Bilinçlenme yolculuğu-2

Öykü zanaatı: “Öyküler ilaçtır. Onların böyle bir gücü var; bir şey yapmamızı, olmamızı, etmemizi şart koşmazlar, sadece dinlememiz yeterlidir. Yitirilmiş bir psişik dürtünün onarımı için gereken çareler, öykülerin içinde bulunur. Öyküler, arketipi kendiliğinden tekrar yüzeye çıkaran heyecanı, üzüntüyü, soruları, özlemleri ve anlayışları doğurur. Öykü ve şiirin dili, düşlerin dilinin güçlü kız kardeşidir.” Diyor C. Estes.

Şiirin doğuşu ve vizyonunu ise C.Caudwell şöyle tanımlıyor: “Şiiri, günlük konuşmanın yüceltilmiş bir biçimi olarak tanımlayabiliriz. Bu yüceltme onu sıradan konuşmadan ayıran ve ona gizemli, biraz da büyülü bir güç veren biçimsel bir yapıyla (ölçü, uyak, söz yinelemesi vb) kendini gösterir. Yinelemeler, eğretilemeler, karşıtlıklar vardır; biçimsellikleri yüzünden şiir sayarız onları biz. Şiir, özellik bakımından şarkıdır; şarkı ise ritmi gereği hep birlikte söylenen bir şeydir, bir kolektif coşkunun anlatımı olmaya yatkındır. “Yüceltilmiş” dilin sınırlarından biridir bu. Dansla, ayinle ve müzikle karışmış halde şiir, kabilenin içgüdüsel enerjisinin büyük anahtar tablosu(switchboard) olur; kabileyi, yakın nedenleri ya da mutlu sonuçları görünürde olmayan, içgüdüyle kendiliğinden kararlaştırılamayan bir dizi kolektif eyleme yöneltir. Şiir, insanların yüreklerindeki ölümsüz istekleri değiştirmeksizin, yüreği yeni bir amaca uydurur. İnsanı, daha üstün bir gerçeklik dünyası olduğu için, içinde bulunduğu gerçeklikten daha yüce olan hayal dünyasına atarak yapar bunu: Henüz gerçekleşmemiş, daha önemli bir gerçekliğin dünyasıdır bu; gerçekleşmesi, ona hayali olarak katılan bu şiire gereksinme gösteren bir dünyadır bu. Bu dünyada her hataya yer vardır; çünkü şiir henüz dokunamadığımız, koklayamadığımız ya da tadamadığımız için şairane olan, hayal olan bi şey sunmaktadır. Ama ancak bir yanılsama aracılıyla, başka türlü var olamayacak bir gerçeklik haline dönüşebilir. Bu yüzden, şiirdeki “hakikat”, şiirin soyut ifadesi –içerdiği olgular- değil fakat toplumdaki dinamik –içerdiği kolektif coşku- rolüdür.”

Bin bir gece masallarının tatlı dilli öykü anlatıcısı Şehrazat, zorba kral Şehriyar’ı dize getirmekle kalmamış ondan yepyeni bir adam oluşmasını sağlamıştı. Ayrıca yöresel olarak aşina olduğumuz Âşıklık geleneği de kültürün,  şiir, şarkı ve öykü derlemeleri ile sanki arının çiçek polenlerini oradan oraya taşıması gibi yaygınlaşmasını sağlamıştı.   Âşıkların çok eski tarihlerden itibaren Türk kültüründeki izlerini bilmekle birlikte en bariz aşık tipine Dede Korkut Hikayelerinde rastlıyoruz. Elindeki kopuz adlı sazıyla “soy soylayan” , “boy boylayan” Dede Korkut âşıkların piri olarak anılır.

Öykü, mesel, fıkra deyince Molla Nasreddin’i de anmadan geçmek olmaz. Gurdjieff’in Beelzebub’ın hikayeleri isimli 1250 sayfalık kitabında Molla Nasreddin’in adı nerdeyse her üç sayfanın birinde yer bulmuşken, ünlü ve saygın kuantum fizikçileri onu yere göğe sığdıramazlarken, maalesef yeni neslimiz ondan kıymetince haberli olamadılar.

