Yeryüzünün Birleşim Noktası

“Ustamın bana verdiği iş ve nagual olarak benim görevim, yeni başlayan dönem için, yeryüzünün birleşim noktasının yerini değiştirmek.(Yeni Dünya)”

“Bu iş böyledir. Böyle bi şeye katılmak için deli olmak gerekir ve bunu yapmanın olanaklı olduğuna inanmak için daha da deli olmak gerekir.”

Ona böylesi bir meydan okumayı bir insanın nasıl düşünebildiğini sordum.

“Kendi hareketli birimine sahip olan öteki dünyaya-inorganik varlıklara- benzer biçimde yeryüzü de kendi hareketli birimine sahip ve bu biziz. Yeryüzünün çocuklarıyız. Kâfi sayıda savaşçının ( Kritik kütle) birleşim noktasının hareketi, çağın kipliğini (*) değiştirebilir, yani benim üstünde çalıştığım şey de bu.”

“Bu olağanüstü, çünkü bir kez sabitlenince, insanlık öteki dünyaya gitmenin bir fırsatını yakalayacak ve erkek-kadın insanların çoğu bilinçlenecek (yüzüncü maymun fenomeni). Geleceğin görücüleri için meydan okuma; çok doğal bir biçimde, herhangi bir anda dönebileceğimiz, yeni bir merkez, gezegenin düzenli bir konumu haline gelene, orada sabitlenene kadar, gerektiği kadar uzun bir zaman süresince bu odaklanmayı yerinde tutmak olacak.”

“Yeryüzü dikkatinin yeniden odaklanması, birçok nagual kuşağının müşterek bir eyleminin ürünüdür. Yeni görücüler onu bir olanak gibi tahayyül etmiş ve onun Kural’a ait olduğunu keşfetmişlerdi. Niyetleriyle onu kuluçkaya yatırdılar ve bu işe adanma zamanının şimdi olduğuna karar verdiler.”

 

Nagual ile karşılaşma-Armando Torres

Not: Parantez içlerindeki ifadeler bana ait.

(*)kip   İng. mode 

Birbirine karışmadan incelenebilen titreşim ya da devinim biçimlerinden her biri.

 BSTS / Fiziksel Kimya Terimleri Sözlüğü 1978

ET kip: sıkı; bitişik; dar; boşluksuz, kalıp gibi oturan. || kip dutmak: bitişik ve sımsıkı tutmak || kipleşdirmek: sıkıştırmak

 Türkiye Türkçesi Ağızları Sözlüğü 

kiplik   İng. modality 

(Lat. modus = kip) : Varlığın ya da olayların varoluş biçimi, tarzı; bir şeyin nasıl var olduğu, nasıl olup bittiği,ya da nasıl düşünüldüğünün türlü biçimleri. // Kiplik kategorileri: Olanak, gerçeklik, zorunluluktur; buna karşılık olan yargılar da: belkili (problematik), yalın (assertorik), zorunlu (apodiktik) yargılardır.

 BSTS / Felsefe Terimleri Sözlüğü 1975

Yüzüncü Maymun Modeli

Senelerdir her yerde bahsettiğim bu kavram nedir?

Kendi yazdığımı bulamadığım için başka bir siteden alıntılıyorum, gayet güzel özetlemişler: 

‘The Hundredth Monkey’, yani ‘Yüzüncü Maymun’ isimli kitapta Macaca Fuscata denilen bir maymun türü üzerinde yapılmış 30 yıllık bilimsel bir araştırma projesi anlatılır. Zihninizden geçen sorulara ışık tutabileceğini düşünerek bu araştırmanın öyküsünü sizlerle paylaşmak istiyorum:

