Gözlemcinin gözlediğine etkisi

Hazır placebodan bahsetmişken aklıma gelen bir örneği de vermek istiyorum. Fakat ne yazık ki Fransız araştırmacının adını hatırlayamıyorum; nerede okuduğumu da bilmiyorum. Herneyse konu gayet net bi şekilde aklımda. Belki onu da sizlerden biri hatırlar 🙂

Fransa’da gayet saygın bir laboratuvarda bir araştırma yürütülüyormuş. Şöyle ki;

Bir kimyasal maddeye diğer bir kimyasal madde karıştırılarak tepkime gözleniyormuş. İlave edilen kimyasalın bu etkimeyi en düşük ne miktarda sağlayabildiğini ölçebilmek için, her seferinde maddeyi biraz azaltıyorlarmış (hocanın eşeğin yemini her gün azaltması gibi!). Fakat sonuç değişmiyormuş ve artık öyle bi duruma gelmiş ki ilave ettikleri mayi içinde yalnızca su kalmış, fakat sonuç hala değişmiyormuş!

Tabi araştırmacılar gözlerine inanamamışlar ve deneyi tekrar tekrar yapmışlar; su, içine daha önce konan kimyasalın özelliklerini hatırlayabiliyor ve karıştırıldığı diğer maddenin dönüşümünü sağlayabiliyormuş!

Araştırma sonuçları bazı bilimsel yerlerde yayımlanınca kıyamet kopmuş!

Bilim adamları, medya, ilaç şirketi temsilcileri hatta ünlü bir sihirbazında içinde bulunduğu bir kontrol ekibi laboratuvara gelmiş.

Amaç bu işin içindeki şarlatanlığı yakalamakmış tabii!

Gerçekten de daha önce defalarca olan şey onların önünde olmamış! Berbat bi durum. Zavallı bilim adamı ve ekibi mahcubiyetten yerin dibine geçmişler. Belki bu sebeple bu konuya ilişkin verileri şu anda google’da bulamıyorum. İzleri yok ettiler galiba.

Olay bu kadar. Gelelim benim yoruma.

Yahu bu adamlar kuantum bilmiyolar mı? diye sordum kendi kendime.

Gerçekliğin bilinçli gözlemcinin katılımını beklediğinden hala habersiz mi bunlar!

O kadar insan deneyin ters gideceğini beklerken o masum su bu iradeye nasıl karşı koysun?

Ocak 2006. Günlükten

Placebo etkisi-günlükten

İlaçların çoğunun etkisi psikolojik
O çok güvendiğimiz ilaçların etkisi nasıl ölçülüyor? Klinik araştırmalarla. Klinik araştırmalar nasıl yapılıyor? şikayeti olan gönüllü hastalar denek olarak kullanılıyor. Nasıl kullanılıyor? En güvenilir araştırma yöntemi olan double blind yani çift kör yöntemi ile araştırma yapılarak. Nedir çift kör yöntemi? Hem hasta hem de ilacın sonucunu gözlemleyen araştırıcı hastanın hangi ilacı kullandığını bilmez… Hastalar rastgele iki guruba ayrılır. Hastaların bir kısmına gerçek ilaç, diğer kısmına PLACEBO denilen boş ilaç, yani içinde etki maddesi olmayan benzer bir hap verilir. Sonuçlar ilaç lehine istatistiki olarak anlamlı çıkarsa “ilaç etkilidir” denir. Yani birinci gurupta 100 hastadan 50’si, ikinci gurupta 30’u iyileşmişse ve bu fark istatistiki olarak anlamlıysa ilaç etkili kabul edilir. şimdi buradaki anahtar sorular;
Bir; neden ilaç her hastayı iyileştirmiyor.
İki; nasıl oluyor da içinde hiçbir şey olmayan boş bir ilaç, 30 hastayı iyi ediyor?.
Üç; araştırıcı gerçekten kör mü?

Op. Dr. Bülent Uran
Kadın Hast. ve Doğum Uzmanı – Fethiye

Yazının tamamı için:

http://www.irenbe.com.tr/dergi/?op=alanv&olay=0&ID=220

Komedi!

Yani işin ilaç kısmı epeyce şaibelidir. Yazının sahibi doktor beyi kutluyorum.

Fakat benim üzerinde durmak istediğim daha genel plasebo etkisi.

Hepimiz biliyoruz ki, bu oyunun içinde (herşeyi) var eden/yok eden zihnimizdir. Canlı/cansız her objeye onu O yapan anlamı biz yüklüyoruz. Bunları bilinçsizce yapmamız ne büyük şansızlık!

Aslında ana okulu bile geç, daha ana kucağında başlayan eğitimin, ergenlik çağına kadar devam eden tüm uzantısında, zihnimizin VAR EDİCİ özelliğini kullanmayı öğrenmeli/öğretmeliydik.

