Birleşik Alan Kullanımı ya da BAK

BAK Hakkında:

Birleşik Alan Kullanımı(BAK) uygulaması, gerek kadim öğretiler gerekse kuantum fiziği ile kendi düşünsel ve pratik yolculuğumun verileri bir araya getirildiğinde sanki hep elimizin altında idi buna rağmen deneme aşamasında hepimizi şaşkına çevirdi.

Prensipte bu uygulamanın temeli, bir kişi olarak “BEN” öznesi ile her bir cümleye başladığımızda; iki ayrı ve temel ben’den bahsediyor oluşumuzla ilgilidir. Birincisi, her birimizin ben öznesinin TEK bir BEN oluşu, ikincisi ise her birimize has, eşi benzeri olmayan biricik ben oluşudur.

Biricik (unique) olan ve dünyadaki insan sayısı kadar çeşitte olan benlerimiz, kendimizi olduğumuz yaşa kadar belirleyip özelleştirdiğimiz benler’dir. Bu yönüyle bireysel benliğimizdir (parçacık). Diğeri ise hepimizde bulunan tek BEN yönüyle bileşik benliğimizdir (dalga).

Bu gözlemlerimiz neticesinde Bileşik benliğimizin bir ağ bağlantısı olduğunu söylemek pek de yanlış olmayacaktır. İşte Birleşik Alan Kullanımı uygulamasında biz bu ağ bağlantısına sorular yöneltiyor ve her seferinde onun bizlere gösterdiği cevapları şaşkınlık ve hayranlıkla izliyoruz. Holografik yapımızın bir belirtisi sayılabilecek bu uygulamamız her seansta yeni bir yönüyle kendini ortaya seriyor ve bizi yeni denemeler yapmak için heveslendiriyor.
Bu uygulama ile her türlü soruya cevap bulabiliyoruz, yeter ki soruyu akıl edebilelim.

BAK uygulamaları ne tür sonuçlar veriyor?

BAK’ın  şimdiye kadar gözlemleyebildiğim bikaç işlevi var ve kimbilir bilemediğim daha neleri var 🙂
İşlevlerden birincisi, açık ve ortada olan, yani birleşik alanın zaman ve mekan kısıtı olmaması sebebiyle bilmediğimiz bir soruya bireysel tahminimizden daha olası ve yakın cevaplar verebilmesi.
İkincisi, oyunculara, her birini kendini bildiği (birleşim noktasının sabitlenmiş olduğu nokta) algı noktasından/rolünden 40 dakika için kısmen çıkarabilmesi! Bu büyük bir başarıdır ancak rüyalarda ya da dış madde alımıyla başarılabilen bir durumu kolayca yapabilmesi.
Üçüncüsü, oyuncuları kendi bildikleri algı noktasından çıkarmakla genel bir şifalanma için uygun hale getirmesi.
Dördüncüsü, oyuncuları bütün bu olayları bir yandan oynarken bir yandan seyirci olma (uyanık rüya gibi, lücid) konumunda tutması ve yerine döndüğünde bir çok şeyi hatırlayabilmesi.
Beşincisi, Hatırlayamadıkları için de gurup çalışması yapılıp birbirine (hapishaneden kaçmak için yardımlaşma) anımsatılabilmesi

Altıncısı, ilk işlevle ilgili olarak bir çeşit zamanda yolculuk yapılabilmesi. Bu yönüyle bir solucan deliği oluşmasına olanak veriyormuş gibi görünüyor.

Yedincisi, Egomuz itibariyle sık söyleyemediğimiz bir kelimeyi; “bilmiyorum” kelimesini tam bir kabul haline getirebildiğimiz ve ancak bu şekilde oynayabildiğimiz nadir bir olanak yaratmasıdır diyebilirim.

Tarihte buna benzer belki de daha kapsamlı ve bilinçli uygulamalar da yapılmıştır bunu bilemeyiz. Önemli olan şu an böyle bir uygulamayı akıl edebiliyor oluşumuz. Bu konuda özellikle ilk denemelerde bana güvenerek deneyimi gerçekleştirebilmemize olanak veren TUVA’daki arkadaşlarıma minnetarım.

Ben yalnızca BAK uygulamasının fikir babası ve onu denemeye cesaret ederek onu doğurmuş olan annesiyim. Uygulama ile ilgili hiç bir şahsi hak iddia etmediğimi ve dünyanın kullanımına açık olduğunu belirtmekten mutluyum. Zaten adı üstünde BİRLEŞİK ALAN KULLANIMI.