İnsanın ve toplumun dönüşümünde öykü ve şiirin önemini gösterecek daha çok örnek var ancak biz konumuzdan uzaklaşmayalım. CC serisinde öykü ve şiir konusuna yüksek ölçüde önem ve yer verildiğini söylemekten zevk alıyorum. Elbette ki bir bilgi adamı olan Don Juan Matus, bu öğelerin öğrencisi üzerinde yapacağı dönüşümden haberliydi. Onu, gönül telini titretmiş öykü ve şiirlerini anlatmaya defalarca teşvik etmiş olduğu gibi kendi de bence kırk haramilerin hazinesinden kıymetli yüzlerce öykü anlattı bu kitaplarda. CC aracılığı ile dört nesil nagual’in öykülerini dinlemek,  kendi öykülerimizle karşılaştırmak, bir miktar bilinçli ama ölçülemeyecek düzeyde bilinçsizce ders almak küçümsenecek bir etki olmasa gerek.

Bilinçli derslerimizin diğerine oranla bu derece küçük olması bizleri şaşırtmasın, bilinçli olarak bir şeyi yalnızca hatırlayabiliriz, onu öğrenmemiz çok daha önce bilinçsizce, benim sızdırma dediğim bir yöntemle yapılmıştır. Çünkü bildiğimiz bir şeyi terk edip onun yerine başka bir bilgiyi geçirmek, kendi çocuğunu yemek kadar vahşi ve yapılması mümkün olmayan bir edim. İşte bu sebeple rüyalar, öyküler ve şiirler var. Bunların hepsi sızdırma yöntemi kullanır. Belki aranızda buna sezdirme yöntemi demek isteyen çıkabilir, itiraz etmem doğrusu. Günümüzde reklamlar da buna benzer bir metot kullanıyor fakat öykünün ve şiirin ve hele rüyanın inceliğine yaklaşması pek mümkün değil gibi görünüyor. Neden mi? Benim tahminim, bencilce niyet taşımaları. Pek tabidir ki öykü olsun şiir olsun hepsi bir duygu geçişi sağlama art niyetini taşır, eğitim dediğimiz şey manipülasyondur zaten; tek farkı birini söylerken memnuniyet hissederiz, diğerinden tiksiniriz. Öyküdeki art niyet, kişisel kaygı gütmeksizin kitlesel bir itiş, bir hizalama yaratmak için planlanmış olmasıdır. Bu öyküler ve şiirler, hepsi, rüyaların geldiği yerden gelip bir “vasıta” ağzından dökülüyorlar.  

DJ, düşüncelerin kavranamaza doğru attığı perende konusunda CC’yi aydınlatmaya çalışırken şöyle söylüyor: “Öykü anlatmak, yalnızca algı sınırlarını genişletmek için öncü koşucu göndermek değil aynı zamanda, kusursuzluğa, erke ve tine bir geçit, bir kapı açmak demektir. Calixto Muni’ninki gibi bir öyküyü alıp sonunu değiştiren bir büyücü bunu tinin doğrultusunda ve onun desteği altında yapar. Çünkü o, niyet ile olan eşsiz bağını kullanarak gerçekten bir şeyleri değiştirebilir. Öykü anlatıcı büyücü şapkasını çıkarıp yere koyar ve onu saat yönünün tersi doğrultusunda üç yüz altmış derece döndürerek buna niyet ettiğini ima eder. Tinin desteği altında, bu basit eylem onu tinin kendisine daldırır. Böylelikle düşüncesinin kavranamaza doğru bir perende atmasına izin vermiş olur.  Öyküyü anlatan büyücü içinde kuşkunun zerresi olmadan bilir ki, orada sonsuzlukta, tam şu anda, tin inmektedir.” (Sessizliğin Erki)