Komik olan şu; biz bunu öğrenmediğimizde uygulamıyor olsak büyük sorun olmazdı! Oysa biz bunu, yaptığımızı bilmeden yapıyoruz. Yani bilmeden yarattığımız putların oyuncağı oluyoruz.

Teklifim gayet basit; madem zaten yapıyoruz bari bilerek yapalım!

Geçen gün annemin balkonundan dalgın dalgın dışarıyı seyrediyordum (evin içinde sigara içmeyeyim diye), apartmanın önünden bir otobüs geçiyordu ve onun, çevresinde titreşen bir çizgi ile kaplanmış olduğunu gördüm! Önce şaşırdım. Sonra aydım!!!

Otobüsü dıştan bir çerçeve ile kaplamış olan o saydam tabaka/muhafaza onu var eden düşünceydi! Önce o yapılmıştı; birileri onu hayalinde tasarlamıştı. Ve sonra o otobüs katılaşmış enerji olarak kendi yerine oturmuştu. O saydam muhafazayı oradan çekip alabilsem otobüsün aniden gözden kaybolacağından EMİN oldum.

Adeta şok geçirmiştim.

Sonra bu deneyim üzerine ara ara düşündüm.

O muhafazayı oraya koymuş olan insanlığın iradesine hayran oldum. Ve o çok güçlüydü; çünkü o hayalin tuğla tuğla yükselmesini sağlamış bir insan ordusu vardı. Onların her biri kendinden önceki son tuğlaya kadar olan tasarıma inanmıştı, onaylayarak kendinden önceki binlercesini onurlandırmıştı.

Onu oradan çekip almak neredeyse mümkün değil (güçlü bi büyücü için zor olamayabilir belki).

Asıl farkettiğim şu oldu;

Maddi objeleri, yine madde ortamında değiştirmek imkansızdı. Onları değiştirmek için düş dünyasına, yani ilk yapıldıkları yere nüfuz etmek gerekiyordu.

Ben zaten hep bunu yapıyordum! (ama ne yaptığımı bilmeden)
Çalışmalarımı bu yöne kaydırmayı belli belirsiz aklımdan geçirdiğimi hatırlıyorum.

Ve hemen bir gün sonra genç bi arkadaşla tanıştım. Aura görüyor, doğal şifacı, aynı anda bikaç yerde birden olabiliyor!

O cici kız, az önce anlattığım aymamın bi hediyesi olarak geldi bana. Kendimi kutluyorum. (hep azarlayacak değilim ya!)

Gerçekten çok hoş şeyler oluyo…

Yeniden placebo ilaca dönecek olursak da hoş şeyler üretiyoruz.

Bir kere araştırma sonuçlarını yazan gözlemcilerin hangi guruba ilacın hangisine placebo ilacın verildiğini bilmemesine imkan yok! Yani durumda belki gerçekten de double blind olmalıydı ama muhtemelen (suçlayıcı oluyorum belki) sadece tek kör var! O da hastalar!

Eğer bu şüphelerimde haklıysam, o zaman gerçekliğin oluşmasında ikici inanç etkeni devreye giriyor; araştırmacının beklentisi!!! Yani verilen ilacın hastalığı iyi edeceğine dair hastada oluşan placebo etkisinin aynısı gözlemcide de oluştuğundan, placebo ilaç verilenler 30, ilaç verilenler 2X30 kişi çıkacaktır. Ufak farklılıklar oyunu bozmaz!

Malum, gerçekliğin mükemmel doğası bilinçli gözlemcinin katılımını bekler. (Kuantum fiziğinin ana teması)

Buraya kadarını hallettim de geriye kalan 40 kişi ne oluyor?!!!

Söz konusu bakiye (hiç iyileşmeyen 40 kişilik gurup) muhtemelen hastalığa inancı olanlar gurubudur! 🙂

Ocak 2006. Günlükten

Anasının Karnından Dizisi

Önemli iki soru-4

Önemli iki not:

1. Varlıkların yapısal durumlarında değişiklik olması demek, molekül yapılarının değiştirilmesi demektir. Peki, atomik yapılarda da bir değişim oluyor mu?

Oluyor. Şöyle ki: Her bir kimyasal elementin (yani her atomun) birçok izotopu bulunmaktadır. Şekilde azot (N) ve karbon (C) atomlarının izotopları görülmektedir. Bu izotoplar, ortamdaki enerji kutuplaşması ve yoğunluğuna bağlı olarak, ya elektron tünellemeleri, ya pozitron tünellemeleri nedeniyle çapraz (sarı ve mavi oklarla) gösterilen yönlerde birbirlerine dönüşmektedirler. Yani bir 13N atomu bir 13C atomuna, bir 14C atomu, bir 14N atomuna dönüşebilmektedir.