Şimdi aradan artık bir yılı aşkın süre geçti ve bazı yerlerde BAK uygulaması modere etmeye cesaret eden arkadaşlarımızın varlığını sevinçle öğreniyorum. (Zaten en çok on seneye kadar okullardaki eğitim sisteminde ve sokaklardaki çocuk oyunlarında da BAK esaslarını görmeye başlayacağımız kehanetinde bulunmuştum. Belki bu kadar bile sürmez, az ihtiyatlı davrandım)

Bu durumda BAK moderasyonu yapacak arkadaşlarımıza da bazı önerilerim olacak:

  1. BAK uygulamasının temeli “bilmiyorum” da yatar. Cevabını bildiğiniz bir soruyu alana yönlendirmeyin; çünkü bu kendi benzersiz benliğinizi geri çekemeyeceğiniz anlamına gelir. Bilmiyorum hissi, ortamda bir alçak basınç alanı oluşmasına sebep olur, böylece bu konudaki bilginin ister istemez alana doluşmasını sağlar.

  2. Oyuna, soruyu yönlendirmek, gelecek rolleri duyabilmek için “pür bilmiyorum” da kalabilmek ve oyun süresi boyunca “bilmiyorum” halini sürdürmek, sadece tanıklık etmek esastır.

  3. Birleşik alan, sorulan bir sorunun makul bir süre öncesinden hangi şartların nasıl oluştuğunu anlatarak başlar ve sonunda (30 ila 40 dk sonra) ŞU AN’daki son duruma ulaştırır. Hareketin sonlandığını, oyuncuların durağan bi hal aldığını gördüğünüzde, oyunu sonlandırmadan önce bir kez oyunculara “herkes yerinden memnun mu, böylece fotoğrafınızı çekeceğim” diye sorunuz. Onlar bulundukları konumu kesinleştirdiğinde bunu elinizdeki deftere not ediniz.

  4. Birleşik alan Kullanımı, bir fal bakma yöntemi değildir, çünkü yapısı itibariyle geleceği göstermez. Geleceğe dair her şey şu an alınan radikal bir kararla değişmektedir. Ve dünyadaki insanlar her an milyarlarca yeni karar alıyorlar.

  5. Her bir BAK seansında moderatör haricinde 7 ila 14 katılımcı olmasının  şu ana kadar en iyi sonuçları verdiği gözlenmiştir. Oyun esnasında Katılımcılar hangi rolleri oynadıklarını bilmezler. Bunun Oyun sonuna kadar böyle kalmasına özen gösteriniz. Oyun esnasında tanıklık ettiğiniz önemli olayları ve sözleri elinizdeki not defterine kaydediniz. Bunları oyun bitiminde katılımcılarla paylaşabilirsiniz.

  6. Oyunu sonlandırdıktan sonra katılımcılara ve Birleşik Alan’a teşekkür ediniz. Şimdi artık bilebilirsiniz! Kendi biricik görüşlerinizi düşünebilir ya da dile getirebilir, hatta Birleşik Alan’ın gösterdiği cevaba katılmadığınızı bile söyleyebilirsiniz. Şüphesiz ki her birimiz benzersiziz.

  7. Birleşik Alan, bir sorunun cevabı olarak dünya çapındaki tüm bilinçli varlıkların titreşimlerinin bir ortalamasını sunar bize. O bir son an ölçücüsüdür. Ve bunu modere etmek büyük bir onur/sorumluluktur.

sevgilerimle

Sibel Atasoy

Yazar, görüşmeci

not: Lütfen soru sormanın incelikleri konusundaki şu yazımıza da bi göz atıverin, tıklayınız.

Birlikte BAK oynadığımız arkadaşların Kuantum fiziği ile ilgili yayınlanan videoları kaçırmadan izlemelerini arzu ederim. Zaten BAK’ı deneme isteğim; kuantum fiziğine olan büyük ilgim ile sezgilerim ve oyuncu kişiliğiml birleşmesi ve artık bilginin bizatihi “uygulama” olduğu bu zamanın doğal itişi sonucudur muhtemelen.

Ayrıca, en az 8 katılımcı toplayabildiğiniz her yere gelip BAK oyunu modere etmeye hazırım. Bu şehirlerarası bile olabilir.

Not: BAK beş yaşına girdi yazımıza da göz atın lütfen: Tıklayınız

Plaseboya devam

İnanç, ikna ve plasebo yazımıza (Tıklayınız) soru ve cevaplarla devam ediyoruz.

T. Plasebo asılın görevini yaptığına göre fark nedir?

S. Çok güzel bir soru, umarım cevabım da tatmin edici olur:

  1. Herhalde en büyük yararı, ASILın yan etkileri sebebiyle insanda oluşan bölük pörçük hatta bazen öngörülemeyen ve ASILa bağlanamayan hasarlardan kurtulunmasıdır.

