaygındır ki, yaşamı birçok yönde ciddi olarak etkilemektedir. Bazı ülkelerde evlerin kapılarına 13 numarası verilmez, uçaklarda 13. koltuk sırası yoktur, apartmanlarda, otellerde 13. kat ya 12A’dır ya da 14’tür. 13 numaralı oda yoktur. Olsa bile insanlar o odada kalmak istemezler. Hatta ayın 13’ünde işe gelmeme, uçak ve tren rezervasyonlarının iptali, alışverişin düşmesi ve benzeri davranışların ABD’ye günde milyonlarca dolara mal olduğu söylenmektedir.
Genel olarak bu inancın, Hz. İsa’nın meşhur son yemeğindeki havarilerin sayısından kaynaklandığı sanılsa da, kökü çok daha eskilere mitolojik tanrıların yaşadığına inanılan çağlara, İskandinavya topraklarına kadar gider.
Kuzey mitolojisine göre ışık ve güzellik tanrısı Balder bir ziyafet verir. Balder Viking’lerin meşhur tanrısı Odin ile Frigga’nın oğulları olup, ay kraliçesi Nanna’nın da eşidir. Bu ziyafete 12 kişi davetli iken, yalanların ve hilelerin tanrısı Loki, davetli olmadığı halde, zorla 13. kişi olarak katılmak ister. Ancak bu arada çıkan tartışmada, Loki diğer tanrılar tarafından da çok sevilen Balder’i öldürür.
Bu mitolojik hikaye ve inanış İskandinavya’dan Avrupa’nın güneyine kadar yayılır. Hıristiyan din adamları bu halk masalını kullanırlar ve Hz. İsa’nın son yemeğine uygularlar. Hıristiyan versiyonunda Balder’in yerini Hz. İsa, Loki’nin yerini de hain Judas alır. Bu yemekten sonra 24 saat içinde de Hz. İsa çarmıha gerilerek öldürülür. Bu nedenle Hıristiyanlarda akşam yemeğinde 13 kişi bir araya gelirse bunlardan birinin başına bir felaket geleceğine inanılır.
Bu inanışlara göre 13 sayısı uğursuzdur ama ayın cumaya rastlayan 13. günü hepten uğursuzdur. Cuma gününün uğursuz sayılmasına Havva anamızın Adem babamıza elmayı cuma günü yedirtip cennetten kovulmasına sebep olması, Hz. Nuh zamanındaki büyük selin cuma günü olması, Hz. İsa’nın cuma günü çarmıha gerilmesi gibi olaylardan biri veya hepsi neden olmuş olabilir. Müslümanlar ise Hz. Adem’in cuma günü yaratıldığına inandıklarından bu güne diğer günlerden daha çok değer verirler.
13 sayısının uğursuzluğuna duyulan inancın kökeninde bir yıl içinde ayın 13 kez dolunay olarak gözükmesinin yattığını söyleyenler de vardır
.

Onüç kişi ve isanın son yemeği filan değil bence, bunun arkasında gezegenlerin olduğunu hissediyorum ben! 13.cü ve görmezden gelinen bir gezegen mi var?

Zaten bu düzenin tarihin bi yerinde bozulduğu belli ki, hafta yedi gündür ve gayet normal olarak ay 28 gün olsa onun dörtte biri alınmıştır. Yani bi hafta çeyrek AYdır. Velakin gregoryen takviminde bu hesap şaşar! Allah şaşırtmasın :)))

Gregoryen takvimi nedir?

Güneş yılını esas alan ve temeli eski mısırlılar’a dayanan takvimdir. iyonlar ve yunanlılar kanalıyla batıya aktarılmıştır. romalılar sezar zamanında julyen takvimi olarak düzenlemiş ve kullanmışlardır. yeniçağda papa 13. gregory tarafından yeniden yapılan düzenlemelerle gregoryan/gregorian takvimi olarak anılmıştır. günümüzde ise miladi takvim denilmektedir.isa’nın doğuşunu (sıfır) kronolojinin başlangıcı olarak kabul eder. türkiye’de 1926’da kullanılmaya başlanmıştır.