CC serisinden öylesine ilk elime gelen öykü on ikinci kitap olan Sonsuzluğun Etkin Yanı’nın sonlarında yer alıyor. CC bu öyküyü özetleme esnasında hatırlıyor ve gönül borçlarına örnek olarak ayırdığını söylüyor. Öykü, CC’nin çocukluk yıllarında tanımış olduğu Leandro Acosta ile ilgilidir. Büyükbabasının baş düşmanı, başının belası olan adam, bağımsız biriydi, kumarbazdı, kalıcı düzgün bir işi yoktu ama bir sürü işin de ustasıydı. Kerameti kendinden menkul bir şifacıydı, avcıydı, bölgedeki şifalı bitki satıcıları için bitki ve böcek örnekleri, doldurulmuş hayvan yapımcıları ya da evcil hayvan mağazaları için her cins kuş ya da memeli türleri toplardı. İnsanlar onun yığınla para kazandığına, ama bunları biriktirmeyi ya da bir işe yatırmayı beceremediğine inanıyorlardı.  Bay Acosta ile küçük CC oldukça ilginç bir durumda karşılaşırlar, bir süre söyleşiden sonra adam CC’yi akla sığmayacak bir iş yapmak üzere ikna eder. Mesele sağlıklı durumda bir akbaba yakalamakla ilgilidir. Acosta, bölgedeki devasa akbabaların kanat açıklıklarının iki metre kadar geldiğini, vücutlarında yedi tür et bulunduğunu ve bu etlerin değişik özelliklerde şifacılık amaçları için kullanıldığını anlatır, ancak bunların makbul olabilmesi için yaralanmadan yakalanmaları gereklidir. Adamın akıllara durgunluk verici bir planı vardır: Önce ölmüş bir eşeğin içini boşaltacaklar ardından da içine tahta parçalarından destekli bir boşluk oluşturacaklardır. Eşeğin içinden çıkmış bağırsak ve diğer iç organları hemen gerisinde bir yırtıcı oralara saçmış gibi bırakılacaktı. Eşeğin içine girecek ve orada pusuya yatacak olan çocuk CC, kral akbabanın tuzağa düşmesini bekleyecektir. Ve o gelip ölü eşeğin kıçını yırtıp başını içeri soktuğunda, onu iki eliyle sıkıca yakalayacak ve Bay Acosta’nın avenesiyle birlikte gelip akbabanın başına çökmeleri için gerekecek zaman boyunca onu zapt edecektir. Bu planı baştan kabul etmiş ve sonra tüm korkusunu yenerek gerçekleştirmiş olan küçük CC’nin aslında ne kadar büyümüş olabileceğini tahmin etmek güç değil. Öykünün CC üzerinde bırakmış olduğu etkiler ve sizin üzerinizde bırakabileceği muhtemel etkiler için kitabı okumanız gerekecek.

Şüphesiz benim bu öyküyü özetlememin hiçbir etkileyici özelliği olamaz; çünkü öykünün ruhu ve içinde geçen simgeler, ancak anlatanın ağzından gelişi güzel(!) dökülen kelimeler ve cümlelerin ardına gizlenmiş olabilirler. İçeriğe sıra geldiğinde belki bu örnekleri çoğaltmak mümkün olacaktır, bu sebeple fazla vakit kaybetmeden el zanaatı hakkında bir kaç söz söylemek istiyorum.

Tek Hikayenin Tehlikesi

http://www.ted.com/talks/lang/tur/chimamanda_adichie_the_danger_of_a_single_story.html

Nijeryalı kadın yazarın bu 18 dakikalık konuşması dünyanın tüm gizlerini açığa çıkaracak denli samimi ve hakiki. Umarı çok değerli olduğunu ümid ettiğim zamanınızdan birazını ayırabilirsiniz.

