Sanal Geçişler Nedir?

  • 9. Bu kesintili yolda “gerçekliğin” sabit bir edimsellikten değil, bilebileceğimiz bir takım edimsellik olasılıklarından ibaret olduğu dünyada, bir parçacığın hareketini ne kadar derinden incelerseniz o denli anlaşılması zor hale gelir. “Anlaşılmazlık” kuantum hareketinin en büyük sorunudur; daha büyük sorun ise bütün o kayıp olasılıkların nereye gittiğidir!
  • 10. Doğanın türlü olasılıklarından biri hangi aşamada ve niçin , kendini “gerçek şeyler” dünyasında sabitler?

            Olasılık dalgası görünümündeki bir elektron bir yörüngeden diğerine geçmeye niyetlendiğinde, gelecekteki durağanlığına yönelik, sonunda yerleşebilme olasılığı     olan tüm yörüngelerin nabzını aynı anda ölçer! (Zilli Kız örneği!)

            Bu yoklama mahiyetinde etrafa gönderilen dokungaçlara sanal geçişler denir.            Elektronun sonunda geçtiği kalıcı evine ise “gerçek geçiş” deniyor. 

  • 11. “Sanal geçişler” enerji tutmazlar ve bu yüzden de enerjiyi daha ileri gitmeden tersine çevirirler. (Yukarıda dokuzuncu maddedeki “bütün kayıp olasılıklar” tanımı sanal geçişler için kullanılan bir ifade.)
  • 12. “Çok dünya” kavramı, her birinde bir versiyonumuzu bulabileceğimizi ve bu farklı versiyonların farklı olaylar zincirinin gelişmesini sağladığını öne sürer. “hiçbir kayıp olasılık yoktur!” Bunun izlerini evrimin mucizevi ilerleyişinde görebiliriz. Az ömürlü iki mutasyon uzun ömürlü (asıl geçiş) bir melez oluşturabilir. Biz insanlar büyük bir olasılıkla böyle iki “sanal türün” melez birleşmesinden oluştuk.
  • 13. Eğer tüm potansiyel şeyler tüm yönlere doğru sonsuz olarak uzanıyorsa bunlar arasında bir ayrılık olabilir mi? Bütün şeyler ve bütün anlar her noktada birbirleriyle temas halindeler; “tüm bu sistemin BİRliği onu mükemmel kılmıştır. Parça bütünde ve bütün her bir parçadadır. Zaman ve mesafeler anlam yitirirler. Kuantum şu ana kadarki en büyük kavramsal meydan okumadır.

Çalışmamın bütünü için; bakınız: https://blog.sonsuz.us/?p=203

Sanal geçişlerin enerji tutmamaları ve sonunda “gerçek geçişe” ulaştırmalarına rağmen bi anlamda maliyetsiz olmaları ilginç değil mi?

Dalga, eneriyi taşıyan titreşim değil miydi? Olasılık dalgası daha farklı bir amaçla kullanılıyor olmalı. Ve bu durumda henüz enerjiyi taşımaya başlamamış! “yoklama mahiyetinde etrafa gönderilen dokungaçlar” bu cümle bana ilk okuduğum yıllardan beri sihirli bir etki yapıyor, hatta bir kitabımda bu dokungaçların yani sanal geçişlerin, onu yanlışlıkla görenler açısından MUCİZE olarak adlandırılabileceğini önermiştim.

Sanal geçiş ve gerçek geçişi, günlük hayattaki karşılakları ile değerlendirecek olursak, bir kişinin “karar” aşamasındaki hayallenmeler diyebileceğimiz hatta halk arasında “boşa koydum dolmuyor, doluya koydum olmuyor!” sözü ile ifade edilen pozisyon Sanal Geçiş’lere uygun düşer galiba.