İşin Mısırlılardan (oraya da Sümerden geldi besbelli) gelmesi zaten yeterince işkillendirici (RA veya Marduk), üzerine bir de düzenlemeye ismini veren Papanın 13. cü Gregory olması evlere şenlik bi durum!

Bir üçüncü ve en muhtemel olasılık da, bu takvimin ilk kurgulandığı zamanlarda AY diye bi uydumuz olmayabileceğidir! AY hala menşei itibariyle ikirciklidir, örneğin bi casus uydusu olması ihtimaller arasındadır. Doğal yollardan o büyüklükte bir cismim dünyaya uydu olarak yakalanması pek çok yerde şaşırtıcı bulunuyor. Ayrıca aya sadece bir kez gidilmiş olması, şu ana kadar orada bir Manhattan oluşturulmamış, tatil paketleri arasında yer almamış olması da bu ihtimali hep gidiklamaktadır bence.

Aya 66 yıllında gidildi(güya) ve o günden beri ay konusu br daha asla ağıza alınmadı. Amerika Rusya belki de sadece bu konuda fikir birliğine varmış gibi görünüyorlar. Bu konu tamamen tabu oldu!

Ay döngüsü gezegenimizdeki sular ve kadınlarla ilgili, dişi bir simgedir. Yani bu uyduruk takvimde onun adı var işlevi yok diyebilir miyiz?

Anaerkil Toplum

Anaerkil Toplum ve Kadın Hakları-Erich Fromm  

Dünyasal varoluş, tek olan bir gerçekliğin, kendisini indirgeyerek ikiye ayırması ve kutuplaşmaya gitmesi ile ortaya çıkmıştır ve “karşıtların dansı” tanımı ile de karakterize edilebilir. İnsanın “ak”ı anlaması için “kara”ya, “büyüğü” kavrayabilmesi için “küçüğe”, “hareketi” anlayabilmesi için de “durana” ihtiyacı vardır. Nitekim Einstein: “Evrende tek bir cisim bulunsaydı, bunun duruyor mu, yoksa saniyede 100.000 km’lik bir hızla dönüyor mu olduğunu kimse söyleyemezdi” diyor.
Belki dünya dışı başka uygarlık biçimlerinde bilginin kavranabilmesi ve “tek” olanın anlaşılabilmesi için, böyle ikiye ayrılıp karşıtlıklar oluşturulmasına ihtiyaç yoktur. Ama biz gözlerimizi şu an içinde yaşamakta olduğumuz dünya planetine çevirelim. Son olarak yine de ekleyelim ki, bir Hint atasözünde dile geldiği gibi: “Karşıtlık, çelişki ve ikiye bölme evrensel bir gerçeklik biçimi değil, yalnızca insan beyninin bir özelliğidir.” Devamını oku “Anaerkil Toplum” →

Kadın’ın yeni çağ eğitimi

Konu başı Exit–>Kadınlar yazısı için Bakınız: https://blog.sonsuz.us/?p=863

Konu ile ilgili yorumlara cevaben:

