Go ve ustalık

Bireyselleşmiş olan ruh, oyuna tekrar döndüğünde (yeni bir bedende can bulduğunda) çok önemli bir kaza olmazsa artık bu konumunu hep devam ettirecek demektir. Taa ki “usta” oluncaya kadar.

 

Dünya oyununda öğrenci ile oyuncu arasında ne gibi farklar var?

 

Bu farkları yazmaya zahmet etmeyeceğim. Kısaca, öğrenci kendini usta sanır, oyuncu ise bi b.. olmadığını bilir; fakat olma ümidindedir diyebilirim. Usta ise ümidini bile kaybetmiş olandır. Çünkü ümidin en büyük engel olduğunu bilir.

 

Go oyununda usta olmak için oyuna kendinden bir şeyler koymak gerekirmiş. Yani artık önceden hazırlanmış göze hoş gelen şekilleri kendince değiştirebilen, tesuji yapabilen, usta sınıfına giriyor.

Usta artık, oyun atlamaya adaydır tabii belli zamanlarda gelen asansörü yine de bekleyecek. Yani hasat ya da kıyameti.

Ustalığında kendi içinde dereceleri var. Zaten her iki ucun arasında sayısız kademeler, kademelerin altında sayısız alt kademeler var. Eğer buna girecek olursak kendimizi kaybederiz.

Size anlattığım her şeye, aslında gündelik hayatınızın içinde ve belki bir günde yüzlerce kez şahit oluyorsunuz.

Örneğin, öğrenci-oyuncu-usta sınıflaması için olimpiyat oyunlarını bir gözden geçirin. Olimpiyat için milyonlarca insan hazırlanmaya başlar; ama yalnızca bir tanesi madalya alır. Altın madalyalı bir sporcunun ne zaman gezgin olduğunu, nasıl alt oyunların etkisine kapılabildiğini ve nasıl derecesinden düştüğünü, bilen bilir.

 

Fakat bütün bunlar bana göre yine de boş şeyler. Oyun oyundur. 

 

Kendim yani BEN, düzensiz ipeksi atalarımın bir kırışığıyım.

Ve bu kırışıktan yani kendimden sonsuza kadar vaz geçiyorum. En azından bu niyetle cesaret biriktiriyorum.

Tutmayın beni! Ben geleceğimden sonsuza kadar vaz geçiyorum.

Evvelden beri korktuğum şeyler için biraz alışma zamanı istemişimdir. Örneğin soğuk suya giremem, en az on dakika alışmam lazım. Dişçiye gideceksem, bir haftadan önceye randevu almam. Cesaret kolay birikmiyor. Niyetin dolup dolup, bardağı taşırması lazım. Fakat niyetlendiğim şeyden vazgeçtiğim görülmemiştir. Zaten bu benim elimde mi? Niyetim gerekeni yapmak için bütün şartları benim için hazırlar, hatta son adımda tereddüt edersem, arkamdan bir gül yaprağı kadar nazikçe itekleyiverir.

 

BKÖ’den alıntı

(Bir Kadını Öldürmek)

Bakınız: https://blog.sonsuz.us/?page_id=24

 

OYUN FELSEFESİ DÜZEYİNDE KAMLIK

 Genel Türkçede kamlık adıyla bilinen ve şamanın esrime yoluyla yaptığı merasime Türkmenler göçyürme derler. Diğer orta asya Türklerinde şamanın kamlığına perioyun derler. Etnografik verilerde de Türklerin şaman merasimlerine oyun dediklerini görürüz.(Bu ilginç) Hatta Müslüman olan Türkmenlerin Çoğudur boyunda; şamanın kamlık etmesine oynamak derlerdi. Oynamak terimi Altaysayan Türklerinde uzak doğu ve Sibirya halklarında da kullanılmaktadır.Şaman oyunu şamanın olgunluk yolunu sembolize eder. Yakutlar hatta şamanlarına oyun demekle, şaman oyun ilişkisini birleştirmişlerdir. Nitekim şaman terimi de, oynayan zıplayan anlamındadır. Bütün bu olgular oyun kodunun Şamanlıkta esas olduğunu gösterir. Oyun Şamanlıkta dıştan ayrılmanın, reel dünyadan çıkmanın, başka bir boyuta varmanın tek yolu, şaman merasiminin esas unsurudur.

