Kişilik Motifiniz Hangisi?

  • Mükemmeliyetçi: İdeal, Kural, Prensip, İhtiyat, Detay, Düzen, Eleştiri, Gerilim, Objektiflik
  • Yardımsever: İlgi, Sevgi, İhtiyaç, Hizmet, İlişki, Empati, Sahiplenme, Yönlendirme, Sempati
  • Başarı Odaklı: Hedef, İmaj, Motivasyon, Gelişim, Üretim, Hız, İşkolik, Rekabet, Hırs,
  • Özgün: Farklılık, Sanat, Estetik, Tasarım, Bireysellik, Sezgi, Derinlik, Duygu, Melankoli
  • Araştırmacı: Uzmanlık, Bilgi, Gözlem, Kavrama, Merak, Yalnızlık, Arşivleme, Nesnellik, Mahremiyet
  • Sadık Sorgulayıcı: Tedbir, Güven, Bağlılık, Sistemcilik, Endişe, Gizem, Sorumluluk, Savunma
  • Kaşif: İyimserlik, İlham, Vizyon, Değişim, Sıradışılık, Yenilik, Macera, Doyumsuzluk, Haz
  • İddialı: Adalet, Güç, Bağımsızlık, Liderlik, Mert, Koruma, Cesaret, Aksiyon, Müdahale
  • Barışçıl: Uyum, Huzur, Doğallık, Diyalog, Sabır, İnat, İkna, Ağırbaşlılık, Kararsızlık

Kişilik binasının temelleri

Anladığımız bir çok şeyi, hatta aydığımız (bütünsel,anlık aydınlanma) şeylerin çoğunu uygulamalarımıza yansıtamıyor oluşumuzu kendimize sık sık hatırlatarak işe başlamalıyız. Ancak bundan sonradır ki, anladıklarımızın davranışlarımıza,uygulamalarımıza neden yansımadığı ile ilgilenebilecek kadar hırslanabiliriz.  Bu hırs iyidir, sorunun kökenine inmek için bizde yeterli sarsılmaz niyeti keskinleştirebilir. Böylece üçüncü aşama olan köken sorunsalını çözmeye, ki bu da çoğunlukla 0-7 yaş arasında aldığımız kararların/inançların (farkında olmadığımız ve unuttuğumuz) kişiliğimiz olan binanın temelleri olduğunu ve bunlarda değişiklik yapamazsak binada oluşturabileceğimiz değişimlerin her zaman yüzeysel kalacağını idrakle, sağlıklı bir adım atabileceğizdir. Eğer bu aşamaları disiplinle sürdürmüyorsak sadece mucize bekliyoruz demektir ve mucizeler de nadiren görülebilir. 


Kişi mevcut durumuna, rahatsızlık ve hastalıklarına, evine, sokağına uğraştığı problemlere bakarsa, temeli nasıl atmış olduğunu görmek o kadar zor değil. Gerçek bir şifacı da bunu yaparak işe başlar zaten. Herkes kendi kendinin şifacısı da olabilir ki en kullanışlısı da bu.

Bu konuda rüyaların analiz edilmesi (rüya görüşmeciliği) gerçek anlamda yapılabilirse insana büyük ivme kazandırır ancak bundan sonradır ki insan günlük olağan hayatının da bir rüya (mutabakat rüyası) olduğunu kavrar ve onu da aynen rüyaları çözme tekniği ile inceler. Tabi bu konuda kişinin güvendiği ve yöntem bilen birinden destek almak şarttır. Sebebi ise insanın kendini görmeye/duymaya sınırladığı bir şeyi kendine hatırlatmasının pratikte mümkün olmamasıdır.

İşte bu sebeple Gurdjieff usta hapisaneden kaçmanın kurallarını yazmıştır. İşte bu sebeple insanlar kendi hayat deneyimlerini anlatırlar, yazarlar. İşte bu sebeple her zaman gizem okulları, farkındalık konusunu işleyen inanç toplulukları olmuştur. İşte bu sebeple mürid mürşid ilişkisinden vaz geçilemez. İşte bu sebeple ben boşluğa basamak dizenlere saygı ve sevgimi dile getirmekten bıkmam.