Erkekler hiç bir zaman “kendi başlarına” olamıyorlar ki, yıkıcılıklarını onlara mal edebilelim. Dünyayı onlara  0-6 yaş aralığında iken büyük olasılıkla bir kadın öğretmiştir. Ne göreceklerini, ne duyacaklarını ve koklayacaklarını, nasıl yorumlayacaklarını o kadın belirlemiştir. Bu daha sonraki bilgilerle-eğitimle hemen hiç değişemez (bilimsel verilere dayanarak söylüyorum).
Ayrıca birçok anne, oğulları ile olan göbek kordonunun gerçeğini (fiziksel olanı doğumdan sonra hemen kesilir), hiç koparmaz, ölümüne kadar bu kordonla birbirlerine bağlı olarak yaşarlar. Bunun kız çocuklarla olanı nispeten düşüktür; çünkü kız çocuğu kendinde doğurma kapasitesi olduğundan bu bağı cesaretle kendisi kesebilir. Anne ile kordonu kesebilen erkeklerin bir çoğunun da bu misyonu eşine transfer ettiği gözlemlenen bir durum.
Bu konu gerçekten de çok önemli ve çok geniş bir konu, zaman zaman ele alıp yazıyorum, okuyanlardan fazla tepki almıyorum, belki de abarttığımı düşünüyorlar belki de yazdıklarımı hiç görmüyorlar 🙂

Neyse ki son yıllarda bilimsel veriler de bazı açılardan benim görüşlerimi desteklemeye başladı (bunun sebebi bazı konularda kritik kütleler aşıldı!), bütün bunları açıklayabilmek için bildik “gerçek”liğin hangi şartlarda nasıl oluştuğunun açıklanması lazım. Yani:
“gerçekliğin mükemmel doğası, bilinçli gözlemcinin katılımını bekler” kuantum önermesinin nasıl çalıştığının anlaşılmasıdır.
Buradaki bilinçli gözlemci, insandır ve bunu kendilerinin pek de farkında olmadıkları bir yöntemle sürekli yapar, herşey olma potansiyeli içinden kendi istedikleri/korktukları gerçekliği BÜKERler. Bükme işlemi eski devirlerde büyü olarak nitelindirilebilirdi doğrusu.
İşte bu konuda kadınlar erkeklere oranla mühimsenecek düzeyde daha becerikliler. Bunun sebebi ise rahimleri olmasıdır. Şaman öğretilerde de açıkça belirtildiği gibi rahimden yöneltilen İSTENÇ uzantısı olayları usta bir yönetmen gibi düzenlemekte ve gerçekliği oluşturmaktadır. Bunlar (bu gerçekliği bükme işlemi) bildiğimiz iki gözümüzle görülmez ancak yine Toltec bilgeliğindeki ismiyle GÖRME unsuru (gözlerle yapılmayan) ile fevkalade izlenebilmektedir!

Tarihteki bütün inisiye sistemleri (dinler, felsefeler, eğilimler) hedef olarak erkekleri almıştır, yani hedef kitleleri açıkça bellidir; erkekler. Bunun neden böyle olduğunu hiç düşündünüz mü?

Durum hiç de feminist söylemlerdeki gibi, “kadınlar ezilmeye çalışılıyor, ikinci sınıf vatandaş yapılıyor” sızlanışı ile alakalı değil bana göre. Kadınların (dişil enerjisinin) evrendeki herşeyin içinden çıkıp geldiği karanlık ile ilişkisinin çok daha yoğun olduğu biliniyor. Ve aslında konuyu kısa kesmek için oldukça yüzeysel bir tespitte bulunacak olursam: Tüm öğretiler, erkeği kadından özgürleştirme, onun etkisinden çıkarıp, onunla uyum içinde akma yöntemini vaazediyorlar. Çünkü erkeğin kadına bağlı onun kölesi olarak yaşaması kadar, savaş açıp onu bastırma çabası da aynı derecede sonuçsuz kalan bir girişim oluyor. Kadın yani dişil enerji bastırılamaz, sindirilemez. Ona rağmen bi şeyde yükselinemez.