Şaman Danslarına genel bir bakış, Şamanın esasen iki hayvanı simgelediğini gösterir. Bunlardan birincisi at binişini simgelediği halde, diğeri kuş uçuşunu simgelemektedir. O halde oyun, insanla doğa arasında bir iletişim aracı rolünü üstlenmiş olur. Hayvan ve kuş kodunun yardımıyla şamanın çıkardığı oyun, yatay ve dikey dünya modelini simgesel bir biçimde seyircilere aktarmaktadır. Farklı bir bakış açısından ele alacak olursak, oyun özge bir dünyanın değişken boglan maneviyatının simgesidir. Öteki alem varlıklarının oynaması normal davranış kurallarının çiğnenmesi bozulması olarak değerlendirilir.

 

Etnografik metaryellerden dağ ruhunun veya tayga iyesinin oynaması, insan toplumun etik kuralları dışında tutulur. Nitekim yer altı dünyasının hakimi Erlik’in kızları da şamanla oynar ve onların bu oyunu normal davranış açısından bakıldığında terbiyesizlik, ahlaksızlık olarak değerlendirilir. O halde şaman oyunu ile öteki alemin kurallarına müdahale etmiş olur. Somut şekilde oyun, doğa ile toplum arasındaki farkı ortadan kaldırmış olur. Başka şekilde söyleyecek olursak şamanın oyunu geçici de olsa öteki alemle gerçek dünya arasındaki farkları silmiş olur. Oyun zıtlıkların birleştirmesi ise, şaman da bu ikilikler arasında bir arabulucudur. Şamanın oyunu eğlence ve isteğe bağlı sıradan oyunlardan yapısal özelliği  ve işlevinin ritüele   bağlı olması nedeniyle farklı bir durum sergiler. Şaman sınırlı bir süre içinde, sınırlı bir mekanda ve sınırlı bir görev doğrultusunda  toplumun gizli bilgilerini gösteriye dönüştürür. Şaman kamlık zamanı verebildiği mesaja göre oyuna borçludur. Oyun şamanı başka bir kişiliğe bürünmeye mecbur eder. Nitekim oyun zamanı şaman öteki alemin varlığına çevrildiği için maddi dünyaya kapalı olan bilgi kaynağına geçici bir zaman için sızar. Oyun, hem Şamanlıkta hem de tasavvufta kavuşmadır. Hakka erişmedir ve mistik seciye taşır. Mevlevi ve Bektaşi dervişlerinin semah yapmasına oyunu, bu kozmik oyunun mükemmel örneği sayabiliriz. Özellikle Bektaşi semahlarının şaman kökenli olduğu ilk bakışta görülmektedir.

 

Prof.Dr.Fuzuli Bayat’ın Türk Şamanlığı kitabından

Tüm özet için bakınız: https://blog.sonsuz.us/?p=497

GO, Satranç ve Briç

Go : Bilim sanat ve bilgeliğin kesiştiği oyun

Bir oyun olmanın ötesinde Go, pek çok anlamları kendinde barındırır: yaşamla eşdeğer bir yaratılış, yoğun bir meditasyon, insan kişiliğinin bir aynası, soyut düşünmeyi geliştirmede bir alıştırma, ya da, iyi oynandığında, siyah ve beyaz taşların tahta üzerinde zarif bir dengeyle dans ettiği güzel bir sanat eseri.

Hala oynanan en eski tahta oyunu olan Go’nun temelleri 4000 yıl öncesine dayanır. Peki insanlar nasıl oldu da bu oyunu oynamayı bu kadar zamandır devam ettirebildi? Yıllar boyunca değişen kültürlerde yaşamayı sürdürdü? Umarız bu yazıyı okuduktan sonra cevabı kendiniz vereceksiniz.

Go oyununu Trevanian’ın Şibumi adlı kitabında okumuş, ya da Akıl Oyunları, Pi gibi fılmlerde oynandığını görmüş olabilirsiniz. Go, kurallarının azlığından ötürü belki de dünyanın öğrenmesi en basit oyunlarından biri kabul edilebilir. Buna karşın, oyun ilerledikçe içerdiği karmaşıklığın ne büyük boyutlarda olduğu anlaşılır.

Go 19 yatay, 19 dikey çizgili kare şeklinde bir tahta üzerinde ince kenarlı mercek şeklindeki siyah ve beyaz taşlarla oynanan iki kişilik bir oyundur. Oyundaki amaç kendi taşlarınızla rakipten daha geniş alanlar oluşturmaktır.