  2. Asılları üretenler üzerinde ise “aracı” ya tapma olayını dengeler; çünkü bu kez asıllar üretirken bunların yalnızca “boşluğa basamak dizmekten” ibaret olduğunu anlarlar. Giderek birer birer insanlardan topluma da sirayet eder. Dıştan gelen deva yerine içten gelenin gücü ön plana geçmeye başlar. Dört elementin bilinçli varlıklar oluşu daha iyi anlaşılır ve bundan sonraki yapılanmamız onlarla aramızda doğrudan iletişim ile oluşur (muhtemelen ilk atalarımızın yaptıkları gibi).

Buradaki fikir plasebonun ilaç yerine kullanılışını baz alarak anlaşılabilir. Her ilacın yan etkileri var değil mi? Bazıları biliniyor bazıları ise bilinemiyor çünkü seneler sonra ortaya çıkıyor. İlaç, belli bir organ ya da hastalığı iyileştirici hizmet sunarken bedenin hatta tüm psişenin başka yönlerine kalıcı hasarlar veriyor.
Oysa plasebo yalnızca inancı kullanıyor ve yan etkisi yok 🙂
Bu açıklamayı metaforik olarak tüm diğer konular için kullanabiliriz.

T. Asılları anlatan “aracilarin” bizleri dogru iletisim yapmaktan engellediklerini söylüyorsun. Mutlak gercekligin olmadigi, bir adimin diger adima göre emin zemine basilmadigi bir yerde araci olmadan nasil “dogrudan iletisim” kurabiliriz? Hem dogrudan iletisim yapabilir miyiz? Peygambersiz bir inanc düsünebilir mi?

S. Aslında İslam öğretisi bizatihi bu sorunu halletmek için ortaya çıkmıştır bana göre, iddiası; Allahla kulun doğrudan iletişimine dayanır. Diğer dinlerdeki gibi ruhban sınıfına gereksinim göstermez. (hoş insanlar üzerinde güç elde etmek isteyen art niyetlilerce bu RUH-esas anlaşılamamaktadır ama biz neyin ne olduğunu biliyoruz).
Allah, insana şah damarından daha yakınsa eğer, iletişim için başka araca ihtiyacımız olmaz.
Şüphesiz ruhumuza hoş gelen, izlemekten keyif aldığımız, özendiğimiz insanlar vardır, olmalıdır. Onların sözleriyle özlerinin ne derece uygun olduklarını gözlemlemek bize olduğumuz şeyin net bir aynasını sunar. Ve biz de zaten başka birilerine ayna oluruz. Yaradılışın sonsuz döngüleri böylesine bir işbirliği gerektirir. Fakat buradaki kilit sözcük “işbirliği”dir, tapınma değil.

T. Bu anlamda “placebo” nedir? Mutlak gercekligin olmadigi
midir? Yoksa baska birsey midir?

Yüzyıllardır bize verilen ASILlar lisan aracılığı iledir. Lisan ise dualitiktir ve bu sebeple aynen ilaçta olduğu gibi yan ve paralel tesirlere sahip. Oysa plasebo aracıya gerek duymaksızın imandır.
Esas yazıda belirttiğim gibi ASILlara inancını kaybetmiş olanlara plasebo da etki etmez, tıpkı SECRET plasebosu gibi 🙂
Mutlak gerçek konusunda müteredditim. Enerji varoluşumuz için bile mutlaktır diyemiyorum. Bildiğim tek şey, birey bilincinin (kalp ile bağlantılanarak) ayaklarının üstünde durması gerektiğidir. Asıllara inançlarını yitirmiş olanlar ya dengelerini sağlayabilecek, berrak bir kendiliğindenlik içine girecekler ve böylece doğal ikili yaratımı gerçekleştirecekler. Ya da dengelerini yitirip belirsizlikte kaybolup gidecekler.

T. “İkili yaratım” sözcüğü ile neyi kastediyorsun?

S. Malum oyun kuramında verdiğim isimle “oyun hamuru”, yani her şey olabilme potansiyelinin, bilinçli gözlemcinin katılımı ile “OLAN”a dönüştürülmesinin bilinçli hale gelmesini kastediyorum.
Senelerden beri tekrarlamaktan usanmadığım kuantum önermesi şunu söyler: gerçekliğin mükemmel doğası, bilinçli gözlemcinin katılımını bekler.

