Kuantum Rikkat

Kuantum düşünce, kuantum iyileşme

Bıdı bıdı şaştım kaldım cadı kazanı

Sevelim sevilelim, eğitimler seminerler

Kurum kurum olmuş bacalar, çakralar

Aileyi dizelim, ruhunuzda gezinelim

Takıntı, kırıntı, kırpıntı, altın makas rıfkı

Çanlar kimin için çalıyor? Dikkat dikkat

Mesaj yanlış geldi, aldın mı bebeğin gazını

Bir musibet bin nasihattan evla kızım Rikkat

Yeni şeyler yeniden genelleşme kurbanı

Genelleşeceklerin geneli başımdan aştı

Bir çuval incir, bir an önce yiyelim

Yoksa yakındır eskinin yeniyi yutması

Aceleye gelmesin insan insana uymaz

Eli dursa ayağı durmaz, kel başa şimşir tarak

Kusturmadan bırak beni, zorla güzellik olmaz

Kuantum düşünce, kuantum ön sevişme

Merdivenin trabzanı kırık gönlümde hıçkırık

Aman da yaman, bir başkadır adıyaman(!)

Ağır dur molla sansınlar, alerjiden oldu hapşırık

Kılı kırk yardın be Sibel, uğultular bin desibel

Gözümün nuru, canım cicim yiğidim bacım

Konular ezilmesin kilimin altına itilmesin

Sürümden kazanmayın, insanı dürüm yapmayın

Bizden geçit olmaz, önden söylemezsek hiç olmaz

Kuantumun hasını, gel al artık şu bebeğin gazını.

 

s.a

20.08.09 – Beylerbeyi

 

Kuantum Bilgeliği

Kuantum Bilgeliği ve Tasavvuf, arkadaşımız Doç.Dr. Haluk Berkmen’in bu ay içinde okurlara sunulan kitabının ismi. Bahtı açık olsun dilerim.

Kitabı hemen aldım, gerçi içerikteki konuları nerdeyse altı yılı bulan arkadaşlığımız süresince sık sık karşılıklı sohbetlerle irdelemek mümkün olmuştu; fakat yine de hepsini bir arada bulmak benim için  faydalı olacak. Henüz baştan başlayıp okumaya fırsatım olmadı, malum bir sosyalleşme rüzgarına kapılmış durumdayım son haftalarda. Ayrıca elimde aynı anda okumakta olduğum üç kitap var.

Şimdilik aralarda açıp okuduğum sayfalarla yetiniyorum, örneğin şu an rastgele bir sayfayı açtım, 177.ci sayfa çıktı, orada koyu harflerle şöyle diyor:

O gül endam bir al şale bürünsün yürüsün,

Ucu gönlüm gibi ardınca sürünsün yürüsün.

Enderunlu Vasıf’a ait olan bu dizelerdeki simetri ve düzenden bahseden yazar, şöyle devam etmiş: “Düzenli yapılaşmada rasyonel akıl, güzellikte sezgi ve duygu bulunduğunu bilsek de bu özelliklerin sadece insana ait olduklarını sanıyoruz. Fakat her yerde bulunan bildiğimiz su dahi güzel ile çirkini ayırt edebiliyor, duyguları hatta düşünceleri bile fiziksel yapısında yansıtabiliyor.”

Ve sonra Suyun Belleği başlığı geliyor.

Konunun konuyu açtığı, uzun bir konferansın içeriği gibi sürüp giden bu kitap, eğer elimize internetin icadından önce geçseydi, hazdan düşer bayılırdık 🙂 Yine de bir referans kitabı olarak el altında bulunması çok güzel. Sevgili Berkmen’e kendi kişisel menkıbesini kovaladığı yolda kolaylık, sevinç ve böylesine hoş paylaşımların sürekli olması dileklerimi sunuyorum.

Ve bildiğim kadarıyla Önümüzdeki Pazartesi günü Açık Radyo’da Sevgili Melda Keskin’in konuğu olacak, saat 11.00’de, bunu da hatırlatmış olayım.