Hatta çok sevdiğim bi arkadaşım istediği şeyin gerçekleşmesini hiç önemsemezdi; çünkü o hedefle ilgili, günler gecelerce süren olasılık hayallenmelerinin gerçeğinden çok daha zevkli olduğunu iddia ederdi. O zamanlar bu durumu hoş ve ilginç bulmuş olmakla birlikte, onun tembelliğine de yormuştum biraz.  Oysa şimdi bakıyorum da maliyeti olmayan bir yöntemmiş :)))

Zohar, kuantum benlik kitabında bunu”zilli kız” komik ismini verdiği bir örnekle açıklar. Şu an kitap yanımda olmadığı için ben özetlemeye çalışayım :

Kendisine en uygun eşi seçmek isteyen bir hanım kızımız var onu Dome meydanı gibi bir şehir meydanın ortasında farz edin. Bu meydana bakan birçok ev ve otel odası var. Hanım kızımız bu kararı vermek için kendini odakladığında bu meydanı çeviren her evin içinde bir başka erkekle birlikte oluyor, öyle bir eşzamanlılık var ki, dışardan gözlemleyen birisi, kızımızın aynı anda tüm balkonlarda potansiyel eşiyle birlikte görebiliyor. Buradaki vurgu, kuantumun eşzamanlılık, parçacığın dalga hareketi ve potansiyeller denizine yapılıyor doğal olarak. Kişinin zihinsel ve tekil olarak düşünebileceğinin milyon katı bir potansiyele aynı anda giriş çıkış yapılıyor. Bu işleme sanal geçişler ismini veriyor ve neredeyse kişiye hiç enerji kaybettirmiyor. Neden? Çünkü hanım kızımız kendi düşünme kanalını -bilinçli olarak-kullanmıyor. Bu yoklamaların sonucunda (kız bundan habersiz) söz konusu dalga, olasılığın biri üzerine çöküyor. İşte o anda birden kızın içine en uygun eş doğuveriyor.

Bu durumları genelde bilinçli olarak açıklayamadığımız defalarcasını yaşamışızdır. Dalganın çöktüğü olasılık, elektronun gerçek evine geçtiği yer oluyor ya da kişinin sebebini bilmeksizin emin olduğu ve karar vermekte tereddüt etmediği, bazı başka kaynaklarca “bilme hali” denilen durum oluyor. Bütün bu örneği ve bilgiyi bir başka bilginin terminolojisine çevirecek olursak; Niyet, en uygun olasılığı avlıyor hem de zahmetsizce. Buradaki en önemli husus, bilinçli bir çabanın olmayışı ve dalga fonksiyonuna geçmek için kendini nötr (beklentisiz, endişesiz) hale getirmek ve bir süre bu pozisyonda beklemek.

Bir şeye ait her şeyi öğrenin;

Bir şeye ait her şeyi öğrenin; her şeye dair bir şeyler bilin.
Var Dyke

Bu özlü sözü Sonsuz.us’un tepesinde gördüm az önce, tam da mesaimi bitirmeye hazırlanıyordum. Aklıma yirmi sene kadar önce beni müthiş güldüren bi fıkrayı getirdi:

Bir şeyin herşeyini bilene teknokrat,

Her şeyden bi şeyler bilene yönetici,

Her şeyin her şeyini bilene santral operatörü,

denirmiş!:

:)))  Anladığım kadarıyla Dyke, bi insanda hem teknokrat hem de yönetici vasıflarının bulunmasının kayda değer olduğunu farketmiş. İşin şakası bir yana bunu yapabilmenin pek kolay olduğunu sanmamakla birlikte ana fikre kesinlikle katılıyorum. Bu iki edim nerdeyse birbirine tamamiyle zıt iki karakterin has özellikleri. Yine de bu işi fevkalade yapan bişey tanıyorum; atom altı varlıklar!

Onlar pekala hem dalga hem de parçacık olarak hayatlarını sürdürüyorlar. Ama siz onlara baktığınızda ya teknokrat ya da yöneticidirler…. Çok güldüm gece gece… Pek bi mizah kabiliyetim olmasa da kendimi güldürebiliyorummmm.

Nasıl oluyor diye bakınca tamamlayıcılık prensibini hatırladım;“Tamamlayıcılık Prensibi“, varlığın iki türlü tanımı da birbirini tamamlar ve “tek bir paketten” çıkmış olur. Temel varlığın şu ya da bu şekilde görülmesi koşulların tümüne bağlıdır. (Herhangi birinin o varlığa bakıyor olup olmadığı, ne zaman ve niçin baktığı gibi koşullar) .

 Sir W.Bragg, “Temel parçacıklar, pazartesi,  çarşamba ve cumaları dalga, Salı, Perşembe ve cumartesileri parçacık gibi görünüyorlar” diyerek şaşkınlığımızla ne hoş dalga geçmiş.