T. Placeboyu nasil aliriz?

S. Dedim ya bunu biz belirleyemeyiz, yolunu bilirsek iş görmez muhtemelen. Eğer gücüne inandığımız bazı ASILlar varsa, bakarsın biri çıkar ve sen farkında olmadan plaseboyu almanı sağlar 🙂

Fransız bir bilim adamının labaratuvar deneyleri vardı (şimdilerde ne ismini ne de çalışmasının bilgilerini bulamıyorum nette, adeta üstü kapandı o çalışmanın.) Çok ilginçti ve epeyce gürültü koparmıştı. Araştırma konusu şöyleydi; suya belli oranda bir madde karıştırılıyor ve elde edilen mayi de spesifik olarak diyelim “A” işlevini gerçekleştiriyordu. Önce bu mayiyi elde ediyor sonra kimyasal işlemlerle içine katılan malzeme ayrıştırılıyordu, öyle ki o madde mayiden tamamen ayrılıp geride su sadece berrak su kaldığında dahi o arındırılmış su “A” işlevini yine de kusursuz gerçekleştiriyordu! Suyun hatırlama kabiliyeti olarak yorumlamıştım bu şaşırtıcı deneyi.

T. O halde bize yeni bir metod ögreten biri isin icine girerken bize ASIL ögrettigini söylüyor, nasil oluyorsa sonucu bambaska cikiyor, yani kisacasi bizi “aldatiyor”.

S. Evet aynen böyle oluyor diyebiliriz. Eğer ASIL öğrettiğini söylemese inanç olmayacak, olmayınca da plasebo iş görmeyecek.
Bugün itibariyle Bilim, dünyadaki inanç gücünü elinde tuttuğu için, plasebo onun elinden alınırsa işe yarayacaktır (şahsi kanaatim).

T. “Placebo-yöntemi” diye bir yöntem var midir? Daha dogrusu en iyi “kandirma” yöntemi nasil olur?”

En iyi kandırma yöntemi muhtemelen şiir ve öyküler ve diğer sanat dalları yoluyla yapılanlardır diyebiiliriz. Bu alanda kelimelere takılmaz dinleyici, kendine çarpan rüzgarı hisseder, ve hiç söze dökülmeden ve farkına varılmadan dönüşüm yaratır. Üstelik tamamen yan etkisizdir. 🙂

T. Gercekten bilim ile ugrasanlar bilimselligin de sinirlarinin oldugunu biliyorlar, asil sorun ona her sorunu cözebilecegini vaad eden disardan izleyicilerdir. Onlar gördükleri isleyen teknikten dolayi herseyin yapilabilir oldugunu zannediyorlar. Bu gercekten bir sanridir.

S. ASILları olduğundan da sağlam yapan senin söylediğin kişilerdir zaten yani “kraldan çok kralcı olanlar”. Eğer kral olsan şaşıp kalırsın 🙂

T. Bu söyledigin sey bence batida unutulmus ama halen doguda uygulanan ama unutulmaya mehilli bir yöntemdir. Usta-cirak iliskisi katilimsal bir ögretim seklidir, dolayli olarak usta ögretmek istedigini göstererek ögretir.
Batida ise neyin nasil ögretilecegi sözlü ve herkes tarafindan kontrol edilir
sekilde yapilir. Bati belki de bu yöntemi secmesindeki nedeni cokca kandirilmalarindan kaynaklanabilir. Cokca kandirilan biri artik herkes tarafindan test edilebilir bir yöntemle kandirilmanin önüne gecmek ister. Kliseler de kendilerinin en dogru seyi söylediklerini vaad ederek yillarca insanlari kandirmislardir.
Bu kandirma aslinda bizim inanc sisteminde de yaygindir. Nedense insanlar
batida oldugu gibi pek isyan etmemislerdir.

S: Şiir, öykü, halk ezgileri ve dansları, animistik dönemin eğitim şekilleriydi ve en bariz şekilde Kızılderililer,Asya türk kavimleri, Aborjinilerde görülürdü ve hala da kenarda köşelerde kalan küçük topluluklarda bu yöntem devam ettirilir.
Tek tanrılı dinler dönemine geçildiğinde öyle derin bir düzeltme ve silme işlemi yapılmış ki, öykülerdeki kişiler ve masalın ögeleri bile dine göre değiştirilmişler.
Neyseki eski ve düzeltilmemiş öykülerin izlerini sürenler hala var, örneğin Clarissa Estes ünlü bir cantadora olarak, epeyce el değmemiş öykü kurtarmış. Keza Castaneda ve Florinda Donner de kendi atalarına dair el değmemiş öyküleri kurtardılar ve biz bu sayede neyin ne olduğunu görebildik.