Bose-Einstein Yoğunluğu

  1. “Bose-Einstein Yoğunluğu“: …

Prof.Fröhlich’in “pompalı sistemi” en basit, şekliyle enerji pompalanan elektrik yüklü moleküllerin (ikiz kutuplar bir ucu pozitif, diğer ucu negatif yüklü moleküller) titreşim yapmasıdır. Titreşen ikiz kutuplar (canlı dokunun hücre duvarlarındaki moleküller) elektromanyetik titreşimler (fotonlar) yayarlar; bunlar tıpkı titreyen küçük radyo vericileri gibidirler. Fröhlich, belli bir çizginin üstünde enerji pompalanan moleküllerin birlik içinde titreşim yaydıklarını göstermiştir. Kendilerini olabilecek en düzenli yoğun dönem konumuna sokuncaya kadar devam ederler.

  • 21. Bose-Einstein Yoğunluğu’nun en önemli özelliği; düzenli bir sistem oluşturan parçaların yalnızca bir bütün olarak davranmaları değil “bir bütün oluşturmalarıdır“. Her parçanın kimliği öyle bir birleşime uğrar ki kendi bireyselliklerini tamamıyla yitirirler.
  • 22. Bilinçliyi bilinçli olmayandan ayıran şey, nöron bileşenleri arasındaki B-E Yoğunluğudur. (Kuantum Denemeler için Bakınız: https://blog.sonsuz.us/?p=203 )
  • İnsanların da moloküller gibi davrandıklarını varsayalım bir an için, bu durumda birlik içinde titreşim yaymasını istediğiniz guruplar üzerine enerji pompalamak (dikkati yoğunlaştırmaktan başlayarak savaş açmaya kadar geniş bir seçenek ağında) gerekiyor. Örnek vermek gerekirse, şu an Filistin’e uygulanan işlem bu olabilir!

    Olabilir mi?

    Seçim ve Alışkanlık

    Eğer bir an, bilinçli zihinlerimizin içine yavaşça bir ışık tutsak, bir dizi belirsiz düşünce, “olası düşünceler” görürüz. Bilincin bu sınır bölgelerine, bazı şairlerce “zihnin alacakaranlığı” denen bu bölgelere, tam uykuya dalmadan önce, meditasyonun en derin safhalarında ya da sansılandırıcı maddeler etkisi altındayken kolaylıkla girilir, ama bu bölgeler yoğunlaşma ediminin her zaman dışındadır. Gerçeklikleri bulanık, gelecekleri belirsiz, gerçekleşme anını beklerler. Bunlar olmadan ne şiiri düzyazıdan ayıran şiirsel anlam çokluğu ne de fantezi ve hayal gücünün besin kaynağı olurdu.

    Benim bu “olası düşünceler” (Ya da Don Juan’a göre bileşim noktası oynadığında geçtiğim ikinci dikkat alanları-Sibel’in notu) dizisindeki hangi düşünceye yoğunlaşacağımı hiçbir şey belirleyemez; çünkü yoğunlaşma işlemini yapan “ben”‘in kendisi belirsiz bir kuantum dalga fonksiyonudur. Fakat yoğunlaşma eyleminin gerçekleşmesiyle bir seçim yapılmış olur. Bu tıpkı kuantum zilli kızının aynı anda her bir sevgilisiyle ayrı bir eve yerleşmesine benzer. Fakat bedenimde duyduğum rahatsızlıkbeni yoğunlaşmaya kışkırtacaktır, yoğunlaşır yoğunlaşmaz da gerilimimden kurtuluş yolunu seçip derhal o seçimin üzerine gideceğim. Bu koşullarda bir seçim “olası düşüncenin” dalga fonksiyonunu çökerten bir yoğunlaşma ediminden başka bişey değildir. Rahatsızlığımı seçimlerimden herhangi biri giderebilirdi. Rahatsız olma durumu yalnızca bir seçim yapılmasını gerektirdi. Seçimin kendisi özgürdü.