Ama sanki bu “öğrenin” ile “bilin” kelimelerinde bi işaret var, yanlış mı anlıyorum acaba, tabi tercümeyle de ilgili olabilir. Öğrenmek kelimesi daha ziyade ikinci elden aktarımlar, bilmek ise doğrudan o şeyle karşılaşmak, birinci elden deneyim gibi geldi bana. Eğer bu akıl yürütmesi doğru ise; her şeylerden bi şeyler deneyimlemizi öğütlüyor sanki.

Hımmmm… Peki ben şimdi nasıl uyuyacağım?

Kuantuma giden yol

Bu aralar hep kuantum bilinciyle meşgulüm ya, insanlığı kuantuma getiren yolu merak ettim. Şu ana kadar kuantumun geleceğe uzantılarına bakmıştım oysa onun bir de geçmişe uzantıları var.

 

Çok çok gerilere uzanacak kadar işin uzmanı olmadığımdan, yakaladığım ilk ipucundan başlayacağım: Newton klasik fiziğinden Einstein’ın görecelik kuramına nasıl geçtik?

 

1900 yılında Einstein üniversiteden mezun olduğunda, kendisinin de içinde bulunduğu fizikçiler atomların varlığı konusunda hala tartışmaktaydılar. Özellikle bir filozof fizikçi olan Ernst Mach “tüm fiziksel teorinin yalnızca doğrudan deneysel deneyimden gelmesi, deneysel olarak kanıtlanamayan tüm fikirlerin terk edilmesi” gerektiğini söyleyen bir  pozitivistti. Mach atomlara inanmıyordu; çünkü hiç atom görmemişti. Onun bu sert düşünce tarzının Einstein üzerinde müthiş  bir etkisi vardı. Üstelik Einstein bilindiği gibi Yahudi olmasına karşın bir Katolik okulunda okutulmuş ve her ne kadar sonradan dini reddetmişse de, Tanrı fikri yerine Bilim’i koymuş ve hayatını ona armağan etmişti. Ona göre evren nedenseldi ve sık sık “yaşlı adam” diye nitelendirdiği (muhtemelen Tanrı’yı ikame eden) evrenin uç nedeniyle konuşur, dertleşirdi.

 

Derken tam o yıl “olağanüstü” bir şey oldu!

 

Kara nesne radyasyonu ile uğraşmakta olan Max Planck, yeni radyasyon yasasının temelini anlamaya çalışırken “sırf  bir umutsuzluk yasası” diye nitelendirdiği kuantumun ilk temelini buldu: Enerji değişimi sürekli değil, kesintiliydi.

Bu önerme öylesine duyulmamış bir şeydi ki, tam anlamıyla bir bomba etkisi yarattı. Çünkü o sırada fizikçilerin çoğu, doğanın klasik dünyasını bir süreklilik olarak kavrıyorlardı. Onlar maddenin biçimlerinin birbirlerine düzgün, devamlı olarak karıştığını düşünüyorlardı. Enerji, momentum ve açısal moment gibi çeşitli fiziksel nicelikler sürekliydi ve her değeri alabilirdi.

Oysa Planck’ın kuantum önermesinin ana fikri, dünyanın bu sürekli görüşünün kesintili görüş ile değişmesi gerektiğiydi.

Örneğin bir tahıl yığınına uzaktan baktığımızda onu düzgün bir tepe gibi görürüz, oysa yaklaştıkça yanıldığımızı anlar ve gerçekte ince tanelerden yapılmış olduğunu görürüz. Kesintili tanecikler tahıl yığınının birimleridir.

Planck kesintililik miktarını bir h sayısı ile belirledi. 25 Ekim 1900 yılında Berlin Deneycileri, Prusya akademisine verdikleri raporda “Bay Planc’ın verdiği formül, hata sınırları içinde deneylerimizi yeniden üretmektedir” dediler. ve böylece halen geçerli olan Planck sabiti hayatımıza girdi. O günlerde Einstein 21 yaşındaydı.

Einstein doktorasını yaptığı yıllarda bir patent firmasında çalışmaya başlamıştı bu sebeple kuramlar üzerinde çalışırken kendini daha serbest hissediyordu. O dönemde bir çok heyecan verici deney yapıldı fakat fizikçilerin çoğu bunları açıklamak için Newton yasalarından vazgeçmek istemediler.