Japonya’daki Koshima adasında vahşi bir maymun kolonisi yaşıyordu ve bilim adamları onları kumların üzerine bıraktıkları tatlı patateslerle besliyorlardı. Maymunlar tatlı patatesleri seviyor, ancak kumlu ve kirli olarak yedikleri için durumlarından çok da hoşnut olmadıklarını belli ediyorlardı. Bir gün, İmo adlı sekiz aylık dişi bir maymun tesadüf eseri patatesini suya düşürdü ve kumlarından arınan patatesin daha lezzetli olduğunu keşfederek o günden itibaren patateslerini yıkayarak yemeye başladı. Bunu gören annesi ve oyun arkadaşları da İmo’nun yöntemini öğrendiler ve onlar da diğer maymunlara öğrettiler. Kısa bir süre içinde birbirlerini taklit eden bir sürü maymun patateslerini yıkayarak yer hale geldi ve bilim adamları yaşananları 1952-1958 yılları arasında kayda geçtiler. 1958 yılının sonbaharında Koshima adasında patatesleri yıkayarak yiyen maymunların sayısı “Kritik Kütle” diye adlandırılan sayıya ulaştı, artık hemen hemen tüm maymunlar patatesleri yıkıyorlardı. Bu olay bir tek Koshima adasında yaşansaydı, maymunlar arasında bir tür iletişim olduğu düşünülebilir ve araştırma bu şekilde sürebilirdi. Ancak, aynı anda çevre adalardaki maymunlar da patateslerini yıkayarak yemeye başladılar, hatta Japonya’nın anakarasındaki Takasakiyama’da bile… Onca maymun bilinen hiçbir şekilde iletişim kurmuş olamazdı ve bilim adamları ilk kez böyle bir olayı gözlemliyorlardı. Sonunda, bu adalar boyunca uzanan bir tür morfogenetik yapı ya da alanın varlığı nedeniyle maymunların aralarında iletişim kurduklarını ileri sürdüler.

Maymunlar üzerinde yapılan bu araştırmadan sonra Avustralyalı ve İngiliz bilim adamları insanlar üzerinde de benzer araştırmalar yaptılar ve insanın “bilinmeyen” tarafına dair çok ilginç sonuçlar elde ettiler. Bugün, insanları birbirine bağlayan bir enerji ağı olduğu gerçeği konu ile ilgilenen kişiler tarafından kesin olarak kabul edilmektedir ve tek bir kişinin başlattığı bir değişimin, zaman içinde diğer kişilere de sirayet etmesiyle ulaşılan “Kritik Kütle” sayısının tüm insanlığı etkileyen bir kuantum sıçrayışı etkisi yaratabildiğine inanılmaktadır.

Bilimin yıllar süren araştırmalar sonucunda ulaştığı bu gerçek pek çok kişinin “ilkel” diye nitelendirdiği kabilelerce asırlardan beri bilinmektedir oysa ki. Avustralya’da yaşayan Aborijinler kendilerinin “rüya zamanı” dedikleri kadim bir hayat ağı ile birbirlerine bağlı olduklarına inanırlar ve bu kolektif rüya, ya da daha doğrusu bilinç hali içinde kalplerinde merkezlenerek, bir Batılının asla anlayamayacağı biçimde iletişim kurabilirler. Aynı şekilde Yeni Zelanda’da Maori’ler yine zihnin ötesine geçip, varlıklarının kutsal noktasına girerek yaptıkları meditasyonlarda Amerika’da yaşayan Hopi’lerle iletişim kurabilirler. Hawaii’de Kahuna yerlileri besinlerini nereden bulabileceklerini Dünya Ana ile konuşarak öğrenirler. Tüm bu “ilkel” insanlar bizlerin unuttuğumuz ve şimdilerde debelenerek bulmaya çalıştığımız “Bir’lik” anlayışını kaybetmemiş insanlardır. Onlar; huzuru, barışı ve mutluluğu ilkin kendi içlerinde bulmaları gerektiğini, tüm bunları dışarıdan bekledikleri takdirde hayal kırıklıkları yaşayacaklarını bilirler ve bu değerli bilgi sayesinde “Bir” olmayı başarırlar.

Yaşadığımız dünya haksızlıklarla, adaletsizliklerle, sömürülerle dolu… Güçlü olanlar, zayıf olanları eziyor… Tüm bunların yol açtığı kargaşalar, savaşlar ve kaos arasında kendimizi bazen bir kavanozun içinde hapsolmuş gibi hissediyor, adeta boğuluyoruz. Ancak, kavanozun dışına kavanozun içindeki aletlerle ve yöntemlerle (?X) geçilemeyeceğini bir türlü anlayamıyoruz.  