Anadolunun belki Türk-islam sentezi denilebilecek özel bir konumu var. Anadoluya binlerce yıl önce gelerek burada büyük medeniyetler kuran Türklerin bıraktıkları miras daha sonra islamı kabul eden son göçer Türklerle birleşince burada daha sağlam bir yorumlama ve el altından eğitim söz konusu olabilmiş.
Örneğin Bektaşilik ve bir yönü ile sufizm, bugün dünyanın en üst felsefeleri arasındadır benim gözlemlerime göre.
Hint kaynaklı doğu dinleri aşırı dişil ilke esaslıdır, animistik dönemin tüm etkilerini taşır, ancak insanlığın niyeti eril ilkenin güçlendirilmesi doğrultusundadır. Tek Tanrılı dinler ve uzun bir süre boyunca bilim, birey bilincinin (eril ilkenin) kendi ayakları üzerinde durabilmesi için planlanmış bir manevraydı (çünkü deli Dumrul henüz hamdı). Bence Kuantum fiziği ile eril ilkenin dayanıklılığı test aşamasına geçti.
Uzun zamandır Anadolunun eril ve dişil ilkeler arasında köprü işlevi yaptığını konu alan yazılar yazıyorum. Şimdilik hala bu fikirdeyim 🙂

T. Senin düsüncene göre bu “savas” cok eskilere dayaniyor,
yani eril ile disillerin verdikleri bir savas bu, diyorsun. Benim
olaylari kavrama seklim eril galiba. Bu nedenle de olaylari kavramak icin seni bu kadar yoruyorum :-)))))

S. Bu bir savaş değil, çünkü savaş tarafların üste çıkma gayretinden yeşeriyor. Oysa dişil bilinç zaten değişmeyecek olandır, yutucu ve eriticidir ve çok güçlüdür. Bunun için savaşmaz o, zaten sahip olduğun şey için savaşmazsın. Ancak eril bilincin ayakta kalması için hayali rakip görüntüsü oluşturabilir, böylece eril bilinç gölgelerle çarpışa çarpışa güçlenir. 🙂
Tüm zamanların en büyük kandırışı bu manevra olabilir hani 🙂

T. Yanitlarin icin cok tesekkürler, Sibel…..

S. Ben teşekkür ederim.
Bugün çok güzel bişey öğrendim, ilk fırsatta yazacağım (bilinmedik bişey değil ama çok çarpıcı)

İnanç, ikna, plasebo

Plasebo için, kısaca hastaya ilâç diye verilen tesirsiz madde, sahte ilaç diyebiliriz. Şu adreste örnekleriyle daha geniş bilgi var, az sonra sunacağım fikir dizgesi için önce bunu okumak açıklayıcı olabilir:

https://blog.sonsuz.us/?p=205

Plasebo etkisinin geçerli olabilmesi için çok önemli ilksel bir şart var; kişi öncelikle “asıl”a inanmış olmalıdır! Açıktır ki bir şeyin sahtesi var ise onun bir de aslı vardır.

Peki insanları bir şeyin ASIL olduğuna inandırmak kolay mıdır?
Kolay olmadığını biliyoruz.  Sebep ise insanın 0-6 yaş arasında edinmiş olduğu, dünyayı algılamasına sebep olan, kendi ve ötekiliği oluşturan temel bilgilerin sonradan yıkılamaz güçte oluşudur. Dünyanın genelinde kültürlere göre farklılık gösterse de ezici çoğunluğun tabi olduğu bilgiler büyük oranda örtüşür ve böylece aynı devirdeki dünya insanları ortak bir rüyayı görebilme ehliyetini edinir. Bu bir yandan büyük bir başarı olmakla birlikte diğer yandan, başka bir rüyaya ya da gerçekliğe geçmenin önünü kesin biçimde kapatan bir engeldir de. Yani ilaç aynı zamanda zehirdir!

İnsanlar gözleriyle gördüklerine inanmaya eğilimlidirler fakat “temel bilgiler” (ortak rüya için bebeklikte alınan ilaç) onları bu konuda da şüpheci olmaya iter; çünkü birçok kötü/dolandırıcı insan vardır ve göz boyama sanatı ile insanı kandırabilir ve yoldan (ortak rüyadan) çıkarabilirler. Adına makul şüphe denilen bu “korku aşısı” gerçekten de fevkalade işe yaramaktadır. Makul düzeyi aşarsa bu durumda kişiye paranoya tanısı konur ve seviyesi normal(!) düzeye indirilmeye çalışılır.

İçgüdüsel ve animistik dönemlerde, insanlar doğanın gücüne ve onunla konuşabilen şamana, sonuçlarını gözleriyle müşahede ettikleri için inanıyorlardı, böylece onların ASILları bizzat kişisel deneyimlere dayanıyordu. Belki bu sebeple bir nesilden diğerine ya da bir yörenin şamanından diğer bir şamana göre ASILlar değişebiliyordu.
Giderek feodal yapılar ve onun da yerini tek tanrılı dinlerin yönetimleri aldı. Bu kez insanlar gözleriyle görmedikleri, bizzat deneyimlemedikleri hatta birinci ya da ikinci elden deneyimleyenle bile karşılaşmadıkları halde “temel bilgiler” (0-6 yaş yapılandırması)yoluyla ASILlar elde etmeye başladılar. Bu dönemin ASILları çok keskindi ve nerdeyse üçbin yıl boyunca tartışmasız hüküm sürdüler.