1905 yılında Zürih’te doktorasını aldığında Einstein, Annalen Der Physik cilt 17 de yayımladığı üç yazıyla bilimsel tarihin gidişini değiştirdi ve yalnızca 27 yaşındaydı. Bu üç yazı da bilimsel başyapıtlardır ve Einstein’in başlıca ilgilerini de yansıtmaktadır: İstatiksel mekanik, kuantum teorisi ve görecelik.

 

İlk yazı, atomların varlığının ikna edici kanıtını sunmayı hedefliyordu.

İstatiksel mekaniğe göre, hava gibi bir gaz, uçan tenis toplarıyla dolu bir oda gibi, hızla rasgele hareketlerle zıplayarak birbirinden ayrılan çok sayıda molekül veya atomdan oluşmaktadır. Fakat atomlar öylesine küçük ve çoktur ki bunları değerlendirmeniz imkanı yoktur. Bir insan nefesinde yaklaşık bir milyon milyar milyar atom bulunmaktadır.

Atomları göremez, onlara dokunamayız; onlar bizim dünyamızın farkına varılabilen bir kısmı değildir ama yine de fiziğin büyük kısmı onların varlığına dayanır.

Fakat Einstein bu yazısında onları görünür kılmayı başardı!

Kendisinden çok önce polen tanelerinin etkisini inceleyen botanikçi Robert Brown’un gözlemlerinden yararlanmıştı. (fakat bu araştırma atomların varlığı ile ilgili bir çıkarsama yapmıyordu)

Einstein bir gaz veya sıvının içine atomdan nispeten daha büyük olan polen taneleri koyulursa ona çarparak hareket ettiren atomların varlığının kanıtlanabileceğini anladı.

Yalnız başına bu tek yazı onun bilimsel saygınlığını sağladı.

 

1905 yılının ikinci bombası olan yazı, fotoelektrik konusundaydı ve ışığın bir parçacık olduğunu ileri sürer gibiydi. Bu konuda Planck’ın kuantum önermesinden yararlandı ancak bunun denkleminin deneysel olarak doğrulamanın bir yolu yoktu. Ve 1915 yılına kadar da olmadı. Oysa Einstein’in “gerçekten devrimci” diye nitelendirdiği yazısı buydu. On yıldan fazla bir süre, ışığın enerji kuantizasyonu sorununda yalnız kaldı.

 

Fotonun kesin doğrulaması 1923-24 yıllarında İlk Amerikalı fizikçilerden Compton ve Hollandalı fizikçi Debye tarafından yapıldı. Ve ışık parçacığı varsayımına dayanan kestirimler doğrulandı. Ondan sonra foton kavramı konusundaki muhalefet hızla geriledi ilginçtir Einstein’e Nobel ödülü, onun en büyük eseri olan görecelik teorisi ile değil, ışık kuantumu önermesi nedeniyle verilmiştir.

Yani bu büyük adam yalnızca Göreceliğin değil Kuantumun da babasıdır.

 

Tahmin edeceğiniz gibi 1905 yılının üçüncü yazısı, özel görecelik teorisi üzerineydi. Özel görecelik Teorisi, filezoflar ve bilim adamlarının çağlar boyu üzerinde çok fazla düşünmüş oldukları uzay ve zaman kavramlarını ele alıyordu.

 

Einstein aynı yıl kısa bir dördüncü yazı yazdı. Bu yazının sonuçları 1907 yılına kadar geliştirilemedi. Bu yazı kısaca, parçacığın E=mc2 denklemiyle bulunan bir enerjisi olduğunu gösterdi.

Einstein, görecelik kuramının önermelerinin, enerji ve kütlenin ayırımı ve ayrı korunum yasaları olması düşüncesinin bırakılmasını keşfetmişti. Ve bu sarsıcı keşif onun E=mc2 denkleminde özetlenmiş olan şeydir. Basitçe Kütle ve Enerji aynı şeyin farklı görünümleridir.

 

 

Fizikçilerin Tanrısı evrensel düzendir.

Şu an için bu tanım bize yeterlidir.

Determinist olmama hali, kuantum TEKİNSİZLİĞİnin ilk örneğidir diyor H.Pagels.

Bu, bilinemeyecek ve kestirilemeyecek fiziksel olayların varlığı anlamına geliyor. Kuantum teorisinin determinist olmaması, neyin bilinebilir, neyin bilinemez olduğu konusunda bir ilke sorunudur, bir deney tekniği değildir.