Tek hikaye tehlikelidir diyor özetle ama ben daha fazlasını söylemeyeceğim, gerçeğin “bütünüyle” size çarpması için, onun sesi, onun anlatımı ve beden dili gerekir bence. Öykülerin önemini Meksikalı Clarissa Estes gibi bir başka açıdan anlamış bir kadınla tanışmak harikaydı benim açımdan.

Konuşmayı dinlerken oyun kuramını yazdığım sıralarda onun hakkında gelen sorulara verdiğim cevaplar aklıma geldi, eski laptopta olsa da arayıp buldum bu yazıdan sonra onu da yayımlayacağım. Ger çi bu metnin bazı parçalarını zaman içinde günlükten paylaşmıştım aama böyle yekpare değildi sanırım. Aradan altı yıl geçmiş ve ben o zamanki cevaplarıma ilavelerim oldu mu bilemiyorum. Malum ne söylesek EKSİK olur 🙂

Neyse ben de okuyup hatırlayacağım belki bana da okurlara da yeni esin kaynağı oluşturur.

Hayal Tozu Gölgecisi

Sadık beyin öykü kitabını yavaş yavaş sindire sindire okudum. Pek çok roman yazdıktan sonra öykü yazmak ve öykü kitabı çıkarmak bence her yazarın harcı değil. (Bu konuda bi aralar yazmıştım, bakınız: https://blog.sonsuz.us/?p=491 ) Roman öncesi öyküler ile roman sonrası öyküler arasında bence farklar var, bunları açıklamaya çalışmayacağım, okurlar kendi kanılarını çıkarsınlar.

Ben Hayal Tozu Gölgecisini çok beğendim, umarım şansı açık olur. Öyküler arasından seçim yapmak çok zor; çünkü her biri ayrı konularda ve farklı uçurtmalarla havalanmış, gerçi ortak noktalarını görmek de olası benim açımdan; yaşanmışlığın pozitife havalesi!

Yine de okurken merak/onaylama/şaşkınlık sinyallerimi maksimum harekete geçireni sanırım Dünya Hrönir Cumhuriyeti oldu. Bu öykü adeta Yeni Dünyada olmasını istediklerimiz kampanyamızın içeriğinin harika bir tarifle pişirilmişi gibi (kampanya için bakınız: https://blog.sonsuz.us/?p=328 ).

Bu harika öykünün sonu şöyle bitiyor:

Bir dakika… Bunları yazarken masamın üzerinde beyaz bir zarf belirdi. Açıyorum. Yarın sabahtan itibaren hrönir gerçekliğinin yeni cumhurbaşkanı ben olacakmışım. Bugün mahallenin çöplerini toplayan takımdaydım.  Dün ne iş yaptığımı ise hatırlamıyorum.

Ve kitap da şöyle bitiyor:

Öykü yazmak beynin olumlu anlamda çocuklaşması, gençleşmesidir. Mucizevi Ö vitaminidir. Kararında doz alınırsa yüreği ve beyni genç tutar…

Nasıl kağıtları, camları ve bazı metalleri yeniden dönüşüm için biriktiriyorsak, öykülere de aynı işlemi yapmalıyız. İyi öykülerin bir satırını bile ziyan etmeden daha yeni, özgün, umut ışıyan ve özgürlük titreşimli satırlara dönüştürmeliyiz. Ö vitamini yüklü selam ve sevgilerimle.

Kutluyorum sevgili Yemni.

Sadık Yemni

Sadık Yemni adını ilk kez beş sene önce Amsterdam’a gittiğimde duydum. Benim de kitap yazdığımı bilen bi arkadaş söylemişti, yerli yazarlarla seyrek temasım olduğu için biraz da mahcubiyetle tanımadığımı söylemiştim. Bu hatamı telafi edebilmek gayretiyle onda bir kitabı olup olmadığını sordum, varmış; Muska… Hemen alıp sanırım iki gün içinde okudum. Harikaydı. Hem şaşırmış hem de gururlanmıştım (bana ne oluyorsa).