Bu söylediklerim sizce fazla havada kalıyorsa bilimsel alanlarda biraz araştırma yapın bu konularda, biyoloji, psikoloji, sosyoloji, antropoloji, tarih gibi, ister mikro alana isterse makro alana gidin, daha iyisi iki alana da gidip bakın lütfen. Spesifik bir örnek vermek gerekirse Jung’un çalışmalarını (arketipler/öz resimler), platonun ideasını okuyun.
Dolayısı ile kadınların eğitiminden bahsederken, günümüzdeki normal okul eğitiminden bahsetmiyordum. Kadınların bu özel becerilerini bilinçli sahaya çıkarmalarını sağlayacak deneysel uygulamalara dayanan bir yeni çağ eğitiminden söz ediyorum. Çünkü kadınlar bu becerilerini bilinçsizce uygularken harekete geçirici ivme çoğunlukla korku ve endişe olmaktadır! Bunun sonuçları ise şu an hiçbirinizin tahayyül edemiyeceği ölçüde vahim sonuçlara varmaktadır. (Cadıları yaktık, olay süt liman olmadı!)

Yeni Çağ eğitimi nasıl olmalı şeklinde soruluyor bana ve açıkçası ben bunu kendime her gün her saat soruyorum, cevabın çok yakında dünyanın her yanından adeta baharda fışkıran yeşil örtü gibi bilincimize dolacağını da biliyorum.

Exit–>Kadınlar

Az önce BOY A isminde bir film izledim. Öyle büyük bir hüzün dalgası kapladı ki içimi, ağlamakla filan geçmedi. Aslında her yer buna benzer dramlarla dolu, sadece dinlemekle ya da izlemekle yetinebiliyorum, çaresizim.  İnsan olmak ne büyük onur ve aynı zamanda ne dehşet verici bişey.

Haksızlık, duyarsızlık, kıskançlık, peşin hüküm, sürü psikolojisi ve hepsinden de kesif olanı umursamazlık sanırım, üstümüze yığılmış ağır iri siyah bir kütle gibi. Düşünüyorum dinliyorum bu çaresiz durumdan hala tek çıkış görüyorum: Kadınlar; çünkü doğurma kapasitesi onlarda ve nerdeyse tüm insanlığı yetiştiren onlar. Ya kadınlar tedavi edilmeli, ya da erkekler çocuklarına sıfır yaşından en az on iki yaşına kadar bilfiil kendileri bakmalı. Ya da dilerim… Yok yok bunu söylemek istemiyorum. Bunun yerine şöyle düzeltiyorum dileğimi; lütfen sorumluluğunun bilincinde olan kadınlar artsın YENİ Dünya’da.

Bu sorumluluğu neden kadınlara yüklediğimi anlamayanlar olabilir, onların öyle değişik bir biyolojileri var ki, oturdukları yerden çevrelerindeki tüm oluşu idare edebiliyorlar, üstelik kendileri ne yaptıklarını bilinçli olarak bilmiyorlar! Bunu farkedeli on yıl olmuştur sanırım; fakat her gün olayın vehametini daha bariz şekilde görüyorum. Doğrusu onlara neden mazlumu oynadıklarını da soracak durumda değilim; çünkü onlar ne yaptıklarını bilmiyorlar. Hani deyim yerindeyse taş bağlı köpek salınık. (Beş yıl önce Bir Kadını Öldürmek kitabını yazarken anlayabildiklerimi yansıtmaya çalışmıştım, yine de   yetersiz söylediğimi farkediyorum.)

Yakın zamanda öğrendim ki, şamanlar bu durumun farkındaymış ve belki bu sebeple erkeği egemen hale getirmek için bunca çaba harcanmış son bikaç bin yıldır, aslında uygulamaları tamamen yanlış bana göre, kadını elini kolunu bağlayıp eve hapsederek, eğitimden mahrum ederek, görünürdeki yönetim mekanizmalarından uzaklaştırarak, durdurabileceklerini sanmaları ne büyük gaflet!

Dünyanın selameti için yakın vadede düşünebileceğim en iyi çözüm; tüm servetimizi kadınların kendilerini tanımalarını sağlayacak eğitim için seferber etmek diyebilirim. Onlar iyileştiğinde (sağaltıldığında) tüm dünya cennet olacaktır. Benim nacizane görüşüm hala böyle.

Devam yazısı için bakınız: https://blog.sonsuz.us/?p=887