Dünyayı kurtarmak için önce kendimizi kurtarmamız gerektiğini anladığımız gün maymun İmo’nun başlattığı değişim gibi bir değişim başlayacaktır ve “Kritik Kütle”ye ulaşıldığında dünya da değişmiş olacaktır… Kim bilir, belki de bu değişim başlamıştır bile… 🙂

 13/1/2007 ·http://www.odaksevgi.biz/index.php?option=com_content&ta sk=view&id=1123&Itemid=33
(X) Aslında bu yöntem bize Don Juan tarafından uzun uzun anlatıldı; Bu sihirli çözüme bağlanış deniyor. İnsan kozasının içindeki yayılım bantları ile dışardaki yayılım bantlarının durup dinlenmeden bağlanması gerekiyor. (Bakınız : https://blog.sonsuz.us/?p=900 )
Peki bunu nasıl yapabiliriz?
1. İçsel sessizlik sağlanmalı. (İç konuşmanın durdurulması) Bu sebeple her türlü eski ya da yeni inisiye sistemlerince farklı isimler altında sunulan “meditasyon” ritüelleri öneriliyor.
2. Dinlemek. Dışınızdan size ulaşan her uyarıcıyı (ses, koku, renk vs) derin bir anlama, kabul ve sevinç hissiyle dinlemek. Tabi iç sessizlik sağlanmadan yapılamayacak bir uygulama bu.
3. Rutin kırmak. Alışkanlıklarınızı size zor gelse de zaman zaman kırıp, kendinizi şaşırtacak küçük ya da büyük işlere kalkışmak! Burada olan şey, ikinci maddenin işlemesi için yeni alanlar yaratabilmek, avcınızı şok edebilmektir. Avcınız ise malumunuz olduğu üzere ölümünüzdür, hep yanınızda gölge gibi gezen ölümünüz. Bakınız: https://blog.sonsuz.us/?p=854

YENİ İle Ne Yapabiliriz?

Evet daha öncede söylemiş olduğum gibi şu anda OYUN Evrenleri ile ilgili konuşuyoruz. Yani YENİler OYUN içlerinde olur.

O halde ne yapacağız bu YENİyi?! Atsan atılmaz satsan satılmaz!

demiştik en son (bakınız-Konu başı: https://blog.sonsuz.us/?p=731. OYUN’a karşı çok dikkatli olmak lazım, şaka yapmıyorum, yukarda söylediğim herşey başınıza bir bir gelebilir, o sebeple fevkalade incelikli bir plan kurmanız lazım 🙂 Burada Gurdjieff’i anmadan geçemiyeceğim, demişti ki:
“İnsan hapishanededir ancak bunun farkında değildir. Farkına varan her aklı başında kişi hapisaneden kaçmak ister, kaçmak için tünel kazmak lazımdır. Bunun dört gerekli şartı vardır;
a) Özgür olmadığını, hapishanede olduğunu kabul etmek.
b) Evvelce hapisaneden kaçabilmiş kimselerden yardım almak.
c) Kaçış organizasyonu asla tek kişi olarak gerçekleştirilemez. Bir grup çalışması elzemdir.
d) Büyük bir çalışma ve çaba gereklidir : “belirli bir amaca yönelik şuurlu çabalar”
(Bakınız: https://blog.sonsuz.us/?p=244)

Ben kişiselden çok toplumsal anlamda bir anlatım yolu seçeyim, aksi takdirde konu çok uzayacak (istenirse onu da ele alırız).
Önceki mesajımda anlatmaya çalıştığım; “YENİ kendini nasıl gösteriyor?” sorusuna cevap aramaktı. Şimdi YENİ ile ne yapabiliriz sorusuna cevap aramaya çalışacağım:

Bu konu, ilkel topluluklardaki “şaman büyücü“nün yerini almış olan Sanatçılar ve Bilim adamlarının ARACI olmasına muhtaçtır! Bir şekilde YENİ’yi görmüş ya da ikinci elden (sade bir vatandaştan) edinmiş Yeni Dünya Büyücüsü (sanatçılar/bilimciler-bundan sonra onlara YDB diyelim) bu TOHUM’u yavaş yavaş oraya buraya saçmaya başlar (akıllı davranıp öne çıkma ve parlama gibi kişisel arzulardan nispeten arınmış olduklarını varsayıyorum, çünkü eğer böyle değilse, kendileri için felaket olur. Gerçi bu geneli bağlamaz, TOHUM bir kez ekilmiş olur, yani kayıtlara geçmese de JÜRİ bunu duyar!).
Doğadan bildiğimiz gibi herşeyin bir olgunlaşma süreci vardır; şu an aslında hepimiz tohumlar arasında yüzmekte, onları her nefeste yutmaktayız. Bunların her biri değişik aşamadadır. “Sanal Geçişler” yazımda belirttiğim gibi:
“Doğanın türlü olasılıklarından biri hangi aşamada ve niçin , kendini “gerçek şeyler” dünyasında sabitler?     Olasılık dalgası görünümündeki bir elektron bir yörüngeden diğerine geçmeye niyetlendiğinde, gelecekteki durağanlığına yönelik, sonunda yerleşebilme olasılığı     olan tüm yörüngelerin nabzını aynı anda ölçer! Bu yoklama mahiyetinde etrafa gönderilen dokungaçlara sanal geçişler denir.    Elektronun sonunda geçtiği kalıcı evine ise “gerçek geçiş” deniyor. (Bakınız: https://blog.sonsuz.us/?p=626)”

Bir mekanizmaya tabi olarak, olgunlaşırlar. Peki ne zaman sözkonusu YENİ, realitemiz haline gelir?

Konuyu biraz hafifletmek için beni hep güldüren bir saptamada bulunacağım:
Bu bütün dünyaya yayılmış olarak büyük bir işlev görmekte olan YDB’lerine (Yeni Dünya Büyücüleri) ben “karga” sınıfı diyorum :)))
Kargalar ilginç hayvanlardır, çok zekidirler, kabiliyetliler ve klanlar halinde sanki başka bir dünyada yaşarlar! Hiç gözlemleme şansınız oldu mu bilmiyorum?

 ”

Hapishaneler Don Juan’in da dedigi gibi “büyüklerin” bize dünyanin nasil oldugunu anlatmalarindan
ve bizim de bu betimlemeleri kabul etmemizden kaynaklaniyor. Yani biz bize ögretilen seylerin icerisinde
kaldigimiz müddetce hapishanede kaliyoruz. Hapishaneden kacis yolu bu sinirlarin disina cikmaktir
herhalde, yani büyüklerin bizimle oynadigi OYUnu oynamamaktir. Özgür olmak icin bilinmeyenlere ulasmak
gerekir. Bilinmeyenlere kendi basimiza ulasmak mümkün degil diyorsun. Bilinmeyenleri “büyücüler”
TOHUM ekerek bilinir hale getiriyorlar diyorsun. O halde “normal” yasayan insanlarin özgür olma sansi hic yok.
Veya özgür olmakla “nagual”a ulasmak sence ayni mi? (Sn. Turan Erdal tatafından soruldu)” 
 

 

 

 

 

Harika toparlamışsın, ben “dünyanın OLMAsı” konusunu burada es geçtiğimden dolayı esef ediyordum, fakat konu dağılacak endişesiyle atlamıştım. Senin bunu gayet iyi bildiğinden kuşkum yok, belki bizi takip eden kişiler varsa, onlar için bir özet adresi vereyim: https://blog.sonsuz.us/?p=737

Önceki mesajımda söylediğim gibi, bilinmeyene günde bikaç dakika ulaşırız hepimiz; fakat bunları hatırlamak imkansızdır, bu konuda özel olarak eğitim almak gerekir. İsteyene herşey “altın tabak” içinde sunuluyor, o halde neden tüm insanlar bunu talep etmiyor? İçinde bulunduğumuz oyun seviyesinde de alt alt bi çok dizilim var, herkesin olgunlaşma süreci farklı durumda, henüz çiçeğe durmuş bir elma çiçeğine, neden hala olgun ve kırmızı bir elma olmadın diye sorulmaz, değil mi? 🙂 Herşey ancak olabileceği gibi ve mükemmelen olmaktadır. Ayrıca “insan”ı herşeyin merkezine koymak da belki doğru olmayabilir, örneğin, gezegenimiz de canlı, güneşimiz de canlı bir organizma, onların da çeşitli ihtiyaçları var!
Özgür olmak, naguale ulaşmak değildir, hatta nagualde çok kalmaya başlarsan DJ’nin bahsettiği eski büyücüler gibi fecii bir tutsaklık altına düşebilirsin hem de ölmekle kurtulamayacağın türden!
Konuyu dağıtmadan hemen kısaca nedir özgür olmak diye soralım?
Özgür olmak, kendini önemsemeyi bırakmaktır.
En azından ancak böyle başlayan bir süreçtir. (işin ironik yanı, ilk yazımda söylediğim gibi, kendini önemsemeyi bırakmak için önce kendini önemsemen gereken bir sürece ihtiyacın olması!)