Gerçek bir şifacı her kişiye özel yöntemi bulur ve uygular. Mesele kişinin kendi aydınlanma sorumluluğunu alıp almadığı ile ilgilidir. Neden mi? Sorumluluğu kendi üzerine alan kişi farkında olsun olmasın, evrenin tüm köşelerine, tüm hücrelerine bu konuda kendine destek verilmesi için çağrı yapmış olur! Ve bu çağrıya uygun olup da cevap vermeyecek bir varlık düşünülemez!

Sürdürülebilirlik-sonsuz bir yenilenme süreci

Prechtel: Köyde insanlar, demir, kereste veya çivi kullanmadan evlerini geleneksel materyallerle yapardı, ama evler muhteşemdi. Pek çoğu ağaç kabuğu ve liften örülüyordu. Bedenin evi gibi insanın içerisinde uyuduğu ev de güzel ve dayanıklı olmalı; ancak bir müddet sonra yıkılmasını engelleyecek kadar da sağlam olmamalı. Eğer eviniz yıkılmazsa onu yenilemek için hiç bir sebep kalmaz. Ve bir şeyi değerli kılan onun yenilenebilirliğidir. Onu anlamlı kılan sürdürmedir.

Köyün birlikteliği ve mutluluğunun sırrı her zaman insanların cömertliği olmuştur, ama bu cömertliğin sırrı yetersizlik ve zayıflamadır. Köyümüzün kulübeleri uzun süre dayanacak şekilde inşa edilmediği için düzenli olarak yenilenmeleri gerekiyordu. Bunun için de köylüler senede en az bir kez birinin kulübesinde çalışmak için bir araya geliyordu. Eviniz yıkılmak üzereyken herkesi davet ediyordunuz. Çocuklar etrafta koşuşup herkesin yaptığı şeyi bozardı. Genç kadınlar su getirirdi. Genç erkekler taş taşırdı. Yaşlı erkekler herkese ne yapmaları gerektiğini anlatırdı, yaşlı kadınlar yaşlı erkeklere yanlış yaptıklarını söylerdi. Ev onarıldığında herkes beraber yemek yerdi, evi överdi, güler ve ağlardı. Birkaç gün içerisinde bir sonraki eve geçerlerdi. Bu şekilde köyde her ailenin evi yeniden kurulur ve bir araya getirilirdi. Her zaman böyle oldu.

Ardından misyonerler, iş adamları ve politikacılar kereste, teneke ve sağlam evler getirdi. Artık evler uzun süre dayanıyor; ama ilişkiler dayanmıyor.

Bazı bakımlardan krizler toplulukları bir araya getirir. Bugün bile, eğer sel olmuşsa veya semtin yakınlarına bir otoban yapılacaksa, insanlar sorunu çözmek için bir araya gelir. Mayalar kriz olsun diye beklemez; kriz yaratırlar. Onların ruhsallığı koreografik felaketlere – diğer adıyla ritüellere – dayanır. Bu felaketlerde herkes bir diğerinin giysisini, evini ya da topluluğu yahut dünyayı yeniden yapmak, oluşturmak zorunda. Her şey sürdürülmüş olmalı, çünkü her şey öylesine narin yapılmıştır ki sonunda yıkılması kaçınılmaz. Bir şeyi daha güçlü yapan şey onun yeniden bir araya getirilmesi, yenilenmesi. Bu durum evlerimiz, dilimiz ve ilişkilerimiz için de geçerli.

Çok zayıf olmayan bir şeyi çok kısa sürede parçalanmasını sağlamak, çok dayanıklı olmayan bir şeyi kalıcı kılmak güzel bir denge. İncelik gerektiren bir şey. Hepimiz kendimizden sonra yaşayacak bir şey yapmak isteriz, ama bu şey bir ev ya da bir başka nesne olmamalı. Kendi kendini sürdüren bir köy olmalı. Bu türden sonsuz bir yenilenme süreci, ulaşmayı dilememiz gereken yegane kalıcı şey olmalı.