Şekil 15: Doğadaki tüm kimyasal elementler, birbirlerine dönüşebilirler.

Dolayısıyla doğadaki tüm kimyasal elementler, ortamdaki enerji durumuna göre, elektron veya pozitron alışverişleri sonucu birbirlerine dönüşebilmektedirler. İzotopların çok değişik ömürleri bulunmaktadır. İzotopların sahip oldukları bu ömürlere göre de oluşturulan bileşiklerin ömürlerine sınırlama getirilmiş olunmaktadır. Doğadaki biyolojik iç saatlerin çoğu bu sisteme dayanmaktadır.

2. Peki daha alt düzeyde, yani atom-altı-öğeler düzeyinde de değişimler oluyor mu?

Evet, onlarda da değişim oluyor: Atom-altı-öğelerin de, ilerleme yönleri, adımları, enerji düzeyleri, vs değişiyor, hem de 3 eksen sistemi boyunca ve her bir eksen etrafında 77760000 saliselik konum farklılığı gösterecek şekilde! Dolayısıyla, asıl temel değişim bu en temel varlıklarda gerçekleşiyor ve onlar bu değişen enerji düzeyleri ve konumlarıyla, doğa ve dünyamızı tekrar yeniden düzenlemeye başlıyorlar.

Şekil 16: Kuantsal öğelerin sonsuz denecek kadar farklı konum ve durum almaları söz konusudur.

►Kuantsal sistemden atomik-moleküler sisteme geçildiğinde, “Theory of Integrated Levels” (= Tümleşik Sistemler Teorisi) ilkesi “Her düzey altındaki düzey(ler)inkine ek, yeni bir özellik taşır” gereği: yeni etkileşim sistemleri ortaya çıkar. Bu etkileşim sistemi basınç ve sıcaklık olarak bilinir. Bu nedenle tüm moleküller sıcaklık ve basıncın çok olduğu yerden, az olduğu yere doğru hareket ederler. Bu etkileşim sistemi gereği denizlerdeki su moleküllerinden her biri, kendisine en yakın komşularının sıcaklık ve basınç değerlerini algılayarak, en düşük değerdekiler yönünde harekete başlarlar. Bu olay aynı anda denizin her yerinde gerçekleşir ve tüm deniz genelinde bir akıntı sistemi başlar. Denizin farklı yerlerindeki farklı sıcaklık ve basınç değerlerine göre, farklı hızlarda akıntılar ortaya çıkar. Atmosferdeki rüzgârlar da bu sistemde gelişirler. Yeryuvarı içindeki manto akımları da bu şekilde oluşurlar. Bu akıntılara göre de depremler volkanik hareketler vs. başlar.

Sözün kısası, doğa ve dünyamızı oluşturan en temel öğeler bilardo topu gibi pasif, cansız, ölü, bilinçsiz varlıklar değil, yukarıda belirtildiği gibi, çevrelerini algılayan ve komşularının durumlarına göre davranışlarını belirleyen ve daha rahat durumlara geçmek için yeni üst-sistemler içinde bir araya gelme çabası içinde olan varlıklardır. Yani onlar ölü-cansız değil, canlı ve bilgi ile davranan en temel canlılık öğeleridir.

► Doğadaki en küçük varlıkların hem dalgalanma (wave) göstermesi, hem bir madde tanesi (particle) olarak davranması, onların “wavicle” (wave + particle = wavicle) olarak da adlandırılmalarına neden olmuştur (Eddington 1935). Bu “wavicle” terimini Türkçemize “salınımcılar” olarak aktarmak istedim, çünkü onlar hem bir sarkaç gibi, sürekli olarak sağa-sola dönüp duruyorlar, hem ilerledikleri yönde belirli bir düzlem içinde dans ediyorlar, hem de doğadaki tüm enerjilerin (dolayısıyla kuvvetlerin) temelini oluşturuyorlar. Dahası, evrensel ölçekte birbirleriyle etkileşerek, hep daha ekonomik üst-sistemlerde birleşecek şekilde birbirleriyle anlaşıp-uzlaşıyorlar.

Şekil 17: Platin düzlemi üzerinde oluşturulan bir atom kalınlığındaki grafen örtüsünde gelişen nano-kabarcıklar. (Sağ-alt köşedeki küçük noktalar etilen molekülleridir.)