Konuya dönecek olursak: “Peki ne zaman sözkonusu YENİ, realitemiz haline gelir?”

YDB’ler tarafından etrafa saçılan YENİler, YENİ avcılarının dikkatini çeker! :)))
Bunlara kısaca kuramcılar diyebiliriz belki. Fizik kuramcıları bana göre filozoftur aynı zamanda.
Kuramcı, gördüğü her YENİ’yi büyük bir zevk ve sebatla toplayıp biriktirir. Ve bu birikim uygun bir ebada geldiğinde, yukarda Feynman’ın belirttiği gibi, bunları eskilerle bağlayacak şekilde ÖRMEye başlar, bu hem yeni, hem de önceki tüm bilinenleri (bi tanesini bile reddetmeksizin) kapsayacak, aynı zamanda hiç bir muğlaklığa yer bırakmayacak şekilde yapılanır ve bu kez rahme düşer. Dünyanın rahmine.

Sonra deneyciler, bu kuramın orasından burasından didiklemeye başlar, her doğrulayış yeni bir sevinç ve yeni taraftarlar kazandırır ve bu durum  küçük küçük yenilerin doğmasına sahip olur ancak bütünüyle yeni bir OYUN düzeyinin doğması için “kritik kütlenin” aşılması gerekir.
Ve bu hiç kolay değildir.
Neden derseniz “eski” de kendini kolayca teslim etmeye istekli değildir. Bütün gücüyle caydırıcı katalizörler oluşturur. Bir çok “yeni taraftarı”, bu yağmur gibi katalizörler altında kalıp can verir! Ki aslında bu çok basit bir mekanizmadır. ESKİ bunu “kötü”lüğünden yapmaz, sadece insanlığın arada kalmasını istemez, bu güne kadar başarılmış oyun düzeyini heba etmek istemez, onun deli gibi karşı koymaları aslında YENİ’lerin inancını sağlamlaştırmak için fevkalade yararlıdır; Buna Don Juan “Küçük Tiran Etkisi” der. (Bakınız: Toltec bilgeliği başlıca kavramlar: https://blog.sonsuz.us/?p=163). Ya da anadolu bilgeliğinde dervişler birbirlerine “Allah derdini artırsın” diye veda ederler.

YENİ’nin doğması için “kritik kütlenin” aşılması lazım. Bu konuda çok düşünüp yazmıştım (senelerdir), hatta buralarda bi yere de asmışımdır mutlaka, fizik sözlüğündeki tanımı şöyle:

“critical mass-kritik kütle: Reaksiyonun bitmemesi için gerekli olan minimum kütle miktarı.”
Bu konudaki akıl yürütmelerimden biri için bakınız: https://blog.sonsuz.us/?p=614 )

Kritik kütlenin aşılması ile birlikte YENİ, doğar, birden bire bütünü dönüştürür  ve “dünyanın OLMAsı” haline gelir 🙂 Kral öldü yaşasın kral!
Tabi bu arada hazırlığı henüz yeterli olmayan bazı insanlar için, kapsayıcı bu YENİ oyun düzleminde bulunmak henüz mümkün olamıyacaktır; çünkü onlar kendi doğal süreçlerini devam ettiriyorlar.

“Son bir sorum daha kaldi. “Meyva vermis” insanlarin “normal” insanlar arasindaki iliskileri nasil
oluyor?”