Bu keskin dönem süresince gerçeği ilk elden görme(!) çalışmaları, insanın birey bilincinin esas alınmasına yönelik erken dönem bilimsel faaliyetleri dini yönetimlerden gizli sürdürülmekteydi. Bu gurup çalışmaları bazen de kişisel girişimler çok dikkatli olmak ve yer altında konumlanmak durumundaydı çünkü kolayca şeytanla ilişkilendirilebiliyor ve ASIL için tehlike arz ettiği gerekçesiyle zalim cezalara çarptırılabiliyorlardı. Erken dönem bilimcileri çoğu kez faaliyetlerini mensup oldukları dine ve kutsal kitaplara dayandırmak durumunda kaldılar.

Derken yaklaşık üçyüz sene kadar önce başlayan bir açılma dönemine girildi. Bilim yöntemi alenen kullanılabilmeye başlandı. İletişim araçlarının artmasının da yarattığı ivme ile farklı konularda araştırma yapan bilimciler birbirleriyle temas edebildiler ve buluşlar her on yılda daha da artan bir hızda dünyayı kasıp kavurmaya başladı. Böylece Ken Wilber’in Her Şeyin Teorisi kitabında detaylandırdığı çeşitli araştırma verileri açıkça gösterdi ki, dünya nüfusunun %50 si Bilimin gücüne iman etmektedir! İşte böylece ASILları belirleme imtiyazı Bilim Yöntemi’nin eline geçti. Kral öldü yaşasın kral!

Bilim yönteminin “genelleştirme” kıstasını yoğunluklu olarak kullanışının da bir sonucu olarak ortalamanın dışına atılan, görmezden gelinen bazen de hatalı üretim gibi görünen bölük pörçük unsurlar, dünyada bir yandan gelişmekte olan “kendini özgürce ifade etme” rüzgârından (yeşilci ve hümanist akımlar) yararlanarak kazan kaldırmaya başladı. Dikkate alınmayan bu olasılıklar, gerek dıştan (terör, aykırıcılık, anarşi, fantastik vs) gerekse içten (toplu olarak nevroz diye nitelendirilebilecek) insanlığın toplu rüyasını ve ASILlarını tehdit eder oldular.

Yüz sene kadar önce dünyada gerçekten de özel bişeylerin başladığını, yepyeni bir ASIL’a doğru ürkek adımlar atıldığını görebiliyoruz. Bunlar psikoloji alanında (Freud, Jung, Adler vs), sosyoloji, antropoloji, edebiyat, felsefe ve özellikle fizik alanında duyuluyordu. Kuantum Kuramı adı verilen ne olduğu çok belirsiz bir önerme bilim adamları üzerinde şaşkınlık verici bir heyecan uyandırmaya başlamıştı. Kuantum fiziği, bilimin ASILlarını yıkıyor ancak belki yerine bir daha ASIL koyamayabileceğimizi de üzülerek ekliyordu. Kuantum kuramının da babası olan Einstein bu gidişatı içine sindirememiş “Tanrı zar atmaz” diyerek, araştırmalarını bir başka alana metafizik alana kaydırmıştı.

Kuantum kuramı, bize yaratımın ikili doğasını anlata dursun, bilim dünyası bir yandan onca çabayla oluşmuş ASILları teknolojiye havale etmeye devam ederken, diğer yandan bir sonraki sabahtan kuşku içinde bocalamaya başlar ve böylece bir kısmı, aynen pirleri Einstein’in yaptığı gibi metafizik/kutsal kitaplar alanlarından destek edinmeye yönelirler.
Bu yöneliş, Dünyada modernize olmuş din temasının ortaya çıkmasına sebep olmuş olabilir. Eski defterler yeniden açılmış ve insan nesli uygulamalarından edindiği birinci elden bilgilerini, Tanrıdan gelen bilgilerle eşleştirme yarışına girmiştir. Burada amaç, kendi boyunun ölçüsünü almak için bir duvar cetveli mi edinmektir yoksa tanrıyı mı test etmektir bilemiyorum(oysa her nereye bakarlarsa kendi suretlerini-kendi sandıkları bilgileri- görebilecekleri aşikârdır). Bana kalırsa kuantumdan kaçış yoktur!