Emir demiri kesiyor mu?

Emir demiri kesiyor mu?
Örneğin babam, anneme fareden korkmayı yasaklamıştı! Çocuk halimde bunu anlayabilmem pek mümkün değildi ancak gerekçesini hatırlayabiliyorum: “çocuklarının fareden korkmasını engellemek istiyordu”
Ben bu etkilenme yaşını geçmiştim herhalde (+6) fakat kardeşlerime yararı dokunmuş olabilir.
Neden kuştan korkulmuyor da fareden korkuluyor?
Çünkü kuş evin içine yanlışlıkla girse bile çıkmak isteyen bir hayvan oysa fare evin içinde kalmak istiyor.
Bu meseleyi çözmek istiyorum.

Örneğin kobay olarak neden kuş değil fare kullanılıyor?

  • Bülent S belki de kuş un beynimizdeki kodu veya çağrışımı hoşumuza gidiyor,fare için de tam tersi…şimdi hedef ikisini aynı ölçüde birbirinden farksız görebilecek bir bilinç düzeyi mi?

    Sibel Atasoy ‎”kuş beyinli!” derler halk ağzında velakin biz yine de ona özeniriz sanırım kanatlarından dolayı.

    Rüya Güya Farenin genetik yapısının, insanınkine yakın olduğunu duymuştum.

    Hanife A biz, bizden önceki atalarımızın (soy ağacımızdaki ) genetik mirasının tümüne sahipsek, yani soy ağacının tamamıysak önermesinden yola çıkarsak şöyle diyebiliriz..fare kemirgen bi yaratık ve muhtemelen çok eski çağlarda barınma açısından çok korunaklı yaşayamayan insanlara bu anlamda bir rahatsızlık ve korku vermiş olabilir..bu da doğal olarak günümüz de bize benzer duygular yaşatıyor.( bu arada çözmen gereken meselenin fare mi yoksa emir demir mi olduğunu anlayamadığımdan fareden girdim ben olaya:)) genetik yapıları insanla ileri düzeyde benzermiş de ondan.wikipedi

    Sibel Atasoy Her ikisi de 🙂 Ancak fare&kuş konusuna öncelik verelim. Açıklaman gayet tatminkar fakat biz zırh gibi evler yapmışız bunlar hala içeri giriyor! Farelerin kişilik elde etmekle ilgili bir vizyon ya da beklentileri mi var acaba diye sallıyorum şu an
  • Hanife Altuntas insanlara bu kadar genetik yakınlıkları varsa, bi kişilik elde etme konusunda vizyona girmiş olmaları beni şaşırtmaz doğrusu.
  • Hanife Altuntas mick mouse çizgi filmi geldi aklıma..kız arkadaşı, evi vs vardır ya..hatta başka fareli çizgi filmler..farelerin kişilik kazanma yolundaki gayretlerine sanırım insanların da katkıları olmuş gibi:)
  • Sibel Atasoy Hanife ilginç bi yere geldik! Acaba insan, bir üst basamaktan el alırken kendi yerine geçecek olanı fare olarak mı belirledi!!?
  • Rüya Güya Biz, bizim evimiz diyoruz ama, aynı zamanda ev olarak bellemiş olan farelerin, hamam böceklerinin, karıncaların… da evi. Biz onları öldürerek soykırım yapıyoruz.:()

    Elvan E Farenin tükürük enzimlerindeki bir madde anestezik olduğu için uyurken insana zarar verebilir.Eski ahşap evlerde kedi beslenmesi fareler yüzündenmiş..:)) Şimdi kedilere vefasızlık ediyoruz…

    Hanife Altuntas ya aslında şu anki halimiz pek farelerden farklı değil..yani onlarda sürekli bi barınak derdinde..sürekli çiftleşme ve çoğalma istekleri var..geniş gruplar halinde yaşıyorlar ve karınlarını doyurabilecekleri verimlilikte bölgeler seçiyorlar..söylediğin olasılık için , yani insan basamağı boşaldığında orayı dolduracak tür açısından neredeyse eksiksiz bir seçenekler bence..