Salınımcılar çevre faktörlerini dikkate alarak yapı ve dokusal durumlarını değiştirirler ve yeni şekiller, yeni görünümler ortaya çıkarırlar. Levy ey al (2010) yaptıkları şu deney bunu güzel açıklar.  Deneyde, platinden oluşturulan bir düzlem üzerine, ”graphene” yapısı adı verilen tek-tek karbon atomları yerleştirmişlerdir. Yani yan-yana gelen tek karbon atomlarından oluşan bir grafen örtüsü oluşturmuşlardır. Tarayıcı tünelleme mikroskobuyla görüntü alındığında,  platin yüzeyi gibi düzgün olması gereken graphene (grafen) örtüsünün, yer yer yaklaşık 2 nm yüksekliğinde tümsekcikler (kabarcıklar) oluşturdukları saptanmıştır.

Bu deney şunu göstermektedir. Yanyana getirilen salınımıcılar (burada karbon atomları), çevrelerindeki varlıklardan gelen sinyallerle (burada platin atomlarından oluşmuş bir düzlem) etkileşerek (sinyal-alışverişlerinde bulunarak) değişik görüntüde yapısallaşmalar oluşturmaktadır. Yer yer, platin düzlemine uygun düzgün düzlemler, yer-yer ise, belli yönde, beli boyutta geometrik şekiller!

►Ve salınımcıların son bir temel özellikleri daha: hep en kestirme yolu seçerler. Yani her zaman işin en kolay yolunu seçerler. Bu özellik, çocukların yetiştirilmesinde önem taşır; çünkü onlara hayat şöyle de olur veya yaşanır diye kolay bir yol gösterirseniz, o çocuklar ileride asla zor görevlere soyunmazlar.

Özetle: Doğadaki tüm farklı görüntüler, salınımıcılar dediğimiz bu temel varlıkların çevreleriyle karşılıklı etkileşimlerinin bir üründürler.

Peki, doğadaki en temel yapıtaşları canlılık gösteriyorlar, bilgiye göre davranıyorlarsa:

i-fizikçiler neden hala bu temel yapıtaşlarını, doğayı oluşturan en temel canlı-öğeler olarak değil de, bilardo topu gibi pasif, cansız varlıklar olarak değerlendiriyorlar?

ii-Biyologlar neden hala canlıların bilgiye göre davrandıklarını değil de, evrimin rasgele mutasyonlarla gerçekleştiğini iddia ediyorlar?

iii- Biyologlar neden canlılığı atom-altı-öğelerle başlatmıyorlar da, “ilk canlı nasıl, nerde oluştu?” şeklinde sorularla uğraşıyorlar?

iv- Din adamları yaratıcı güç olarak tanımladıkları “Allah’ı” neden varlıkların kendi içlerinde değil de, hayali bir harici sistemde arıyorlar?

Bu soruların yanıtını dinamik sistemler fiziği ilkelerinde buluyoruz.

İsmet Gedik-Hücre Yapısı

-devam edecek-

Not: Hep söylediğim gibi her şey fizikle açıklanabilir, zaman zamanla, sabırlı olun ve bi sona ulaşacağınızı da sanmayın! Bu yolculuğun kendi bir zevk: bakınız

Enerji-frekans ilişkisi-3

1.5- Peki Planck ne bulmuştu?

Planck zamanına kadar, enerji denilen şeyin, istenildiği kadar küçük parçaya bölünebilen, yani sıfır (0) değerine bile indirgenebilen, belli bir kimliği-kişiselliği, çevresini algılama ve ona göre davranma yeteneği olmayan, cansız bir değer sistemi olduğu varsayılıyordu. Doğa veya tanrı denilen harici bir ekstra varlığın bu enerjiyi kendi görüşüne göre kullanıp, doğadaki olayları oluşturup-yönlendirdiği görüşü egemendi. Planck, enerji denilen faktörün, istenildiği kadar küçük parçaya bölünebilen bir şey değil, belli bir sabit değere sahip olması gereken bir faktör olduğunu ortaya koymuştu. Ve bu sabit değerin de Planck sabiti (h) denilen

h=6.62606896×10−27erg·s

gibi belli değerde olduğu hesaplanmıştı. “En küçük enerji değeri ne kadar” sorusundaki “ne kadar?” anlamına gelen quantum (kuantum) terimi de bu manada üretilmiş ve kuantum fiziği denilen fizik dalının ortaya çıkmasına yol açmıştır.

Kuantum kavramının ortaya çıkışından sonra fizikçiler arasında bu konuda yoğun bir araştırma başlatılmıştır. Özellikle foton, elektron, nötron gibi kuantsal öğelerde gerçekleştirilen bu araştırmalarda:

►Doğadaki tüm maddeleri oluşturan temel element dediğimiz atomların proton, nötron, elektron gibi atom altı öğelerden oluştukları ve birbirleriyle foton denilen enerji paketçikleriyle haberleşip, karşılıklı enerji alış-verişlerinde bulundukları;

►Enerjinin,

i- öğelerin frekans denilen bir saniyede yaptıkları titreşim sayısı ile (E=hν, E=enerji, h=Planck sabiti, ν=frekans)

ii- ve kütleleriyle orantılı (E=m0c2, m0=hareketsiz haldeki kütle, c=ışık hızı) olarak artış gösterdiği;

► “Atom altı parçacıkları” denilen bu temel öğelerin, spin denilen ve biri 360 derecelik (tam spinli), diğeri 720 derecelik (yarım spinli) iki farklı döngü sistemine sahip oldukları anlaşılmıştır.