Bilimsel yöntemlerden kısmetini alıp dinsel ögelerle denkleştirme çabasına girmiş bu insanlar için geri dönüş söz konusu olamayacağı halde, yarattıkları dönüş rüzgarı, henüz bilim yönteminden nasiplenmemiş, birey olmaya oldukça uzak büyük insan kitlelerini harekete geçirdi. Her devirde olduğu gibi duygu istismarıyla kitleler üzerinde güç sahibi olmak isteyenler çok zaman önce kaybedilmiş bir savaşın rövanşını yapmakta oldukları zannına kapıldılar. Bu da sanırım geçilmesi gereken bir entervaldir.
Kuantum kuramı, insanlık öyküsünü ya da ülküsünü, bilinçli animistik yaşam diyebileceğim ikinci düşünce katına yani entegratif ve giderek Holistik anlayış düzeyine taşıyacaktır.  (Bakınız: https://blog.sonsuz.us/?p=3532)

Her neyse, yeniden ana konuya dönmek istiyorum, plasebo etkisini mevcut ASIL (bilim) onayladığına(!) göre bu muhteşem etkiyi, hayat kalitemizi yükseltmek adına nasıl kullanabiliriz?

İkna yani inandırılma yani KANDIRılMA!

Gerçek bir öğretmen bizi kandırabilendir. İkna ila kandırmanın aynı şey olmadığını iddia edecekler olacaktır-daha önce oldu- Kandırma kelimesi bize çok kötü bişeymiş gibi öğretilen çıkar sağlama ile ilişkili görülmektedir. Oysa ikna bildiğimiz anlamda zihinden zihine bilgi aktarımı ile yapılan bir öğretme değildir. Şüphesiz bir aydırma işlemidir. Belki bu işlemin iman etme olduğunu söylersek pek de yanılmış olmayız. İman, şüphesiz bilmektir. İnanma ise bilmek isteyişin hazırlığı, niyetidir.

Yaşamımızın hemen her anında yaptığımız da budur ve aslında bilmeden nefret ettiğimiz şey, kandırışa dayanan mevcudiyetimizdir. Gerçek denen şeyin tam olarak kandırılmayla oluştuğunu, rollerin kusursuz icrası olduğunu biliyoruz.

Rolümüzü iyi oynayamadığımızda karşıdaki “kendini kandırma!” diye bizi uyarır. Aslında söylediği şudur farkında olmadan: “kendini tam kandıramamışsın bu sebeple beni ikna edemiyorsun”.  Bazıları “kandırma” kelimesinden iğreniyorlar, sanki onu yok ettiklerinde mutlak bir gerçekle karşılaşabileceklermiş gibi!

“Mutlak gerçek”, oldukça uzun süren harika bir tam kandırıştı, geçti gitti. Artık bu kadar rahat değiliz.

Bir yaqui Kızılderili bilgi adamı olan Don Juan Matus, öğrencisi Castaneda’ya : kendisine gösterdiği ya da öğrettiği şeylerin aslında önemli olmadığını yapmak istediği şeyin sadece, kendi varlığındaki gizli erke ve ona ulaşabileceğine inandırılmaya razı olmasını sağlamak olduğunu söylüyor!
Bize gereken, burnumuzun dibinde ölçüsüz erkin var olduğuna bizi ikna edecek bi öğretmendir.
(Sessiz Bilgi kitabından)

Evet öğretmen ikna eder ve hem de bu bir kandırıştır; çünkü öğretmenin bu ikna işleminde menfaati var! Bu bir bayrak yarışıdır, yerine bayrağı taşıyacak birini bulamazsan ölemezsin ya da dinlenemezsin (bu konuyu Gurdjief gayet yalın biçimde anlatmıştır). Bu elini yakan bişeydir, en kısa zamanda onu başka bi ele tutuşturmalısın, yoksa güzelim dünyanın senin üzerine yaptığı yatırım boşa gitmiş olacak! Eh işte öğretmenin menfaati de buradadır. Basit ve bilinen kural: Ver kurtul! Ve lakin bu yanan eli kim alacak? Kim bu yarışa çıkabilmişti, kaç kişi? Ve bunlardan kaçı yeterince hızlı ve dayanıklıydı?

O halde Plasebo etkisini kullanabilmek için gerekli doneleri şöyle sıralayalım:
1.ASIL yani plaseboyu yerine koyacağınız asıl şey.
2.ASIL’a tam inanç.
3.İşlemin dertlinin kendisinden tamamıyla gizlenmesi.
4.İşlemi uygulayacak olanın rolünü çok iyi oynaması, (değilse tam inançlı bir uygulayıcı olup, başkası tarafından kandırılması gerekir.)
5.Plasebo etkisinden –uygulayıcıları aydınlatmak dışında-fazlaca bahsedilmemesi.
6.Derdinden kurtarılan kişiye ya da yakınlarına plasebodan söz edilmemesi
7. İlaç şirketlerini ya da tüm ASILların sahiplerini her halikarda onlarsız yapamayacağımıza inandırıp, telaşa kapılmalarını engellemek de gerekecektir.