Bunu yaparken tabi rakibiniz de aynı amaçla alanlar oluşturmaya başlayacak, ve oyunun ortalarınıa doğru birbirinizi de çevirmeye başladığınızı anlayacaksınız. (Go adı da aslında buradan gelmekte: Çevreleme) Çevrelenen taşlar esir düşmüş olacak, ölüm-kalım mücadeleleriyle, çarpışmalarla dolu bir oyuna başlamış olacaksınız.

Go’nun Bulunuşu:

Bir efsaneye göre Çin imparatoru Yao (M.Ö 2357-2255) Go’yu, oğlu Dan Zhu’yu aydınlatmak, bilgeleştirmek için buldu. Başka fakat benzer bir efsaneye göre Shun (M.Ö. 2255-2205) Go’yu pek de parlak bir zekaya sahip olmayan oğlu Shang Jun’u eğitmek amacıyla buldu. Brittannica Ansiklopedisi’ne göre Go, Çin’de milattan önce 2306 yılında bulunmuş.

Go’nun Özellikleri

Uzakdoğu dövüş sanatlarında olduğu gibi, Go size konsantre olmayı, dengeyi ve disiplini öğretebilir. Bu sanatlardaki gibi, Go’da da bir seviyelendirme sistemi vardır. Oyuncuların oynadıkları oyunlara göre seviyeleri belirlenir ve kendisinden güçlü bir oyuncuyla oynarken, zayıf oyuncuya belli bir sayıda taş avans verilir. Avans verilen taşlar tahtaya dizildikten sonra rakip oyuna başlar. Bu avanslara handikap denir. Böylece aradaki seviye farkı ne olursa olsun iki oyuncu da oyundan zevk alabilir.

Birisiyle bir el Go oynamak, onunla bir yıl yaşamaya eşdeğerdir der Koreliler. Karşınızdakinin karakterinin saldırgan mı ihtiyatlı mı, yoksa umursamaz mı olduğunu onunla Go oynayarak kolaylıkla anlayabilirsiniz.

Go, bir açıdan bakıldığında rekabete dayanan bir oyun gibi görünse de, temelinde hayati dersler veren bir uyum gizlidir. Her şeye sahip olmayı isteyen açgözlülük, sizi Go tahtasında fazla ileriye götüremez.

Qing Hanedanı döneminde yaşamış ünlü Go oyuncusu Shi Dingan (1710-1770) “Go’da ağırbaşlılık ve zarafet entrikalardan üstündür” demiştir.

Zhang Yunqi, Go oyununda gelişmek için gerekli olan özellikleri şöyle sıralıyor:

“Bir askerin taktik gücü, bir matematikçinin kesinliği, bir sanatçının hayal gücü, bir filozofun dinginliği ve güçlü bir zeka”.

Bu özellikler arasında en önemlisinin dinginlik olduğunu vurguluyor.

Go’da söylenmeyen söylenenden çok daha fazla yer kaplar: Çok az kural vardır, geri kalan her şey oyunculara bırakılmıştır.

19 yatay 19 dikey çizgi bulunan Go tahtasında 361 kesişim noktası vardır. Bu da Çin ay takvimine göre bir yıldaki gün sayısıdır. Tahtanın dört köşesi de, mevsimleri temsil eder. Ortası gökyüzü, kenarlar yeryüzüdür. Siyah taşlar geceyi, beyazlar gündüzü simgeler.

Üstteki fotoğrafta gördüğünüz 20 cm kalınlığında Japonya’da yetişen ender bir tür olan kaya ağacından yapılmış değerli bir Go tahtasıdır. Arka plandaki yazı Nobel ödüllü yazar Yasunari Kawabata’nın yazdığı bir kaligrafidir. Yazıda okunan Shin’o Yugen, ‘incelikli ve derin gizler’ anlamına gelmektedir. Bu sıfat Go oyununun büyüleyiciliği karşısında sıkça kullanılan bir söz haline gelmiştir.

M. Güney Çalışkan
Bilkent Go Kulübü Başkanı

Kaynaklar:

Elisabeth Papineau, The Game of Go: A Chinese Way of Seeing the World, MSO, 8 Mart 2001

Kiseido, http://www.kiseido.com/

Tübitak bilim ve teknik dergisinden alıntıdır.