Şekil 8: Tam spinli atom-altı-öğeleri üst-üste çakışıp, güç veya enerjilerini birleştirebilirler.

►Tam spinli olanlara (örn. foton)  boson denilmiş ve kuvvet (enerji, bilgi) taşıyıcı oldukları saptanmış, yarım spinli olanlara (proton, nötron, elektron) fermiyon denilmiş ve madde oluşturucu oldukları saptanmıştır. Şöyle ki: Kuvvet taşıyıcılar, öreğin fotonlar, aynı anda aynı yerde olabilirler ve bu şekilde enerjileri üst-üste çakışarak gittikçe artan kuvvet sistemleri oluştururlar. Proton, nötron, elektron denilen fermiyonlar ise, aynı anda aynı yerde olamazlar ve bu nedenle farklı konumlara yerleşerek madde dediğimiz varlıkları oluştururlar.

Şekil 9: Yarım spinli atom-altı-öğeleri aynı anda aynı yerde bulunamazlar, yani güç ve enerjileri üst-üste çakışmaz.

Şekilde üç adet elektronun bir arada bulunabilme durumu gösterilmiştir. Fermiyonlar aynı anda aynı yerde bulunamayacaklarından, atom çekirdeği çevresinde farklı yörüngelere yerleşirler. Bu şekilde doğadaki yaklaşık yüz kadar kimyasal element ortaya çıkar. Kuantlar dünyasındaki bu olay, insanlar arasındaki toplumsal ilişkilere benzer. İnsanlar da aynı anda, aynı konumu işgal edemezler, ama insanların düşünceleri birbirleriyle üst üste çakışarak, güçlerin birleştirilmesi ve büyük işler yapılmasına yol açar.

►Tüm atomlar çevreleriyle sürekli bir etkileşim (yani enerji alış-verişi) içindedirler. Bu enerji alış-verişleri fotonlarla olur. Bir atom çevresinden foton(lar) alırsa, elektronlarından birinin enerji düzeyi artmaya başlar. Bu artış söz konusu yörüngedeki elektronun normal enerjisinin yaklaşık 1/137sini bulduğunda (fine structure constant denilen gizemli bir sabit; öylesine yaygın ki,  birinci yörüngedeki bir elektronun hızının, ışık hızına oranı da aynı!), elektron bir üst yörüngeye zıplar. Tersi durumda, yani atomdan çevresine foton verildiğinde ve bu sabit orana ulaşıldığında da, elektron bir iç yörüngeye geçer.

Şekil 10: Doğadaki tüm enerji aktarımları, belli bir değere ulaşıldığında gerçekleşir. Bu nedenle doğal sistemde (evrimsel olaylarda, vs.) tedrici geçiş diye bir şey oluşmaz. Her şey, bir elektron, bir proton, bir molekül, bir hücre, vs gibi belli bir büyüklükte olacak şekilde tasarımlanır ve gerçekleştirilir. Yarım hücre, yarım molekül olmaz.

►Doğada hiçbir foton kaybolmaz, her bir foton, bir elektrondan gönderilip, bir başka elektronca alınır;

►Bu atom-altı-öğeleri, çevrelerini algılayıp, ne kadar faktör varsa hepsini dikkate alıp bir olasılık hesabı yaparlar ve çıkan sonuca göre davranırlar. Yani “contextualism” denilen çevreye bağımlılık ve çevreden etkilenerek davranış belirleme söz konusudur.

► “Entanglement”  denilen karşılıklı bir bağımlılık ilişkisine sahiptirler ve ışık hızıyla bir birlerinden uzaklaşsalar bile, anında birbirleriyle haberleşiyormuşçasına koordinasyon içinde davranırlar. Bu şekilde evrensel boyutta bir karşılıklı etkileme ve etkilenme ortaya çıkmış olur. Bu özelliklerine kuantum bilgeliği (quantum knowing) de denir.