    Hanife Altuntas bu arada, “fareler ve insanlar ” kitabındaki insan fare dostluğunu unutmayalım..geleceğin inşasında önemli bir vizyon filizi de bence o kitap içeriği

    Sibel Atasoy ben o kitabı unuttum herhalde çocukken okumuştu
  • Sibel Atasoy zaten tam burada bi yol ayrımına gelmiştim: sadece korkudeğil iğrenme duygusu beslediklerimize bakalım. iğrendiklerimiz fare ve belki hamam böceği! diğerlerinde böyle bi iz yok. Buna ne diyeceksiniz? İnsan psikolojisi geride bırakmaya çalıştığından korkmaz iğrenir! Başka örneklerle beslenmesi gereken bi hipotez tabi bu
  • Hanife Altuntas korkmak bi şekilde aynı mecralarda olmayı gerektiriyor sanırım..iğrenmek ise, tümüyle bünyeden dışarı atmanın en ideal yolu.
  • Rüya Güya Bunlar öğrenilmiş korkular ya da tiksintiler. Yani ailelerin yetiştirirken aşıladığı hisler. Bizim hamam böceğine yaklaşımımız tiksinti ve korku ile olurken, uzak doğu da çerez gibi yiyorlar.

    Sibel Atasoy o halde uzakdoğu insanı ya da afrikalı ile beyazların bi farkı olmalı. Ttam burada bi de kan guruplarına bakarsak belki bilmeceye bi ipucu sunar
  • Hanife Altuntas beyazlar teknolojiyle çok daha erken tanıştılar ve kendilerini doğadan çok fazla soyutladılar bence..bi afrikalı yada uzakdoğulu için aynı şeyi söylemek pek mümkün değil.beyaz insan çok uzun nesillerdir bu halde ve çocuklarını da bu şekilde yetiştirdi.
  • Turan Erdal O insanlarin farki besin secmede olmali. Eger bir toplum neyin yararli neyin zararli oldugunu belirliyorsa zararli olani herhangi bir sekilde yasaklar. Buna günah da denebilir, ya da tiksinti veya korku ile de ondan uzak durmayi ögretilebilir.
  • Sibel Atasoy e eski ırk afrikalı deniyor. 0 gurubu kan

    Hanife Altuntas ural dağlarında çin hindistan moğolistana kadar olan bölgede de B grubu.

    Rüya Güya Son yapılan araştırmalar, bebeğin daha anne karnındayken, annenin tüm korku ve kaygılarını almaya başladığı söyleniyor. Yani, doğduğumuzda korku ve kaygı virüsü kapmış olarak doğuyoruz.