Einstein’ı sıkan da budur. Çünkü O, “yaşlı adamın” her şeyi var olduğu haliyle planlamış olduğunu varsaymak istiyor. oysa Einsein’in öğrencisi max Born, bu ikilemi fevkalade cevaplıyor bana göre:

 

“Eğer Tanrı Dünyayı mükemmel bir mekanizma olarak yaratmışsa, o en azından, mükemmel olmayan zekamıza, dünyanın küçük parçalarını kestirmek çin, çok sayıda diferansiyel denklem çözmek zorunda kalmayacağımız, fakat zarı (ünlü Einstein’ın “Tanrı zar atmaz” kabulüne atfen kullanılmış) oldukça başarılı şekilde kullanacağımız kadar ihsanda bulunmuştur.”

 

Maddi dünyanın temelindeki rasgelelik, bilginin olanaksız olduğu veya fiziğin başarısız kaldığı anlamına gelmez. Tersine, determinist olmayan evrenin keşfi, modern fiziğin bir zaferidir ve doğanın yeni bir görünümünü açmaktadır.

Yeni kuantum teorisi birçok kestirimde bulunmaktadır (hepsi deneyimle uyumlu olan kestirimler. Fakat bu kestirimler olayların dağılımı içindir, tek tek olaylar için değildir)

Bu, belli bir el, kartların ortalama kaç defa dağıtılacağını kestirmeye benzer. Olasılık dağılımları nedensel olarak belirlenmiştir, belirli olaylar olarak değil.

 

Heisenberg Belirsizlik İlkesini, Bohr da Tamamlayıcılık etkisini keşfetmişlerdi. Bu iki ilke kuantum mekaniğinin Kopenhag Yorumunu oluşturdu.  Bu, fizikçilerin çoğuna kuantum teorisinin doğruluğu ve iç tutarlılığı konusunda ikna edici oldu.

Bu tutarlılık, doğal dünyanın determinizmini ve nesnelliğini reddetme pahasına satın alınmış bir tutarlılıktı.

 

Sibel Atasoy

13.03.04

Kuantum Denemeler

Kuantum Hakkında Denemeler

  • 1. Temelde kuantum denen şey aynı anda hem dalga hem parçacıktır.
  • 2. Fakat ölçmeye veya gözlemlemeye kalkarsanız ya dalgayı ya da parçacığı bulursunuz. İkisi aynı anda saptanamazlar!
  • 3. Dalga ve parçacığı aynı anda net bir şekilde saptayamama durumu, Heisenberg’in ünlü belirsizlik İlkesinin özüdür.

Bu olgu, tıpkı koca bir kazan çorba içindeki şeyler gibi, hiçbir şeyin sabit ve tam ölçülemediği, belirsiz sanki hayaletvari, kolay kolay anlaşılamayacak olma olgusunu Newtoncu determinizmdeki her şeyin sabit, belirli ve ölçülebilir olma olgusunun yerine koymuştur.

  • 4. Bu durumda ya elektron parçacık konumundaysa onun kesin durumunu, ya da dalga konumundaysa momentumunu (hızını) ölçebiliriz. Gerçeklikle ilgili her şey bir olasılıktır ve öyle kalmaya da mahkumdur.

Örnek: Dalgınlık anlarımızda birbirine bağlı birçok his bazen görüntü oluşur, bunların ayırımına varamayız, öylesine geçerler. Gözümüz dalmıştır sanki. Bir düşünceye odaklandığımızda ise yalnızca o düşünce oluruz. Bir yandan düşünüp bir yandan dalmamız mümkün değildir. Düşünmeye başladığımız anda dalga hareketi çöküşe uğrar.

  • 5. Elektronların çoğu ve atomaltı varlıklar ne tam anlamıyla parçacık, ne de dalgadırlar. Onlara daha muğlak bir karışımla “dalga paketi” diyebiliriz.
  • 6. “Tamamlayıcılık Prensibi“, varlığın iki türlü tanımı da birbirini tamamlar ve “tek bir paketten” çıkmış olur. Temel varlığın şu ya da bu şekilde görülmesi koşulların tümüne bağlıdır. (Herhangi birinin o varlığa bakıyor olup olmadığı, ne zaman ve niçin baktığı gibi koşullar)

Sir W.Bragg, “Temel parçacıklar, pazartesi,  çarşamba ve cumaları dalga, Salı, Perşembe ve cumartesileri parçacık gibi görünüyorlar” diyerek şaşkınlığımızı şakaya tahvil ediyor.