►Süperpozisyon denilen bir özellikleri vardır. Yandaki kayakçı resmi üzerinde bu özelliği açıklamak gerekirse: Kayakçı kuantsal bir öğe olsaydı, önündeki bir ağaç engelinin hem sağından hem solundan aynı anda geçmiş gibi davranırdı. Buna iki farklı davranışın üst-üste çakışık olması anlamında süperpozisyon durumu denir. Sürekli bir değişim-dönüşüm içindedirler; örneğin hem pozitif (yapıcı), hem negatif (yıkıcı) olabilirler ve serbest olduklarında bu iki özelliğe aynı anda sahipmiş gibi davranırlar. Ama bir varlıkla ilişkiye geçtiklerinde (varlığın isteğine göre) yapıcı veya yıkıcı olarak davranırlar ki buna “decoherence” denir.

Şekil 11: Kuantsal öğeler tüm olasılıkları değerlendirecek şekilde davranırlar. (Ağacın her iki tarafından da geçebilmiş gibi davranırlar.)

Örneğin kayakçının ağacın sağından mı solundan mı geçtiğini saptamak için ağacın bir tarafına bir detektör konulacak olsa, o zaman detektörün olduğu taraftan geçer ve bu şekilde üst-üste çakışma durumu ortadan kalkar ve ağacın bir tarafını tercih etmiş olur, ki buna “decoherence” denir. Yani kendileri ile ilişki kurmak isteyen varlıkları algılarlar ve onların istedikleri yönde davranırlar. Bu durum Tümleşik Sistemler Teorisi (=Theory of Integrated Levels) ilkeleriyle tam bir uyumluluk göstermektedir ki öyle olması söz konusu teorinin bir gereğidir: Şöyle ki:

i-Her sistemde, üst düzey alt düzeye bağımlıdır;  üst düzey alt düzeye yön (hedef) gösterir.

ii-Herhangi bir düzeyin oluşumunda, oluşturma erki alt düzeydedir; üst düzey hedef göstermekle yükümlüdür.

►Bu ilkelere uygun olarak, kuantsal öğeler, çevrelerinde kendilerine gösterilen hedeflere varacak şekilde davranırlar. Ancak: kuantsal öğelerin bir başka özellikleri daha vardır ki, o da hep en ekonomik sistemlere akma özelliğidir. Bu özellikleri sayesinde ekonomik olmayan yapısallaşmalardan ayrılıp, daha ekonomik sistemlere göçerler ki bu durumda ekonomik olmayan sistemler dağılmak zorunda kalırlar. Bu özellik tünelleme etkisi olarak bilinir.

Şekil 12: Kuantsal öğeler çevrelerindeki en ekonomik yapısallaşmaları algılayıp, o yapısallaşmalara göçerler.

►Kuantum düzeyindeki atom altı öğelerin saniyede yaptıkları titreşim sayısı çok fazladır bu nedenle çok enerji tüketirler. Atom, molekül gibi üst-sistemler içinde birleştiklerinde, daha az enerji harcayan sistemler ortaya çıkar. Bu nedenledir ki,

-bir protonun kütlesi 1.00728 atomik kütle birimi (akb),

-bir nötronun kütlesi ise, 1.00866 akb kadardır.

Bir C (karbon) atomu, 6 proton ve 6 nötrondan oluşur ve kütlesi ise tam 12 akb’dir. Halbuki 6 proton + 6 nötron’un toplam kütleleri 12.0956 akb’dir.

Yani proton ve nötron ayrı olduklarında daha ağırlar, çünkü çok daha fazla dönüyorlar. Birleşip bir element oluşturduklarında daha hafif bir kütleye ulaşılıyor, çünkü devir sayıları azalıyor.

İşte bu nedenle atom altı-öğeleri yaklaşık 14 milyar yıl önce, bir araya gelmeye başlayarak, information & self-organisation olarak özetlenen doğa yasaları çerçevesinde birleşmeye ve atom > molekül > hücre > mineral > kayaç > beden, vs gibi üst sistemler içinde bir arada toplanmaya başlamışlardır. Temel amaç ise daha rahat bir duruma geçmektir. Ve bu işlemlerine devam etmektedirler.

► Doğadaki tüm varlıklar kuant dediğimiz bu enerji kümeciklerinden oluşurlar. Ancak bu enerji kümeciklerinin nasıl bir araya gelecekleri, nerede çok yoğunlaşıp, nerede az yığışacakları, ne kadar büyük veya küçük sistemler oluşturacakları gibi konular, enerji dediğimiz bu kuantsal öğelerin denetimindedir.  Şöyle ki:

Doğada yapıcı veya yıkıcı olabilen temel enerji sahipleri (kuantsal öğeler) bu enerjilerini nereye ne kadar oranda yatıracaklarını, varlıkların yapısal durumlarını dikkate alarak gerçekleştirirler.  Bunu şu deneyden anlıyoruz.

Feynman (1985)’ten alınan aşağıdaki deney sonuçları şunu göstermektedir (refleksiyon-refraksiyon olayları):

Şekil 13: Doğadaki enerjinin nerede çok nerede az olacağına kuantsal öğeler karar verirler.