Olgun meyva, adı üstünde OLGUNdur, sevgili arkadaşım

Kritik Kütle/ Ya da Maya

<

p style=”margin: 0px;”>critical mass-kritik kütle: Reaksiyonun bitmemesi için gerekli olan minimum kütle miktarı.
Uranyumun,  atom bombası yapmak veya reaktörlerde nükleer enerji elde etmek amacıyla kullandığımız izotopunun atom ağırlığı 235’dir ve U235, doğadaki uranyumun içinde  binde beş nispetinde bulunmaktadır.  U235 için kritik kütle miktarını bir dizi formül kullanarak hesaplamışlar ve yaklaşık 70 Kg. ağırlığında 20 cm. çapında bir küre olarak bulmuşlar.
 U235 kritik kütlesi, atom bombalarının içinde, kendiliğinden patlama tehlikesine karşılık, iki parça halinde muhafaza edilir. Bombanın patlatılacağı zaman geldiğinde, parçalar hızlı bir şekilde birleştirilerek kritik kütle oluşturulur ve bunun içine bir kaynaktan nötron gönderilerek zincirleme reaksiyon başlatılır.

 Kritik kütle teriminin çıktığı fizik biliminde durum böyle. Tabi bahsi geçen bir dizi formülün ne olduğunu bilmiyorum, bi yerlerde bulmuş olsam dahi aklımın ereceğini pek sanmam. 20 cm çapında bi kürenin 70 kilo gelmesi, hayli ağır bir bilyeden bahsettiğimizi düşündürdü.

Bir de siyaset ve toplum bilimcilerin Kritik kütle tanımları var:

“Kıdemli teorisyen”e göre, işin “özü” bu kavramda yatmaktadır. “Siyasal özne”nin (ki bunun ne olduğuna ilişkin tek söylediği “kimsenin kulu olmayan özneler”dir), çok ama çok büyük bir kitleselliğe ulaşması da gerekmemektedir, “kritik kütleye” ulaşması yeterlidir. Bir kez “kritik kütle”ye ulaşıldı mı, “orta sınıfları sarsmak, şok etmek” işten bile değildir. Çünkü bu işi “siyasal özne”nin ulaştığı “kritik kütle” yapacaktır. 

 Molla Nasreddin de göle maya çalıyordu. Fizikçiler onu çok sever 🙂

Ben de epeyce yoğurt mayalamıştım; fakat ne miktarda maya koyduğumun hesabı yoktu, anneden görme, göz kararı! Göz kararımı şöyle bi düşüneyim dedim dün gece ve aşağı yukarı 2 kiloya 50 gram gibi filan tahmin ettim. Bu da demek oluyor ki binde 25 gibi bi mayalama oranı var yoğurdun. Sonra bunun kırkta bir olduğunu farkettim.

Tabi benim yaramaz zihnim bunu aldı taaa nerelere götürdü.

Kırk sözü/sayısının kültürümüzde inanılmayacak kadar çok söylemi varmış; Kırkı çıkmak, Kırk katır kırk satır, Kırk gün kırk gece, Kırk kere söylersen olur, Kırkından sonra azanı, Kırk parçaya bölünmek, Kırk haramiler, Kırk dereden su getirmek, Kırklara karışmak, Kırk tarakta bezi bulunmak, Kırk akşamın delisi, Kırk çarşamba bir arada, Kırk evin nankör kedisi, Kırk gün düşünsem aklıma gelmez, Kılı kırk yarmak, Kırk bir kere maşallah, Kırk kürk kırkının da kulpu kırık küp, Kırklanmak… 

 Düşündükçe daha da bulunur belki. Bir de zekat durumu var tabi, bildiğim kadarıyla kırkta bir, yani tam kritik kütle kadar. Neden kırkta bir?

Demek ki her insanın demokratik anlamda bir oyu olsa, 150 milyon (yaklaşık) insan dünyayı patlatır. 🙂

Ya da yoğurdu mayalar.