Hatta öylesine etkilendim ki, (Amsterdam’da oturduğunu öğrenmiştim) kendisiyle tanışmak istedim, fakat izini bulamadım. Orada kaldığım bir ay boyunca biraz öksüz gibiydim zaten, elimin altında internet yoktu, hiç tanımadığım bir kentte, bir mihmandar en azından yanımda bir arkadaş olmaksızın, sadece sokakları arşınlayıp duruyordum. Bu arada Amsterdam ve çevresindeki köyler masallardan fırlamış gibiydi, beni öylesine etkiledi ki, hakkında gezi notu dahi yazamadım. Çünkü aklı başında bişeyler söyleyemiyecektim sanırım, ne zaman niyetlensem Alice gibi kafa karışıklığına uğradım!

Herneyse, bugün Sadık Beyin bir kitabını daha okudum, adı Muhabbet Evi. Ben bu tarzı mı seviyorum yoksa gerçekten çok mu güzel yazıyor bilemiyorum, yine bayıldım. Bir kere değil bikaç kere tebrik ediyorum kendisini. Son kitabı olan Hayal Tozu Gölgecisini -ki daha bikaç hafta önce yayımlandı- sipariş etmiştim, dün elime ulaştı. Hemen elime alıp bugün bitireceğim ama dişimi sıkıyorum. Seyahatte, merakımı iyice gıdıklayan kitaplar olsun elimin altında istiyorum.

Hayal Tozu Gölgecisi, bir öykü kitabı imiş, okuduktan sonra duygularımı paylaşacağım.

Öykü ve Roman

 

 

<

p class=”MsoNormal” style=”margin: 0cm 0cm 0pt;”>Binlerce roman vs. okumuş biri olarak arada önemli bir fark olduğunu söyleyeceğim.
Öykü olay anlatır. Ve bunu çarpıcı bir uslupla yapmak zorundadır; çünkü yeri kısıtlıdır. Kelimeleri çok iyi seçmeli, kahramanını, toplumun en belirgin olarak işaret ettiği şablonlardan akıllıca seçerek, bir çırpıda tanıtmalıdır. Konuyu uzun zamana yaymamalı, aşırı tasvirlere hiç bulaşmamalıdır. Süsleme sanatını kullanacak mesafeniz olmadığı için kurgu, olağanın üstünde zekice olmalı.
Yani özetle öykünün, bir atımlık kurşunu vardır. Ve onu en optimum şekilde kullanmalıdır. Bu açıdan bakıldığında öykü yazmanın zorluğu gayet iyi anlaşılır. Pardon iyi öykü yazmanın demeliydim. Pek çok ünlü ve iyi roman yazarı bulabilirsiniz ama başarılı öykü yazarı bütün dünyada iki elin parmaklarının sayısını geçmez.
Ve bu açıdan bakıldığında sadece çok başarılı öykülerin hatırda kalma olasılığı vardır. Örneğin Aziz Nesin’in bir çok öyküsü ta gençlik yıllarında okumuş olmama rağmen (hafızam da berbattır) halen aklımdadır. Keza Çehov, 
Maupassant, O’Henri gibi büyük ustaların da aklımda kalan öyküleri var.
Romana gelince, herkes roman yazar. Yani sabrı olan herkes demeliyim. Öykü 200 metre koşusuyken, roman marotondur. Adı büyük gibi geliyor ama mesele yalnızca sabır ve dayanıklılıkla ilgili.
Romanda mesafeniz çok uzun, kahramanlarınızı doya doya tanıtın, tasvirler yapın, iç içe kurgular döşeyin. Yani her bişeyi yapabilecek imkana sahipsiniz. Romanın çok iyi olmasa bile hatırda kalışının sebebi, okuyucuya kahramanlardan en azından biriyle özdeşleşmek için imkan ve zaman tanımasıdır. Romanda olaylardan çok kişilere odaklanır okuyucu. Onları kendisiyle, yakınlarıyla kıyaslar. Kitap süresince bu işlemi defalarca tekrarladığı için hatırda kalması normaldir. Üstelik roman yazarı öykü yazarı gibi zekasını ispat etmek zorunda da değildir.