Bir kaynaktan gönderilen 100 fotondan yaklaşık %4ü kalın bir cam blokunun yüzeyinden yansıtılırken %96sı camın içine girer (I). Ama camın kalınlığı azaltıldığında durum değişir. Camın kalınlığı azaltıldığında, yansıyan foton miktarı camın kalınlığının fotonların dalga boylarına göre ölçülmelerine göre 0 (sıfır) ile %16 arasında değiştiği gözlemlenmektedir (II). Değişim rastgele değil, fotonun dalga boyu ve camın kalınlığına bağlı olmaktadır. Şekilde (II) görüldüğü üzere, fotonlar dalga boylarıyla camın kalınlığını ölçmekte ve olasılık hesabı yaparak camın içine mi girecekleri, yoksa camın yüzeyinden mi yansıyacaklarına karar vermektedirler. Bu olasılık hesabı varlığın büyümesi aşamasında, yani camın kalınlığı azken yapılmaktadır. Varlık büyüdüğünde (cam belli kalınlığa ulaştığında), varlığın yapısına ve dokusuna göre belirlenen bir değer sabitleştirilmekte (düzen-ölçütü ve solidifikasyon oluşumu) ve o değerde bir enerji varlığa aktarılmaktadır. (Bu konuda daha ayrıntılı bilgiler için Gedik 2008e bakınız)

Bir hatırlatma: Büyümenin ilk evrelerinde varlıkların yapısal durumlarının çevreden alınan verilere göre ayarlanması ve olgunlaşma evresinde sabitleştirilmesi olayı doğadaki tüm gelişmelerde görülür. İnsanların yetiştirilmesi dahil! Bu nedenle “Ağaç yaşken eğilir” ve “Ne ekersen onu biçersin” atasözleri ortaya çıkmıştır.

Atom-altı öğelerin davranışlarının olasılık hesaplarıyla nasıl gerçekleştirildiğinin anlaşılması için bir başka fizik deneyi sonuçlarını verelim:

Çift-yarık deneyi ve detektöre gelen foton sayısının, fotonların geçeceği güzergahların uzunluk farkına göre ayarlanmaları.

Şekilde gösterildiği üzere, (S) noktasına bir ışık kaynağı ve (D) noktasına da bir detektör yerleştirilir. Aralarındaki perde üzerinde de (A) noktasına, bir delik açılır. Deliğin boyutu, (S)deki kaynaktan 100 foton gönderildiğinde, delikten sadece bir foton geçebilecek şekilde ayarlanır. Aynı boyutta bir ikinci delik (B), biraz daha yukarıdaki bir noktan açılır. (A) deliği kapatıldığında, (B) deliğinden de, gönderilen 100 fotondan sadece bir tanesi geçmektedir.

Her iki delik birlikte açık tutulduğunda ise, normal bir mantığa göre, gönderilen 100 fotondan 2 tanesinin geçmesi ve detektörden 2 kayıt işareti alınması beklenir. Ama gerçekte durum hiç de böyle olmamaktadır. A ve B delikleri arasındaki mesafeye bağımlı olarak, deliklerden geçen foton sayısı, sıfır ile dört arasında değişmektedir. Bu değişimin hangi kurala göre olduğu araştırıldığında ise, fotonların şöyle bir olasılık hesabı yaparak davranışlarını belirledikleri ortaya çıkmaktadır.

Küçük varlıklar âlemindeki öğeler sürekli titreşim halinde olan ve bu titreşimleriyle de doğa ve dünyayı sürekli algılayıp onlarla etkileşim içinde olan canlı özellikli öğelerdirler. Davranışlarını çevreleriyle olan ilişkilerine göre belirlemektedirler. Yani birileri onları gözlemliyorsa, bir parçacık gibi (madde) davranıyorlar ve kendilerinden istenileni yapıyorlar. Gözlemlenmediklerinde ise, dalga boylarıyla çevrelerini ölçüp-biçiyorlar ve bir olasılık hesabı yaparak, çıkan sonuca göre davranıyorlar. Yani varlıkların en küçük öğeleri, kendilerinin başkalarınca gözlenip-gözlemlenmediklerini bilmekte ve davranışlarını buna göre ayarlamaktadırlar. Gözlemleniyorlarsa, madde (parçacık) olarak davranıyorlar; gözlemlenmiyorlarsa, dalga şeklinde davranıyorlar.

Tüm dalgalar şekil 4.2’de gösterilen türde bir sinüs eğrisi şeklinde davranırlar. Yani sıfır değerinde bir başlangıç noktasıyla ölçmeye koyulurlar. Dalga boylarının ¼ ne ulaştıklarında maksimum güçlerini, ½ ine ulaştıklarında yine sıfır değerini, ¾ dalga boyuna ulaştıklarında minimum güçlerini, 4/4  dalga boyuna ulaştıklarında yine sıfır başlangıç değerini gösterirler.

