Dünya Barış Günü

Günaydın frekanslarr,iyi bi hafta sonu olsun dilerim.
Dün gece cnBcE’de yine Matrix üçlemesinden sonuncusu vardı, hadi bir de sesini kapatıp izleyeyim dedim; çünkü bu üçüncü film çok gürültülü.
Gölgesiyle kapışan Neo’nun savaşını ve onu ölümüne destekleyen (Deli Dumrul’un isimsiz karısı) Trinity’yi, onlara inananları ve inanmayanları, her neyse bol bol kapışma izledik.
Ve her nasılsa savaş kazanıldı, şimdilik barış geldi. (Dünya barış gününe bu filmi denk getirmeleri oldukça uyanıklık bu arada), peki sizce bu savaş nasıl kazanıldı?

*

YENİ’den Doğanlara kitabının kapak tasarımı esnasında editör arka kapak için söyleyecek bişeyiniz var mı diye sordu, ben de hemen onun yanında dikilip dizaynın nasıl olduğuna bakıyordum, düşünmeden şöyle demişim: “Bazılarımız tersinden,bazılarımız yüzünden yürüyor bu yolu. Fark etmez.” Sözüm bittiğinde ekranda yazdığını da gördüm çünkü ben söylerken yazmış arkadaş. İçimden şöyle geçti, biraz düşünüp doğru dürüst bi şey mi söyleseydim acaba diye sonra da boşveeer dedim yine içimden nasılsa her söylediğim saçmalık olacak.
Az önce Ersinin verdiği adreste rastladım, I Ching’in(Değişimin Kitabı)önsözünde şöyle yazıyormuş: ““Bazen gölgeli taraftan, bazen de aydınlık taraftan; işte gerçek yol bu.”
Hayat çok şakacı. Gölgesiyle savaşan Neo, ve ona tapan Trinity.

*

Awake Dizisinin 8.bölümü son derece güncel bir karmaşaya parmak basıyor; sevdiğimiz biri öyle istiyor zannıyla sevmediğimiz işlere giriştiğimiz aldatmacası!
Ne zaman gizli arzularımızı başkası üzerinden gerçekleştirmeyi bırakacağız ve kendimize samimi olacağız?

Boşlukta 3 dakika

Derin bir nefes alın, müziği dinlemeye “bilmiyorum” diyerek başlayın ve müzik süresince zihninize gelen şeyi yine bilmiyorum diyerek ve yeniden derin nefes alarak öteleyin.
Üç dakika boşlukta durun bu şarkı boyunca lütfen.

11 Echo of the East

“Bilmiyorum”la başlamak beni Seraph’a vardırdı. Serap ise Kahine.

Matrix’de insanların özgür seçim yapmalarını gerçekten isteyen tek program Kahindir. Aynı zamanda geleceği görebiliyor, çünkü programın kodunu biliyor. Aynen tanrı gibi. Bu bize Seraph’ın neden onu koruduğunu gösteriyor.

Serap nedir?

Matrix’de ajanları yenebilen iki program vardır: Neo ve Seraph!
Kimdir Neo?
Neo yetenekli bir bilgisayar korsanı ve onun ilahi bir şekilde varolması dünyayı ele geçiren orjinal makinaların yapay zekalarını bulan insan üzerine dayandırılmış olmasıdır.
Nasıl? İlk filmin başında Neo’ya gelen adama Neo’nun verdiği diske bakın. Üzerinde “DISC AI” yazıyor. Yani yapay zeka diski. Neo diski “Simulacra ve Simulasyon” isimli içi boş kitabın içinden alıyor. Bu kitap Fransız Postmodernist Filozof Jean Baudrillard tarafından yazılmıştır. Neo “Nihilizm üzerine” yazan kısmı açıyor!!!
Nihilizm hiçbirşey gerçekte bilinemez demektir. Baudrillard’ın simulasyon kavramı gerçekliği yaratmanın kavramsal ya da mitolojik modeller sonunda olduğudur. Bu modellerin gerçekçilikle ne kaynağı ne de bağlantısı vardır. Model gerçekliği sezişimizdeki kararlılık olmuştur. Ve morpheus ilk filmde “Gerçekliğin çölüne hoşgeldiniz” demektedir. Bu kitabin Matrix’e ilk adımın atıldığı yer olduğunu söyleyebilirim. Bu yüzden disk yapay zekaya giden anahtarı taşıyor ve böylece makinaları nasıl yokedebileceklerini bilebilecekler.
Nedir peki Neo’nun sırrı?

Yeni ifade şekilleri

İlk Matrix’i henüz türkeye gelmeden orjinalinden seyretmiştim. Üst üste altı kez izlemek durumunda kaldım; çünkü acaba yanlış mı tercüme ediyorum sözleri, gerçekten bunu yapmış olabilirler mi diye şüphe etmiştim. Zamanına göre aynen Dövüş kulubü gibi çok iddialıydı (eril bir dil kullanan görsel ifade olarak).
Oysa şimdi aklımda inception’dan başkası yok, matrix sıradan bişey gibi… hahahahahaha insanoğlu nankör, en azından ben nankörüm. Gerçi hakkını teslim ederim, işte böyle aradan yirmi otuz yıl geçse de takdirimi esirgemem ama yine aşkım kayar gider yenisine!
Aynı şey dizilerde ve kitaplarda da başıma geliyor. İlgim hep yeni ifade şekli deneyenlere kayıyor benim.