Romanlar, AYın çeşitli halleri gibi ışık yayarlar, öykü ise karanlıkta çakan bir şimşektir.
Tabii söylediklerim her zaman yaptığımız gibi subjektif saptamalar. Eminim her kişinin kendi deneyimlerinden kaynaklanan görüşleri vardır.

Okuyucular açısından gözlemim ise, hiperaktif ve odaklanma zorluğu çeken okurların daha çok öyküyü tercih ettiği yolunda. Aslında enteresan da bi çıkmaz var bu konuda. Okurların kitap okuyacak zamanları kısıtlı. Malum yaşam gaileleri, öncelik sıralamaları vs. Bu sebeple okurun konumu öykü okumaya daha uygun; fakat gelin görün ki (yukarda anlattığım sebeplerle) iyi öykü bulmak zor. Durum böyle olunca, roman yazarları kitabı, aynı dizi film mantığı ile bölümlere ayırmaya başladılar. Talebe karşı doğal bir refleks belki bu. Böylece okuyucuya her seferinde hiç olmazsa bir bölüm bitirtmeyi ve böylece “bitirme” doyumunun az da olsa duyumsanması hedefleniyor.

 

Öykü yazarları neden bir süre sonra roman yazmaya başlıyorlar. Acaba roman yazmak öykü yazmaktan daha mı kolay görünüyor onlar için?

 

<

p class=”MsoNormal” style=”margin: 0cm 0cm 0pt;”>Roman yazarlarının önce öykü ile başlaması tamamen teknik sebeplerle oluyor. Isınmak için! Anlarsınız bir maratona cesaret etmek kolay değil. Önce kısa metraj filmlerde kendinizi denersiniz, çevredeki insanlara okutursunuz, otoritelerin fikrini duymak istersiniz. Bir yazar hiç bir zaman yazdıklarından emin olmaz (belki de emin olamama hali yazma gücünü verir!).
Zaten roman yazarlarının ilk öyküleri, teknik olarak bir öyküden çok bir roman başlangıcı gibi olur Hani soluğu yetişmemiş de bir pınar başında nefeslenmeye durmuş gibi olur. Zaten romana cesaret ettikten sonra da dönüp bir daha öykü yazmaz çoğu.
Dediğim gibi roman yazmak daha kolay. Sabır ve dayanıklılık sınavını geçmişseniz daha kolay. Ben aslında romanlarda edebi yazarlarla, olay anlatanları da ayırıyorum. Bunların okuyucu gurupları da farklıdır.
Örneğin edebi roman okurlarına bakın mutlaka şiir sever onlar. Kendi şiir denemeleri de vardır.
Tür olarak edebi roman türüne girmeyen çoğunluğun okurları ise şiirle alakasızdır. Onların çoğu siyasetle, popüler bilimle, polisiye ile ilgilenen, hatta şiiri gereksiz bulan tiplerdir.
Roman yazarının sonradan bir de öykü kitabı çıkmışsa, yüksek ihtimalle o öyküler roman öncesi dönemde yazılmışlardır.
Sonuç olarak, öykülerin çoğu, yazım hayatına adım atmak için, öğrencilik döneminde yazıldığından hamdır ve ağızda fazla lezzet bırakmaz bu sebeple de okuyucu öykü kitaplarını pek tercih etmez. Dolayısı ile yayımevleri hiç tercih etmez.

Bir romancının ünlenip, iyice kabul gördükten sonra öykü yazdığını ve bastığını ben pek bilmiyorum. Mutlaka vardır ama sanırım çok nadir olmalı.
Varsa bile o yazar, zekasına ve becerisine çok güveniyordur. Ya da bir meydan okumaya ihtiyacı vardır. Yani kendine challange dır öyküleri!

 

Sibel Atasoy

19.10.2005

(Bir sohbetten kalanlar)