  • 7. Hem dalga hem de parçacık aynı derecede varlığın temel unsurudur; yani her biri maddenin beliriş yollarından biridir ve maddeyi birlikte oluşturur.
  • 8. Kuantum kuramı; hareketi, kesintiye uğramış bir dizi sıçrama diye tanımlar. Bu onun fizikte yapmış olduğu en belirgin kavramsal değişikliktir. Max Planck, tüm enerjinin bir spektrum içinde akımlar halinde sürekli akmayıp, “kuanta” denilen paketler içinde ışınlar yaydığını buldu. Niels Bohr ise elektronların, süreksiz kuantum sıçramaları şeklinde bir enerji durumundan diğerine atladıklarını gösterdi.

Film şeridindeki karelerin sunuluşundaki ardı ardına sıralanış, yukarıdaki ifadeyi andırmaktadır. Atomaltı parçacıklar belki daha doğal gelen bir sıralanış içindeki planı yok sayıp 2-3 sonraki kareye sıçrıyor olabilirler.

  • 9. Bu kesintili yolda “gerçekliğin” sabit bir edimsellikten değil, bilebileceğimiz bir takım edimsellik olasılıklarından ibaret olduğu dünyada, bir parçacığın hareketini ne kadar derinden incelerseniz o denli anlaşılması zor hale gelir. “Anlaşılmazlık” kuantum hareketinin en büyük sorunudur; daha büyük sorun ise bütün o kayıp olasılıkların nereye gittiğidir!
  • 10. Doğanın türlü olasılıklarından biri hangi aşamada ve niçin , kendini “gerçek şeyler” dünyasında sabitler?

Olasılık dalgası görünümündeki bir elektron bir yörüngeden diğerine geçmeye niyetlendiğinde, gelecekteki durağanlığına yönelik, sonunda yerleşebilme olasılığı     olan tüm yörüngelerin nabzını aynı anda ölçer!

Bu yoklama mahiyetinde etrafa gönderilen dokungaçlara sanal geçişler denir.            Elektronun sonunda geçtiği kalıcı evine ise “gerçek geçiş” deniyor.

  • 11. “Sanal geçişler” enerji tutmazlar ve bu yüzden de enerjiyi daha ileri gitmeden tersine çevirirler. (Yukarıda dokuzuncu maddedeki “bütün kayıp olasılıklar” tanımı sanal geçişler için kullanılan bir ifade.)
  • 12. “Çok dünya” kavramı, her birinde bir versiyonumuzu bulabileceğimizi ve bu farklı versiyonların farklı olaylar zincirinin gelişmesini sağladığını öne sürer. “hiçbir kayıp olasılık yoktur!” Bunun izlerini evrimin mucizevi ilerleyişinde görebiliriz. Az ömürlü iki mutasyon uzun ömürlü (asıl geçiş) bir melez oluşturabilir. Biz insanlar büyük bir olasılıkla böyle iki “sanal türün” melez birleşmesinden oluştuk.
  • 13. Eğer tüm potansiyel şeyler tüm yönlere doğru sonsuz olarak uzanıyorsa bunlar arasında bir ayrılık olabilir mi? Bütün şeyler ve bütün anlar her noktada birbirleriyle temas halindeler; “tüm bu sistemin BİRliği onu mükemmel kılmıştır. Parça bütünde ve bütün her bir parçadadır. Zaman ve mesafeler anlam yitirirler. Kuantum şu ana kadarki en büyük kavramsal meydan okumadır.
  • 14. Gözlemlenmemiş kuantum olayı, gözlemlenmiş olandan tamamıyla farklıdır. Schrödinger’in Kedisi; Gözlenmeden önce dar iki yarıktan aynı anda gizemli bir biçimde geçmeyi başaran görünmeyen foton ışınları, biz gözlemlediğimizde ya birinden ya ötekinden geçmeyi seçerler ve biz bakarak kediyi öldürürüz!

Kısaca, sonsuz ve çok olasılıklı kuantum dalga fonksiyonu görüldüğü (ya da     kaydedildiği) anda tek ve sabit bir gerçeklik olarak çözünür.  Biz baktığımızda dalga   fonksiyonu neden çöker? (cevabı fizikçiler tarafından şimdilik bilinmiyor!)