Şekil 14: Fotonların dalga boylarına göre olasılık hesabı yapma yöntemi. (Feynman 1985’den)

(D)ye ulaşmak isteyen bir fotonun önünde iki seçenek vardır. Ya (A) deliğinden geçecektir, ya da (B). Foton her iki seçeneği de teker teker değerlendirir: Örn. (A) yolunu dalga boyuna göre hesaplamaya başlar; 1 dalga boyu, 2 dalga boyu, 3,4,5,6,.. vs. ve (D) hedefine vardığında dalga boyunun hangi değerde bulunduğuna bakar. Diyelim maksimum (+1) değeriyle son buldu. Şimdi diğer (B) yolunu aynı şekilde hesaplamaya başlar; diyelim minimum (-1) değeriyle son buldu. Foton bu iki değeri toplar: +1-1=0. Sıfırın karesini alır: yine sıfır. Ve foton kararını verir: Bu durumda hedefe varmanın hiçbir yararı yok; (S)den gönderilen 100 fotondan hiçbiri delikten geçemez ve (D) detektörüne hiçbir foton ulaşmaz.

Başka bir ölçüm sonucu şöyle olsun: (SAD) yolu sonunda ulaşılan değer (+1), (SBD) yolu sonunda ulaşılan değer de ( +1) ise, +1 +1 = 2. İkinin karesi alınır: 4 eder. Bu durumda (S)den gönderilen 100 fotondan 4 tanesi deliklerden geçer ve (D) detektörü 4 foton kayıt eder. Delikler normalde birer foton geçirecek kadar büyüklükte olmalarına rağmen, normalde 2 fotonun geçebileceği deliklerden 4 tane foton geçer!

Olasılık hesaplı işlemlerin ilginç yönü bu noktadadır. Normal değer 1 = bir olarak kabul edildiğinde, hesaplama sonucu 1’den büyük olan değerlerin karesi alındığında, sonuç çok büyük oranda artarken, 1’den küçük sonuç değerlerinin kareleri gittikçe küçülürler. Örneğin 1.5’in karesi 2.25 gibi büyüyen bir değer verirken, 0.5’in karesi, 0.25 gibi küçülen bir sonuç verir. Doğadaki tüm olaylar ve işlemler de böyle bir olasılık hesabı sonucuna göre yapılmaktadır.

İsmetGedik_Hücre Yapısı

-devam edecek-

Kuantumdan benden

Anasına bak kızını al, oğlunu alacaksan ilaveten kaynanasına da bak! sa

Dünyaya gelen bir bebek, çekirdek bir benlik olarak gelir, hiçbir deneyimi yoktur. Kuantum dilinde bebeğin dalga fonksiyonu annesininkiyle hemen hemen tamamıyla çakışmış durumdadır ve yansımalı özdeşlik ilişkisi içindedir. Bebek annenin ipliğiyle kendi benliğini örmeye başlar. Annenin dış dünyaya yanıtlarını, algılarını, duygularını, kaygılarını alır ve kendi kuantum hafıza sistemine dahil eder. Bunlar onun yapı taşlarıdır ve beyindeki sinir yollarının oluşumunu etkilerler.

Anneyle bebek arasındaki kaynaşma-ayrılma-bağlanma ilişki modelinin izi bizde tüm yaşamımız boyunca kalır. Yeni girdiğimiz mahrem ilişkiler ve onlardan doğan yeni ilişkilerde tekrarlanır. İlk füzyon (eriyip kaynaşma) halinde benlik diğer benlikle bir olur, ayrılırken her biri yeniden kendi bireyselliklerini kazanmak için savaşırlar ve bağlanırken her biri kendinin kendinden daha büyük yeni bir ortak gerçeklik içinde olduğunun farkına varır. (Bakınız)

**

Kadın Bilançoysa, erkek kar/zarar cetvelidir. Yani ilki tüm hikayeyi, ikincisi sonucu gösterir.

**

Eğer gerçekleşmediğini düşündüğünüz bir isteğiniz varsa, Niyetli ağ bağlantınızda onu nötürleyen başka bir isteğiniz vardır. Dikkat dikkat!

Arka plan tezini anlamak için: bakınız

**

Nerede bir nefret bulacağımızı düşünürsek orada bir tanrı bulacağız; nerede bir başkasını öldürmeyi düşünsek orada kendimizi öldüreceğiz; nerede dışa doğru yol almayı umsak orada kendi varlığımızın merkezine geleceğiz; nerede yalnız olduğumuzu sansak orada bütün dünyayla birlikte olacağız. (Kahramanın sonsuz Yolculuğu)

**