    Bir seçim yaparken aynı zamanda o seçimi niye yaptığımız için bir neden de yaratırız. Daha sonra mantığımız bu nedeni seçimimizi açıklamak için kullanır!

    Seçim, müthiş bir özgürlük anında yapılmıştır ve buna Kierkegaard “kader sıçraması” diyecektir. ( Don Juan ise buna Tinin işareti der- Sibel’in notu) )

    Düşük enerjili bir eylem olan alışkanlık beyne çok az enerji pompalar. Çok az dalga fonksiyonunu çökertir. Bu yüzden yaratıcılığın hiç gerekli olmadığı bir eylemdir ve alışkanlıkla davranan yaratıklar çok az ruh yüceliğine sahiptir. Fakat belki de alışkanlıklar yaşamımızın  büyük bir bölümü için gereklidir. Belki her karar ve eylemi özgürlüğümüzü kullanarak yapmaya yeterli fiziksel enerjimiz yoktur ( erke noksanı-DJ-sibelin notu) ve bu sebeple bilincin kuantum doğası bizi alışkanlık edinmeye kışkırtır. Alışkanlık edinme, yaratıcılığımızı daha gerekli yerlerde (ve daha radikal bir sıçrama için olabilir mi-sibelin notu) kullanmak üzere bizi özgürleştirebilir.

    Danah Zohar- Kuantum Benlik

    kitabından özetleyen S.Atasoy

    Kuantumun da babası

    …

    Derken tam o yıl “olağanüstü” bir şey oldu!

    Kara nesne radyasyonu ile uğraşmakta olan Max Planck, yeni radyasyon yasasının temelini anlamaya çalışırken “sırf  bir umutsuzluk yasası” diye nitelendirdiği kuantumun ilk temelini buldu: Enerji değişimi sürekli değil, kesintiliydi.

    Bu önerme öylesine duyulmamış bir şeydi ki, tam anlamıyla bir bomba etkisi yarattı. Çünkü o sırada fizikçilerin çoğu, doğanın klasik dünyasını bir süreklilik olarak kavrıyorlardı. Onlar maddenin biçimlerinin birbirlerine düzgün, devamlı olarak karıştığını düşünüyorlardı. Enerji, momentum ve açısal moment gibi çeşitli fiziksel nicelikler sürekliydi ve her değeri alabilirdi.

    Oysa Planck’ın kuantum önermesinin ana fikri, dünyanın bu sürekli görüşünün kesintili görüş ile değişmesi gerektiğiydi.

    Örneğin bir tahıl yığınına uzaktan baktığımızda onu düzgün bir tepe gibi görürüz, oysa yaklaştıkça yanıldığımızı anlar ve gerçekte ince tanelerden yapılmış olduğunu görürüz. Kesintili tanecikler tahıl yığınının birimleridir.

    Planck kesintililik miktarını bir h sayısı ile belirledi. 25 Ekim 1900 yılında Berlin Deneycileri, Prusya akademisine verdikleri raporda “Bay Planc’ın verdiği formül, hata sınırları içinde deneylerimizi yeniden üretmektedir” dediler. ve böylece halen geçerli olan Planck sabiti hayatımıza girdi. O günlerde Einstein 21 yaşındaydı.

    Einstein doktorasını yaptığı yıllarda bir patent firmasında çalışmaya başlamıştı bu sebeple kuramlar üzerinde çalışırken kendini daha serbest hissediyordu. O dönemde bir çok heyecan verici deney yapıldı fakat fizikçilerin çoğu bunları açıklamak için Newton yasalarından vazgeçmek istemediler.

    1905 yılında Zürih’te doktorasını aldığında Einstein, Annalen Der Physik cilt 17 de yayımladığı üç yazıyla bilimsel tarihin gidişini değiştirdi ve yalnızca 27 yaşındaydı. Bu üç yazı da bilimsel başyapıtlardır ve Einstein’in başlıca ilgilerini de yansıtmaktadır: İstatiksel mekanik, kuantum teorisi ve görecelik.

    Çalışmamın bütünü için bakınız: https://blog.sonsuz.us/?p=209