  • 15. Kuantum fiziğinde bir şeyin varlığının onun tüm çevresine bağlı olma durumuna “bağlamsallık” denir. “Durum içindeki hakikat!”
  • 16. Gözlemci, gerçeği yaratmaz. Dalga fonksiyonu içinde zaten var olan bir olasılığa “somut bir şekil” verir. Görünür hale getirir.
  • 17. Yeni fizikte ifade edilen temel gerçekliğin davranış biçimiyle ilgili bir şey, bizden neredeyse tüm bilinç sorunsalını gözden geçirmemizi talep eder. Ve bu yalnızca kendimizle ilgili değil evrendeki tüm şeyleri kapsamalıdır.
  • 18. “Ya insan biricik değilse?” Bilinçli oluşumuzu evrendeki diğer şeyler ve yaratıklarla, belki de evrenin kendisiyle paylaşıyorsak?

Acaba biz insan varlıklar bildik Batı geleneğinin ileri sürdüğü gibi diğer bütün    şeylerden farklı mıyız yoksa bizim bilincimiz evrendeki diğer şeylere/şeylerle   süreklilik mi kazandırıyor/kazanıyor?

Oysa gerçeklik hem dalgaları (ilişki) hem de parçacıkları (bireysellik) kapsar.

  • 19. David Bohm’a göre; bir noktaya yoğunlaşmış düşünce, elektronun parçacık yönü, ilham ise dalga yönü gibidir, ikisini aynı anda deneyimleyemeyiz.
  • 20. “Bose-Einstein Yoğunluğu“: Belli bir çizginin üstünde enerji pompalanan moleküllerin birlik içinde titreşim yaydıklarını göstermiştir. Kendilerini olabilecek en düzenli yoğun dönem konumuna sokuncaya kadar devam ederler.
  • 21. Bose-Einstein Yoğunluğu’nun en önemli özelliği; düzenli bir sistem oluşturan parçaların yalnızca bir bütün olarak davranmaları değil “bir bütün oluşturmalarıdır“. Her parçanın kimliği öyle bir birleşime uğrar ki kendi bireyselliklerini tamamıyla yitirirler.
  • 22. Bilinçliyi bilinçli olmayandan ayıran şey, nöron bileşenleri arasındaki B-E Yoğunluğudur.
  • 23. Bir iş esnasında durup dalgınlıkla geçirdiğim anlar bilincin sınır bölgelerinde “zihnin alacakaranlığı” denen bölgede bulunurum. Ve bir çok olasılığı birinin üzerinde özellikle durmaksızın seyrederim/yaşarım. Bir an gelir bedenimde meydana gelen rahatsızlık beni yoğunlaşmaya kışkırtır. Gerilimden kurtulmak için yoğunlaşır ve bir seçim yaparak “olası düşüncenin dalga fonksiyonunu çökertirim.”
  • 24. Yani insan özgür iradeye sahiptir. Bedenimin rahatsızlık durumu, yalnızca seçim yapmamı gerektirdi; seçimin kendisi özgürdü. Rahatsızlık, seçimimin ne olacağının bağlayıcı ya da yönlendiricisi değildi.
  • 25. Kuantum işlemlerinde, bir şeyin olabilme olasılığı, onun olabilmesi için gerekli enerjinin miktarıyla ilgilidir.

D.Zohar’ın Kuantum Benlik Kitabından özetleyen Sibel Atasoy

2002- Ortaköy

Devamı için:

https://blog.sonsuz.us/?p=3567

Kuantum Benlik

Kuantum Benlik

Konferans-sohbet dizisi – Süre: iki ila dört saat

 

İçerik:

 

  1. Bilimin Kesinsizliği

Nobel ödüllü fizikçi ve aynı zamanda büyük bir eğitimci Richard.P. Feynman’ın “bilimin kesinsizliği” konferansından alıntılar. Gerçek bilimsel bakışın yerli yerine oturtulması.

 

  1. Kuantuma giden yol

2.a) Tarihçe

Newton klasik fiziğinden Einstein’ın görecelik kuramına nasıl geçtik? Ve daha sonra Kara nesne radyasyonu ile uğraşmakta olan Max Planck, yeni radyasyon yasasının temelini anlamaya çalışırken “sırf  bir umutsuzluk yasası” diye nitelendirdiği kuantumun ilk temelini buldu: Enerji değişimi sürekli değil, kesintiliydi.