    Sibel Atasoy Bir kanın RH negatif olarak nitelendirilebilmesi için alt guruplarının olmaması gerekirmiş! Alt gurup antijenleri? Ne demekse
  • En basit anlatımı şurda : http://www.saglik.im/antijen-2/ ilginç olan kelimenin yapısı değil mi? antijen antigen! Yani gen’i nötürleyen yoksa o kan gurubuna negatif mi deniyor?
  • Tuhaf bi şey geldi benim aklıma. Negatif kan gurupları, savaşı içerde yapamıyor (çünkü antikor oluşturamıyor) böylece dışarda yapmak zorunda kalıyor olabilir mi? Şimdibunun fare ile ilgisi ne diyenler olabilir. Kişiliğimize girişinden iğrendiğimiz şeyler diyelim onlara bi an için!
  • Hanife Altuntas bu tam bir akıl oyunu oldu şimdi:) herkes gibi ben de bi dondum kaldım..bu nasıl bi mekanizmadır ki diyorum, hem halef olacaksın, hem de bünyeye almayacaksın..istemeden isteme gibi bişi sanırsam
  • Sibel Atasoy yanlış anlamış da olabilirim. Zaten neden bu akıl yürütmeleri milyonlarca insanın bulunduğu bir ortamda sesli düşünüyorum ki! Kendilerimden alternatif fikirler bekliyorum. Bir an için negatif kan gurubu olan yakınlarınızı düşünün ve onların genel tutumlarına göz atın, bakalım neler bulacaksınız
  • Hanife Altuntas kendi kendine saldıran kendini düşman gören bir sistemi düşün.tıp hala buna bi çözüm bulabilmiş değil..tek yapabildikleri, bağışıklık sistemini baskılamak ki bu da dışardan gelen antijenlere karşı bu defa da antikor üretememe dış etmenler nedeniyle de hastalık oluşmasına neden olma gibi bi durum yaratıyor. şöyel bi fark olabilir sibel..dışarda yaparsan düşmanın düşmanındır..ama içerde olunca “sen de mi brütüs” durumu oluşabiliyor:)
  • Hanife Altuntas bu arada negatif kan grubu genel toplamın sadece %15 imiş. bu da enteresan
  • Sibel Atasoy o halde dünyanın%85 inin değişik düzeylerde hasta olmasına şaşmamak lazım! Bunlar savaşı içerde yapıyolar 🙂
  • Hanife Altuntas burada sistem kendi organlarını, dokularını bi yabancı gibi algılayıp onlara saldırıyor ve ölümüne mücadele ediyor. süpersin sibel:) aynen öyle ..insan kendi kalesine suruna ölümüne topla tüfekle saldırırsa olacağı bu..ben de pozitifim mesela..dışarda savaşmayı beceremediğimden, içerde amansız bi mücadeleye davet çıkarmışım..bak nasılda aydınlattı beni bu tartışma..:)
  • Hanife Altuntas ama tabi bir araştırma iyi olurdu..negatif kan gruplarında bu tarz bağışıklık sistemi hastalıklarının görülüp görülmediğine dair.
  • Sibel Atasoy evet, doktorlar lütfedip bizler gibi sıradan ölümlülerin ne düşündüklerine arada bakarlarsa 🙂
  • Hanife Altuntas ‎:) bakmıyorlar sibelciğim inan bunu artık kesinlikle söyleyebilirim:)
  • Sibel Atasoy savaşın büyüğü içte yapılıyor ancak bunu içle alakalı çalışanlar görüyor belki de

    Hanife Altuntas ‎”genetik miras” nerede başlıyor, tüm bu fiziksel iç savaşlarda ne kadar etkisi var, bu da önemli bence..belki de atalarımızın çözemediği bir düğüm bünyelerimizde bize her daim kendini hatırlatıyor.

    Sibel Atasoy Tekrar fare konusuna dönecek olursak (işin ucunu bırakmaya niyetim yok!), kedinin doğal fare düşmanı olmasına da bir bakalım derim
  • Hanife Altuntas ahhh konu benim en sevdiğim mevzuya geldi nihayet, kedilerrr:)

    Sibel Atasoy evet uzmanı konuşsun biz dinleyelim, yani bi kedi alıyosun fare derdinden toptan kurtuluyorsun. Peki bunun bedeli nedir?

    Hanife Altuntas kediler sezgileri güçlü varlıklar…belki de yukarda bahsi geçen, insan türünün basamakta ki yerini farelere bırakması konusunda bi öngörüleri oluştu..ve bundan tür olarak pek hazzetmiyorlar..bu açık değil tabii.onlar da bizim gibi alışkanlıklarından vazgeçmek istemiyor olabilirler.

    Hanife Altuntas kediye köle olmak:)

    Sibel Atasoy öyle misiniz
  • Hanife Altuntas tüm kedi sahipleri öyledir.kedilerle eşit ilişki kurmak çok zor..aslında ben çoğu zaman bunu bizden kedilerin talep etmediğini bizim gönüllü olarak köle olduğumuzu düşünüyorum.