Ve biraz da yorumlar:

Satranç için gerekenler; Zeka, matematik, öngörü, sabır, dikkat, bilgi, bireysellik, sezgi (ama daha çok deterministik bir yapı.)

Briç için gerekenler, sosyal zeka, empati, sorumluluk, ortaklık anlayışı, hesap, bilgi, ve bazen sezgi. (Olasılık uzayları içinde deterministik)

Go için gerekenler, bireysel zeka, bilgi, derinlik, sezgi, sabır, uzun vadeli planlar, yoğun konsantrasyon, deterministik olmayan bir yapı. (Her ne kadar gerçekte deterministik olsada insanın ve bilgisayarların çok üstünde bir hesaplanamazlık var)

xenix

Evet briçi diğerlerinden ayıran “ortaklı” bi oyun olması, GO’yu diğerlerinden ayıran sadelik ve kuralsızlığın dehşetengiz zorluğu! (tabi bizim gibi batı kültürü ile yetişenler için)
Satrancı diğerlerinden ayıran, aşırı bireyciliği ve katı kuralcılığı olabilir mi?

Agnia

satrancın bireyselliği ile go nun bireyselliği aynı. Satrançta da sezgi faktörü var fakat, günümüz bilgisayarları artık bu sezgi ile oynanan oyunu aşmış durumdalar. Bu yüzden hesaplanabilirliği daha mümkün hale gelmiş.

Go tahtasının büyük olması ve yapılacak hamle sayısının fazla olması hesaplanabilirliği azaltıyor. Meditasyon yapar gibi GO oynamak lazım.

Meditasyonun tam tersi yoğun konsantre olarakta satranç oynamak lazım.
xenix

http://www.sonsuz.us/?q=node/1125

Oyun, GO, hayat vs…

Biz yine Dünya oyununa dönelim. Bu oyun kurulurken artık olası şeylerin bir çoğu önceden biliniyor, önlemler ona göre alınmış fakat yine de iki tarafın BİRden gelen özgür iradeleri ve seçim olasılıklarının bileşimi her daim sürprizlere açık. Sanırım düdüğün, üfleyene yakın kısmındaki atalarımızın günlerini şenlendiren de budur.

Go şampiyonumuzun söylediği gibi; önceden tasarlanmış güzel şekiller var. Fakat bazı durumlarda şekli biraz değiştirmek farklı sonuçlara götürüyor. Ve dikkat ederseniz şampiyon, bu özel tesuji durumunun ustalar tarafından planlanmış olabileceğini itiraf ediyor.

Dünya oyununun kurucuları olan ateş/su/toprak/hava elementleri muhtemelen, sayılarını bilemediğim dolaşık ipeksi gurubun ayrılmış öğelerinin, ikiye ayrılmış kısmının yang olanlarıdır. Çünkü önce bitkileri ve hayvanları sonrada maymun atalarımızdan insanı yarattılar.

Ben önceleri Yin kısmının doğa olduğunu düşünürdüm. Sanırım bu bir hataydı.

Oysa hata ya da yanlış yok yalnızca EKSİK var.

Yin, oyunun mekanizması olmalı. Yang da oyuna can veren öz. Oyunu devam ettiren ikisinin bir ayrılıp bir birleşmeleri.

Bir iskambil oyununda hangi öğeler var?

İskambil kağıtları, oyunun bilgisi, oynayan kişiler

Bu gerçekten dolaşık bir ilişki. Oyun için bu üç öğenin de bir araya gelmesi gerekiyor, yoksa oyun oynanmaz. Önce ilk yerleştirmemizi yapalım sonra aksama olup olmadığını kontrol edelim.

Oyunun Bilgisine Yin yani yaşam, iskambil kağıtları ve oynayanlara Yang yani insan doğası diyelim. Oynayanlarla kağıtları aynı sınıfa almam tuhafınıza mı gitti? Aynı guruba aldım çünkü iskambil kağıtlarının katılaşmış insan bedeninden farkı yok. Ayrıca zihni kuvvetli bir oyuncu kağıtlar olmadan oyunu kafasının içinde de oynayabilir. Demek ki işin madde kısmı oyunu kolaylaştırmaktan öte derin anlam içermiyor. Aslında oyun zihnin içinde oynanıyor.