Bütün olan biten…

İnsanların çoğu gibi tarifleri uygulayarak belirli bir sonuca gitmeyi yapamıyorum, buna inanmıyorum galiba. Kendime soruyorum “Neyi istediğini ya da istemediğini biliyor musun sen?” cevap evet, fakat o şey bir koku ya da genzimde belirsiz bir tat gibi… Onu bileşenlerine ayıramıyorum! O sanki vaktiyle yapılmış ve değiştirilmesi mümkün olmayan bir büyü, bir çeşit İSİM. Onu ancak bir dizi bilinçsiz faaliyetin sonucunda buluyorum. Ve şıp diye tanıyorumm 🙂

Yukardaki paragraf içimden samimiyetle gelen hisler ve içinde bulunduğum durumu yansıtıyor. Şimdi onun dışına çıkıp bunun ne demek olduğuna bakmak istiyorum (galiba şimdi eril bir işlem yapacağım):

Ya gerçekten önceden belirlenmiş bir hedef değil de, şu an sayısız iç ve dış bileşenlerin oluşturduğu rastgele bir sonuçsa o tat?!
Ki bu bana olabilirliği çok yüksek bir önerme gibi geliyor. Bileşenler milyarlarca kere milyarlar olduğu için onun bir formulünü-tarifnamesini çıkarabilmek mümkün değil. Mevcut insani aklım bunun için yeterli değil. Fakat ben o tadı biliyorum, hiç şüphem yok, karşılaştığımda derhal o olduğunu bileceğim, hep bildim! Öyleyse bunu benim için yapan müthiş bir aygıt var bende. Zaten son on yılda zaman zaman gelişmiş bir robot olup olmadığımı merak ederken buluyorum kendimi. Bu bi çeşit şaka gibi, gülümseyip geçiyorum ama işte o her bir vesileyle yeniden önüme çıkıyor ve kendini hatırlatıyor.

Belki de bu sebeple hayatım istediğim şeylerle kavuşmama olanak verdi. Diğer insanların şikayet ve şansızlık hikayelerini dinledikçe onlara kendi yöntemimi önermek istedim ve fakat bu bir yöntem bile değildi, neyi nasıl yaptığımın formulünü çıkarıp sunmak için onlarca yıl uğraştım. Sonuç başarısızlık gibi görünebilir, pes ettim. Ve fakat belki de bu zaten formülize edilemiyecek bir şeydi ve bunun bilmek için denemem gerekiyordu. Her zaman böyledir, yapmamanız gerektiğini yaparak öğrenirsiniz.

Bir kadını Öldürmek kitabını yazdığıma biraz pişman olmuştum hemen sonrasında. Çünkü olamayacak bişeyi denemiştim. Ne gerek vardı ki buna? Sonra bu sonuca varmak için onu yapmış olmam gerektiğini anlayıverdim. Neyse ki bunu anlamam çok kısa sürdü 🙂
Giderek daha çok simgeler dünyasına vakıf oluyorum. Bu durum, çalışmasının verdiği sonucu çok beğendiğim bir bilgisayar programının, kodlama sayfasına girmek gibi. Sonucu bilmeseniz hiç bi kıymeti harbiyesi yok! Ve fakat o bir dizi işaretler, formüller, zevksiz satırların hepsi bir araya geldiğinde ve sen “RUN” tuşuna bastığında sihir ortaya çıkıyor, görünür olan şey müthiş zevkli.
Hayatımda bir çok zevkli meslekle uğraştım, bunların en süperi program yazmaktı. Çok uzun seneler geçti ama tadı hala damağımda. Sade döşenmiş güzel aydınlık bir oda, Vivaldi, Bach ve başka ustaların sanatları fonda, saatlerce program yazardım. Doyumsuz bir uğraştı. Amatörce yazdığım o programlar binlerce kişinin çalıştığı şirketlerde yeni uygulamalar için çığır açmıştı. Bunu görmek ve yaşamak güzeldi.

Eğer bu dünya bir matrix ise ve biz de gelişmiş robotlarsak, bu programı yazan/yazanlar da benim kendi pek alçakgönüllü programlarımdan aldığım zevki herhalde alıyorlardır.
İnsan zevk almadığı işi yapmasın zaten!
İnsan oğlu matrixi taklit ederek teknoloji üretiyor, insan kızları da sonuçları seyrederek zevk alıyor 🙂

Neo’suz Matrix’ten çıkış

Tarayıcınız bu resmin gösterilmesini desteklemiyor olabilir.Matrix’i kuranlar Neo’yu, ajan Smith’i türettikleri kazandan döktüler. Neo oyunun içinde herkesin içindeki mücadeleci potansiyeli aşan yapısıyla ajan Smith’ten daha işlevsel değildir. Tek farkı daha eğlenceli ve kahraman olarak sunulmasıdır. Keanu’nun canlandırdığı karakter bir misyonun lideri gibi görünen, ama aslında tek kaleli maçın amigosu olmaktan öteye geçmeyen bir kimliktir.   Devamını oku “Neo’suz Matrix’ten çıkış” →