1905 yılında Zürih’te doktorasını aldığında Einstein, Annalen Der Physik cilt 17 de yayımladığı üç yazıyla bilimsel tarihin gidişini değiştirdi ve yalnızca 27 yaşındaydı.

Fizikçilerin Tanrısı evrensel düzendir.

Determinist olmama hali, kuantum TEKİNSİZLİĞİnin ilk örneğidir diyor H.Pagels.

Bu, bilinemeyecek ve kestirilemeyecek fiziksel olayların varlığı anlamına geliyor. Kuantum teorisinin determinist olmaması, neyin bilinebilir, neyin bilinemez olduğu konusunda bir ilke sorunudur, bir deney tekniği değildir.

 

2.b) . Kuantum şu ana kadarki en büyük kavramsal meydan okumadır.

 

Donah Zohar’ın bakışı ile kuantumu anlamaya çalışacağımız bu bölümde, yüzyıllardır toplumumuza bir veba gibi bulaşmş yabancılaşmanın nedenleri, klasik fizik ve ortodoks bakış açısı, varoluş ve benzetme düzeyinde, nerdeyse günlük yaşamın deneyimlerine uygulanabilecek kadar zengin kuantum fiziği felsefesi üzerinde duracağız.

 

2.c) En belirgin kuantum kavramları

 

Elektron, dalga paketi, dalga ve parçacık, Belirsizlik İlkesi, Tamamlayıcılık prensibi, Kayıp olasılıklar, Sanal geçişler, zilli kız örneği, Schrödinger’in  Kedisi, bağlamsallık (durum içindeki hakikat), Gözlemci, Bose-Einstein Yoğunluğu…

 

  1. Her Şeyin Teorisi

 

“Entegral bir bakış” ya da Her şeyin Teorisi; maddeyi, bedeni, zihni can’ı ve ruhu benlikte, kültürde ve doğada ortaya çıktıkları şekilde dahil etmeye çalışır: Kapsamlı, dengeli olmaya çalışan, bilimi sanatı ve ahlakı kapsayan bir bakış. Fizikten spiritüelliğe, biyolojiden estetiğe, sosyolojiden dua etmeye kadar disiplinleri eşit ölçüde içeren Ken Wilber’in muazzam teorisini ana hatlarıyla açılımlayacağız.

 

 

Sibel Atasoy hakkında bikaç şey:

 

İstanbul’da doğdu, ortaöğretim ve üniversite yıllarında Anadolu’nun pek çok yerinde bulundu. Uzun süre büyük şirketlerde üst yönetimde görev yaptı. Sonra aniden kariyerini bıraktı ve Fethiye’de bir adada yaşamaya gitti. Yedi yılın sonunda, ilk kitabı Sırıtkan Kırmızı Ay‘ı orada yazdı. 2000 yılında İstanbul’a döndükten sonra eğitmenlik ve danışmanlık işlerinin yanısıra, bir film şirketinin genel koordinatörlüğünü yaptı. Neredeyse bir fenomene dönüşen “7 Numara” dizisi bu güzel takım çalışmasının bir ürünüydü. Bu arada fantastik ve gerilim dalında yeni yazarları desteklemek üzere kurulan Xasiork Ölümsüz Öyküler Kulübü’nün oluşumunda kurucu ortaklık yaptı. Gençlerin hayal dünyasını öğrenmemize vesile olacak pek çok toplantı, yarışmanın yanı sıra onların öykü ve romanlarını yayımlayan ilk girişimci oldu.

2002 yılında ikinci kitabı Venüs Bağlantısı yayımlandı.

Üçüncü kitabı “Bir Kadını Öldürmek” Altın Kitaplar Yayımevinden Haziran 2005 de çıkan yazarın, çok sayıda deneme yazısı, felsefi şiirler ve öyküleri var.

Son kitabı Sır Mısır, yine Altın Kitaplardan Nisan 2008 tarihi itibariyle yayımlanmıştır.

Rüya konusunda son on yıldır çalışmalar yapan Atasoy, pek çok kişinin rüya görüşmecisi olmasına katkıda bulundu.

Ayrıca, evrenin oluşumuna ilişkin bir kuram geliştirdi, OYUN kuramı olarak adlandırılan bu çalışmaya Bir kadını Öldürmek kitabı içinde geniş ölçüde yer verilmiştir.

Halen İstanbul’da yaşıyor ve bir oğlu var.