O zaman oyuna ne gerek var sorusu gündeme geliyor ve tabii cevabıyla birlikte; Yin yani oyun bilgisi ancak oyunda belirginleşiyor. BİR’in içindeyken bilgi ve insan doğası gibi bir ayırım yok. Ve dolaşık ipeksi doğamız aslına dönüşü gerçekleştiremiyor. Oluşmuş olan düğümler ancak oyun içinde belirginleşip yakalanma ve düzeltilme olanağına kavuşuyor.

Animus varlığını Yang’dan alıyor. O halde eril kutup, yani pozitif kutup esastır.

Anima ise varlığını Yin’den yani Hayat bilgisinden alıyor.

O halde Oyun başlarken ikiye ayrılmış görünen BİR, insanda yeniden bir araya geliyor.

Eğer insan doğası, kendi öğeleri olan anima ve animusu barıştırsa, yani rekabet etmelerini bir şekilde önleyebilse, ortada sorun ya da dolaşıklık kalmayacak tabii oyuna hiç gerek kalmayacak

Yin, bana oyun heyecanı veren hayali pişti arkadaşıma benziyor.

O şüphedir.

Beni kendimden şüpheye düşüren dişidir.

Oyunu imkanlı kılandır.

Fakat benim oyuna ihtiyacım var. Rekabet etmeliyim ki hareket olsun. Hareket olsun ki dolaşık ipeksi aslımı düzene ulaştırayım. Ya da daha doğrusu trilyonlarca yıldır beni giderek dolaştıran düğümlerden arınabilme şansım olsun.

Bazen, bırakın dolaşık kalayım diyorum.

Ama bu mümkün değil.

BKÖ’den alıntı

(Bir Kadını öldürmek)

Oyun üzerine…

oyun üzerine…

Kişiliğiniz rakibinize göre şekil alıyor!
Örneğin rakibiniz oyunu pek ciddiye almıyor, gelişi güzel oynuyorsa, kazanmak zevk vermemeye başlıyor hatta oyunu devam ettirmek bile anlamsızlaşıyor.
Ya da çok hırslı oynuyorsa, sizde hırslanıyorsunuz. Bazen bir rakip, onu normal yaşamında asla tahmin edemiyeceğiniz şekilde mızıkçı, sert ve kavgacı olabiliyor. O dayattıkça sizin de içinizden buram buram duygular fışkırmaya başlıyor.
Bazı rakipler oyunu zevk alarak oynuyorlar; yenmek istiyorlar ama bu istek en baskın his olmuyor. En baskını, oyunu zevkle sürdürmek oluyor. Siz kazandığınızda kızmıyor, bahane bulmuyorlar. Böyle rakipler dostlar başına

Benim rahatsız olduğum rakip şekli ise şu (çok oynadığım için artık bunda tam olarak karar kılmış durumdayım); yendikleri zaman bunu taşıyamayanlar! Bir oyunu galip bitirmeyi sizi dünyadan silmiş gibi görüyor ve en alaycı üsluplarla dalga geçiyorlar. İşin alay kısmı oyun süresini defalarca aşıyor! Bu ağır tahrik neticesinde zorda kalıp onlara bir haftadır ilk kez yendiğini (öncesinde belki elli kez yenilmiştir) hatırlatacak olursanız, sesiniz bir bombardıman alanındaki kuş sesi gibi kaybolup gidiyor.
Tabii böyle durumlar benim için bezdirici oluyor.

Bakın benim rahatsız olduğum bişey de; oyunun kısıtlı zaman içinde oynanıyor olma durumlarıdır. Ben uzun uzun yayılmayı, yani sanki günlerce oynayabilirmişiz gibi oynamayı seviyorum.
Eğer rakipler sürekli “hadi hadi, gitmem lazım, yetişmem lazım” gibi laflar ediyorlarsa benim açımdan oyunun zevki azalıyor.

Dikkat ettim de oyun, ancak birbirine aşağı yukarı denk insanlar arasında oynandığı zaman yukarıda anlattığım durumlar ve duygular ortaya çıkıyor.
Eğer rakipler birbirine denk değilse (oyun bilgi ve tecrübesi açısından) her iki taraf da çok ılımlı oluyor.
Oyunu yeni öğrenen biri, tecrübeli biriyle oynarken ona genelde saygıda kusur etmiyor, yenilince sinirlenmiyor, yenince delirmiyor
Keza oyunun ustası da kuş oyunculara epeyce müsamahalı olup, arada çaktırmadan yenilebiliyor (hevesi kaçmasın diye).