ASILlara inançlarını kaybetmiş olanlar için plasebo yöntemi uygulanamaz. Onların ayrı bir kategoride değerlendirilmesi lazım.
Tüm bu geçişler, dönüşümler, kavga gibi görünen her şey, muhteşem birliğimizin göz alıcı öyküsü. Bir denizin dalgaları gibi bir görünüp bir kaybolan bireyler ve baki olan ağ bağlantımız. Sonsuzlukta yankılanan hoş bir seda.
Boşluğa basamak dizenlere selam olsun.

Sibel Atasoy

05.01.2011 – Beylerbeyi

Not: Bu yazı da diğer her şey gibi bir çok genelleme, çift anlamlılık içerdiğinden diğer saçmalıklardan bir farkı yok.

Devamı için Tıklayınız

Kuantum Teorisinin soyutlanması

http://www.facebook.com/home.php?#!/video/video.php?v=451216833673

Yer çekiminden kurtulmak, görünmezlik, karbon nano tüpler, uzay asansörleri… Eğer bir an önce kuantum teorisinin soyutlanmasını başaramazsak bizi teknolojik boyutu ile ezebilir. neden böyle bir endişe duyuyorum? Aslında burada profesörün farkkında olmadan defalarca tekrarladığı masum bir kelime sebebiyle: “kontrol”.
Tüm bu olanlar he…r zaman bilimkurgu ve fantastik kurgucular sayesinde olabiliyor(profesör de bunu bi kaç yerde belirtmiş), çünkü deneyimden önce kuram,kuramdan önce hayal geliyor. Bu sıralamayı hatırlamakta yarar var. Bu sebeple “kurgucuya” ölmeden önce “iyi biliriz”diyelim lütfen. 🙂

Richard Feynman

Al Seckel’den Richard Feynman

Kavgacı fizikçi

Richard Feynman Cornell Üniversitesinde hocalık yaparken ondan Buffalo’daki aeronotik laboratuarında haftada bir kurs vermesi istendi. Bir gece Buffalo yolculuğunu biraz ilginçleştirmek için bir bara uğramaya karar verdi. Feynman Alibi Room adlı bu barı sevdi ve oraya sık sık uğramaya başladı. (Alibi, bir suç işlendiği sırada sanığın suç mahallinden başka bir yerde olduğunu iddia etmesi veya bunun kanıtı demektir.)

Bir gece lavaboda bir sarhoşa rastladı. İçeri girince sarhoş patladı: “Tipini beğenmedim, ona bir tane çakıcam.” Feynman tersledi: “Çekil
yolumdan…” Sarhoş aniden Feynman’ın suratına doğru bir yumruk çıkardı ve daha ne olduğunu anlayamadan Feynman eşit şiddette karşılık verdi. Sarhoş afalladı ve lavabodan geri geri çıkıp gitti. Ancak Feynman’ın sorunları burada bitmemişti. İnatla barda kaldı ve Coke’unu içmeye devam etti.

Daha sonra Kıvırcık (sarhoş) ve çetesi Feynman’a yaklaştı. Kavga etmek istediler, fakat Feynman hala inat ediyordu ve yerinden kalkmadı. Grup
uzaklaştı. Derken Kıvırcık’ın öfkesi yine alevlendi ancak Feynman ilerde bir kavganın durmakta olduğunu hissetti. Şans eseri bara başka bir adam geldi ve Kıvırcık’ı Feynman’a takdim etmeye başladı, hemen arkasından da Feynman çabucak sıvıştı.

Richard Feynman: Fizikçi, davulcu, kasa açıcısı ve kavgacı.

Feynman’ın sağlık durumu

II. Cihan Harbi sırasında Los Alamos’ta bomba üzerinde çalıştığı için Richard Feynman’ın askerliği ertelenmişti. Fakat savaştan sonra hükümet onun sağlık muayenesinden geçmesini istedi. Feynman prosedürlerin çoğundan geçti: Göz, kulak vs. Ancak sırada en nefret ettiği düşmanlarından biri vardı: Psikiyatr. Psikiyatr kızgın Feynman’la 25 dakika konuştuktan sonra başka bir meslektaşını çağırdı. Konuşurlarken Feynman psikiyatrın sorularına doğrudan cevap vermedi, geniş ve genellikle saçma sapan cevaplar verdi. Diğer psikiyatrın onunla konuşması bitince Feynman dosyasını görevli subaya teslim etti. Görevli subay Feynman’ın dosyasını geri aldığında dosya üzerinde büyük kırmızı harflerle Devamını oku “Richard Feynman” →