    Sibel Atasoy kedileri sizler kadar tanımam mümkün olmadı. Bildiğim kadarıyla kedi aynı zamanda kuşun ve balığın da doğal düşmanıdır fakat karada yaşayan tür olduğundan gücü fareye yetiyor. Doğru mudur?
  • Hanife Altuntas kesinlikle, evet kanatları ya da yüzgeçleri olsa neler yapabilecekleri malum

    Sibel Atasoy kim kimle mücadele ediyor ve özellikle onu yiyorsa orada bi aynılık yok mudur?
  • Hanife Altuntas aydımmm:))) kediler farelerin müstakbel basamağına talip diyorsun..
  • Sibel Atasoy tersi bence (çünkü fare kedi yemiyor), kediler köpeklerin basamağına talip olabilir, fareler kedilerin. Fakat o kısmı bi an için unutmak istiyorum. Fare kendi düşmanını bir diğer düşmanı olan insana sevdirmeyi başardığı için gerçekten de dikkatimizi hak ediyor galiba
  • Sibel Atasoy misafir misafiri sevmezmiş ev sahibi hiç birini :))))

    Hanife Altuntas erkeklerin köpeklere daha yakın, kadınların da kedilere daha yakın durduğunu hepimiz biliyoruz. burdan bişi çıkabili
  • Turan Erdal ‎”kim kimle mücadele ediyor ve özellikle onu yiyorsa orada bi aynılık yok mudur?” Aslinda buna aynilik denilmez, buna “zayif özelliklerin ustalasmasi” denir. Cünkü fare kediye yenmemek icin “kacma özelligini” daha da iyilestirmek isteyecektir ve kedi de fareyi yakalamak icin daha iyi avci olmaya calisacaktir. Birinin sarf ettigi effort digerinin eforunu da peskistiriyor. Biri gelistikce digeri de gelisiyor.
  • Sibel Atasoy Evet ve insan bariz biçimde avcılık yönünü seçmiş görünüyor!
  • Sibel Atasoy Bu arada daha çok yakın zamanlara kadar kediden fare kadar korkan çok kadın vardı

    Hanife Altuntas hala var sibel..adını bile duyduklarında bi tuhaf oluyorla

    Sibel Atasoy Ha bi de kölelik durumunu söylemişsin ki bu bence sahiplik ile ilgilidir. Bi şeye sahip olursan otomatikman onun kontrolüne girersin. Biraz üstünde düşünelim, ya da tam tersine düşünmeyi keserek ara verelim. Ben yürüyüşe çıkıyorum.

Kendimize bi kendimiz inşa etmek

18/9/2008 ·

Kendimize bi kendimiz inşa etmek için ne kadar uğraşmış/uğraşıyor olduğumuzu hayretle farkediyorum. Kaybolmamak adına ne kadar çok şeye halat ve kement atmışız/atıyoruz. İster olumlayarak isterse olumsuzlayarak kendimize nirengi noktası belirlemiş oluyoruz. Ve sonra ne yapıyoruz?
Yan gelip yatıyoruz artık tabi, nasıl olsa teknemizi her yönden bi şeylere bağlamış durumdayız, sabitlendik, sürüklenme tehlikemiz yok! Oh ne rahat hayat…
Ta ki bir doğal felaket olup bütün halatlarımızı koparıp, teknemizi ters yüz edene kadar, güvenlik(!) içinde, aynı noktada duruyoruz. (Bu aslında ölümü beklemek değil midir)

Bir tekne olduğumuz kabulünden yola çıkılınca yaptığımız da mantıklı(!) geliyor aslında.
Dinlerin yapmaya çalıştığı şey, sıkı sıkı sabitlenmiş teknelere biraz olsun yüzmek, şöyle rüzgarla seyretmek için güvenli bir alan tahsis etmek gibi görünüyor bana. Karaya bağlı durup kalmaktansa güvenli geniş bir körfezde seyir edebilmek. Böylece gemiler “hareket nedir” öğrenecekti!
Ve bunu öğrenen teknelerden bir kaçı, körfez dışında neler olduğunu merak edecekti?! Ki ettiler… Kuantum fiziğine böyle ulaştık. Bize enginlik gibi gelen kuant dünyası da belki yalnızca bir iç deniz?! Kim bilebilir ki!
Korkumuz ve onu yenme içgüdümüz (bunlar ikiz kardeştirler)bize daha bir çok oyun evrenleri kurduracak. Bizden yukarıları, bizi kapsayanı görmek mümkün olmuyor ama insan pekala aşağıları seyretme lüksüne sahip.