Bir de “ben sana öğreteyim abicim” durumları var. Sürekli size yeni hamleler öğretmeye çalışan iyi niyetli ve acar rakipler oluyo bunlar. Vallahi dişinizi söke söke öğretiyorlar ya da öyle sandıkları zaman daha mesut ve dingin oyuncu oluyorlar.

Bunlar yine iyi, bazıları “git öğren de gel!” yapar… Üzerine tek kelime söylemez, kendini zora sokmaz, “öğrendiğinde oynarız” modundadırlar ama geride ince ince “senden de pek bi şey olmaz aslında” gibi bi akıntı vardır. Ya da karşı tarafı baştan ezdiği için ona öyle gelir.

Hayatlarında bir ya da iki oyun öğrenip hep onun üzerine yatanlar vardır. Yahu bıktık bundan bak yeni oyun öğrendim şunu oynayalım desen “amaaaannnn” derler. Ses tonu bile sizi bezdirir. Piştiye devam etmeye razı olursunuz.

Bazıları da “yeni oyun” der demez gözleri parlar. Öğret diye yakanıza yapışırlar. İki arada bir derede ağzınızdan kapar, iki hafta sonra sizi yenmeye başlar, iki ay sonra “yeni bir oyun yok mu?” derler.

Yaa bu konu çok eğlenceli

Sonra oyun masalarında cinsiyet de önemli. Ne alakası var diyeceksiniz ama gerçekten fark ediyor. Masaya karşı cins oturduğunda bazı kişilerin oyunu inanamıyacağınız kadar değişiyor!

Bazı kişilerin oyunlarını gerçekten ilginç bulurum. Bir arkadaşım vardı, mimar ve üstün zekalı (ailesi hepten öyleydi zaten) ve oyunu da çok severdi kulakları çınlasın. Her fırsatta bana gelirdi ve hemen oyun masası kurardık. Onu ve oyunlarımızı düşündükçe gülesim geliyor.
Nesi ilginç diyeceksiniz? Toparlamak öyle zor ki!
Çok dağınık oynuyordu, yani oyunda disiplin gerekiyor biraz. Yenmek istiyordu tabii, ama böyle oynayınca hep yeniliyordu. Gel gör ki yenilmeye hiç aldırmıyordu! Abartmıyorum yüzlerce oyunda yenildi; bu durum onu oyun oynamaktan alıkoymuyordu. Ne kızıyor, ne de vaz geçiyor ve ne de oyun taktiğini sorguluyordu!
Ben bütün oyunculuk hayatımda onun gibisini görmedim.
Galiba salt zevk için oynuyordu (ben başka bir çözüm bulamıyorum buna!) bu kadar zeki olmasa belki kabiliyeti bu kadar diyebilirdim.
Onun oyunu, diğer her şeyi ve üstelik oyunu bile unuttuğu meditasyonuydu galiba!

Ha bir de ortaklı oyunlar var. Hele bu tür oyunlar evlere şenlik

Eğer ortaklı bir oyun oynuyorsanız mecbur kalmadıkça ortağınzı değiştirmek istemezsiniz; çünkü birbirinizin oyun stiline alışıksınız. Ne yapar ne eder ille de ortagınızı istersiniz, gören de onu çok beğendiğinizi sanır. Ne gezeeerr… Siz bir de oyun esnasında görün ortakları, sürekli birbirlerine patronluk taslarlar, asla diğerinin oyununu beğenmez, o atağın en doğru nasıl yapılacağını öyle çok birbirlerine anlatırlar ki, oyun mu oynuyoruz, dayak mı yiyoruz belli olmaz.

Ben küçükken “beş yalak” diye bir misket oyunu oynardım. Ellerimin üzeri yere sürtünmekten çatlaklar ve yarıklar içinde öyle feci görünürdü ki annem onca işinin arasında bir de her gece el rehabilitasyon işlemi gerçekleştirmek zorunda kalırdı!