Tabi bunlar zihin cimnastiği, ama bu işin formulünü bilmek isterdim.:)

 İki yıl öncesinden bir yazım… Ben hala kritik kütle hesabını ya da işlevini önemsemeye devam ediyorum. O günlerde bloğuma uğrayıp yorum bırakma inceliği gösteren Büyücü  şöyle söylemişti:

<

p class=”MsoNormal”>

 Asırlardan beri, mistik ustalar, çömezlerine, hep KIRK GÜN tavsiye etmişler…Kırk gün sabret, kırkgün tekrarla, kırk güne kadar gerçekleşir. Halk arasında da, pratik bilgilere dayanılarak, hüküm verilmiş..Birine, kırk gün deli denilirse delirir….Son zamanlarda ispat olundu ki, beyin hücrelerinin özel kollar çıkararak yeni duruma uyarlanması, bireyin yaşı, uyarının şiddetine bağlı olarak değişmekle birlikte, ortalama KIRK GÜNmüş… 

Kritik kütle için katkılarınız beni sevindirir, bekliyorum?

 

Nedir Dünyanın OLMAsı?

Dünyanın OLMAsından kaçınmak imkansıza yakın zordur.

Nedir peki Dünyanın OLMAsı?

Bu altı milyar insanın ortak iradesiyle oluşturulmuş, dünya ve evren görünüşüdür.

Bu bir programdır. Bilgisayar programı gibi farzedebilirsiniz. Her nesil bir sonraki nesile bu OLMAyı eksiksiz nakleder. Daha önce de belirtmiştim. Bir çocuk doğduğunda, dört yaşına kadar süren yoğun bir program aktarımına muhatap olur. Bu aktarım dört yaşında sona ermez de, o yaşta sona eren; çocuğun artık Dünyanın OLMAsından kaçınamayacağı seviyeye gelişinin gerçeğidir.

 Dünyanın OLMAsı karşı konulmaz bir çekim alanı yaratır.

Ve bu bize başka bir yerden dayatılan bişey de değildir. Bu, dünyadaki insanların tamamının baskın iradesiyle oluşturulan bi gerçekliktir. Onun bi program ya da hayal olması, onun gerçekliğini gölgelemez!

Kainat, uzay, güneş sistemi vs adına bildiklerimizin hepsi de aynı OLMAnın ürünüdür.

Hepsi ışıkta yaratılmıştır.

Karanlığa özenenler dahi tüm uğraşlarıyla ışıkta yeni gerçeklikler oluştururlar.

Dünyanın OLMAsından kaçınılabilir mi?

Bunu deneyenler çok olmuştur. Birçoğu hüsranla sona erer.

Ama söz konusu kaçınma çabaları, yeni ve olası Dünya OLMAları taslaklarıdır. Her biri kendilerinin devreye alınabileceği uygun zamanı kollayarak tepemizde dolanırlar. Yeni bir OLMA nın devreye girebilmesi için, ona inanan insanların kritik kütleyi aşmaları gerekir. 

Dipçik not:

 Pek çok yazımda bu tanımı kullandığımı ancak kritik kütlenin aslında ne demek olduğuna hiç bakmamış olduğumu farkettim. Bu iki kelime bir şekilde benim anlatmak istediğim olguyu mükemmelen karşılıyordu ve ben içimden geldiği gibi her yerde gerektiği anda kritik kütleyi kullandım.
Az önce nedense aklıma geldi ve Google da bi arama yaptırdım, şöyle neticeler buldum;
Aslında bu bir fizik terimi imiş ve fakat oradan ithal edilerek başka birçok konuda kullanılmaya başlanmış.
critical mass-kritik kütle: Reaksiyonun bitmemesi için gerekli olan minimum kütle miktarı.
Kısaca tanım bu, fizik sözlüğünden aldım.

“Kritik kütle”, fizikten burjuva iktisadına, özel olarak pazarlamacılığa ve şirket yönetimine devşirilmiş bir kavramdır.
En basit tanımıyla, bir patlamaya yol açmak için gerekli füzyonu yapabilen malzeme miktarına “kritik kütle” denir. Fizikteki diğer karşılığı ise “tetikleme miktarı“dır.
 Pazarlamacıların ve şirket yöneticilerinin çok sevdikleri “kritik kütle”, küçük parça ile büyük kütle arasındaki ara halkadır ve büyük kütlenin patlamasına yol açar. 
  

Kritik kütle, bir anlamda MAYA galiba… Sanırım Molla Nasreddin de kritik kütleden haberliydi 🙂