Beni oyun konusunda güldüren anım epeyce çokmuş…

Yıllar önce İngilizce öğrenmek için İngiltere’ye gittiğimde yaşlı bir çiftin yanında kalmıştım. Ve bir gece kadıncağız bana bir oyun gösterdi. Şimdi herkesin bildiği Scrabble la orada tanıştım. Bana kuralları anlattı ve başladık oynamaya. İlk oyunu ben kazandım. Kadıncağız o kadar bozuldu ki, ben binbir özür diledim yarım yamalak ingilizcemle ve dedim ki bu acemi şansı! Derken ikinciyi oynadık aynı gece, ben yine kazandım. Artık söyleyecek bişey de bulamıyordum. Tabii o zaman pek gençtim, nezaketten falan da pek haberim yoktu ve sanırım kazanmayı insan sevindirmekten daha çok seviyormuşum. Kutu o gün dolaba kalktı ve gidene kadar da bir daha ortaya çıkmadı ve ben yurda dönerken ilk Scrabble setimle dönüyordum.
Ev sahibem (ismini hatırlayamıyorum) kendi lisanında bir yabancıya yenilmekten üzgündü. Fakat işin aslı o değildi tabii. İşin aslı o amatör, ben profesyonel bir oyuncuydum J

Oyunlarda şans faktörünün çok olanları ve az olanları gibi bir ayrım da var.
Bazı oyunlar (mühimsemek için olsa gerek) şans faktörü sıfır diye tanımlanırlar. Buna katılmıyorum. Evet şans etkisinin çok az olduğu oyunlar var ama dağılım perilerini yok sayamazsınız yine de.

En kibirli oyuncular şans faktörünün olmadığı söylenen oyunlardan çıkıyor.
İnsanlar şansları ile değil becerileriyle övünmeyi tercih ediyorlar.
Fakat bu kibirli oyuncular da yenildiklerinde işin içine biraz şans karıştığını kabul etme eğiliminde oluyorlar.

Oyunda kaybetmenin asılda 3 önemli faktörü var:

  1. Seviye faktörü: Oyuncuların seviyeleri üç aşağı beş yukarı aynı seviyede olmalıdır. Eğer seviyeler çok farklıysa, düşük seviyede olanın kaybedeceği açıktır.

  2. Şans faktörü: Daha öncede belirttiğim gibi her oyunun içeriğine göre değişen ama asla sıfırlanamayan “kaza” faktörüdür bu.

  3. Kişisel hatalar faktörü; İşte esasında biz bu düzeyde oynuyoruz oyunları. Çünkü ilk iki faktör zamana bağlıdır. Kişisel zorlamayla fazlaca değiştirilemez.

Dolayısı ile ben bir oyunda kaybettiğimde hemen kısa bir muhasebe yaparım;
seviyemiz nasıldı? Diyelim birbirine yakın, tamam.
Şans nasıldı, eh idare eder (özel bir kaza günü değildi!).
O zaman kişisel hatalarım sebebiyle yenilmiş olduğumu anlar hemen oyun stilimi gözden geçiririm.
Zaten bunlar anlık meseledir. Derhal hatayı nerede yaptığımı bulur, ikinci oyunda taktik değiştiririm.

Aslında ben rakiplerimin kaybettiği oyunlarda da bu muhasebeyi yapar, onlar adına yenilginin sebebini bulurum. Tabii onlara söylemem; çünkü bunu benden talep etmiyorlar.  Eğer şanssızlıkla kaybetmişlerse bunu söylerim çünkü bu onların egolarını yaralamaz hatta hoşlarına da gider.

Eski eşim (aynı zamanda çok da iyi arkadaşım) iyi bir oyuncuydu. Onunla oynadığımız oyunların haddi hesabı yok. Onun fevkalade güzel bir taktiği vardı. Oyuncu olarak seviyemiz aynı olduğundan kazanmamız ancak kişisel hatalarımıza (şansı saymıyorum bile) bağlıydı.
Birkaç el oynadık ve ben yendiysem derhal taktik değiştirirdi.
Taktiği şuydu; “hızlı oyna, kötü oyna!”

Öyle hızlanırdı ki kağıtlar havada uçuşmaya başlardı, bunu belki sporculuktaki “saha presi” tanımıyla bağdaştırabiliriz. Ben önce duruma aymazdım tabi (çünkü taktik değiştirdiğini bana söylemezdi haklı olarak) ve muhtemelen öyle bir noktada bunun farkına varabilirdim ki artık atı alan üsküdarı aşmıştır, geri çeviremiyeceğim bir yere gelmişiz. Yani o oyun gitti gider!
Allahtan hiç bir oyuncu sonsuza kadar “press” yapamaz.
Herkes sonunda kendi hızına döner.

Sibel Atasoy

12.05.2005

Küçük bi not: Hayat da bir oyundur.