Dünyaya Orman denir ve C.B Strike

Dünyaya Orman denir, Ursula’nın okumadığım bir kitabıymış. Severek başladım, bilindik tarzını hatırlayarak iç çektim.
“Arzlı insan çamur ve kırmızı tozdu. Athsheli insan ise dal ve köktü…”
“Delirmediği sürece insan insanı öldürür mü? Hiçbir hayvan kendi cinsinden birini öldürür mü?”
Dünyaya Orman Denir, özünde bir direniş anlatısı aslında. Doğayı sömürme odaklı bakış açısına sağlı sollu salvolar savururken, hegemonyaya ve erkek arketipine dayalı medeniyet anlayışına da ciddi yergiler içeriyor. Bu yergilerin odağında ise insan var. Teknolojik açıdan gelişen insanlık, çok geçmeden Dünya‘yı bir beton yığınına dönüştürmüş, doğanın ve ekolojik sistemin dengelerini altüst etmiştir. Ormanların ve hayvan türlerinin yok oluşunu takiben kapsamlı bir kolonizasyon politikası başlar. Kolonileştirilen bu ötegezegenlerden biri de 27 ışık yılı uzaklıktaki Athshe‘dir. Uçsuz bucaksız ormanlara sahip gezegen, Dünya’nın ahşap gereksinimini karşılayabilecek potansiyeldedir. Tabii derhal işlemlere başlanır; dört bir yana ağaç kesme ve işleme tesisleri kurulur. Gezegenin “Yaratıkçık” lakabıyla anılan ufak tefek ve uysal yerlileri ise çoktan köle haline getirilmiştir bile.
…
Tüm bu orman kıyımının başındaki Davidson, bu yaratıklara köle denemiyeceğini onların örneğin inek gibi algılanmasını öneriyordu adamlarına, faydalı ve sıkıcı yardımcılar!
Avatar filminin, kitapla belirgin benzerlikler taşıdığını da anımsatmakta yarar var. Hatta bu durum, bir dönem bolca tartışılan konulardan biri haline gelmişti.
*
Gone Baby Gone
Cassey affleck ilginç bir aktör, öylesine pasif ve sıradan olabiliyor ki bu tarzıyla bence süperstar oluyor! Ne ilginç bir tezatlık! Bu filmi izlerken iyice farkına vardım çünkü kendime şöyle sordum : bir senarist böyle bir rolün ancak sözlerini yazar ama bakışlarını hareketlerini yazamaz bir yönetmen bile bu derece hakim olamaz oyuncuya …
Herneyse film çok güzel, polisiye sevenler için son sahneye kadar çözülemeyen entrikalar. Nasılda atlamışım bu filmi. Ana fikir hiç bir şeyin tek cevabı yok. Ayrıca çocuk istismarları ve bağımlı ebeveynlerinin bedbahtlığını da tüm duygusallığı ile aktarıyor.
Be Cool
Doyasıya gülmek, müthiş oyuncular seyretmek ve güzel müzikler için birebir bir film. Bir daha rastlasam yine izlerim. Zaten Uma Thurman hayranıyım, Travoltanın cool haliyle çok iyi gidiyor. 2005 yapımıymış fakat ben yeni izledim 🙂
*
C.B Strike
Yaralanıp Londra’ya döndükten sonra özel dedektiflik yapmaya başlayan eski asker Cormoran Strike ve güvenilir asistanı Robin gerçekten güzel bir çift olmuşlar. Hem özel dedektif dizilerini özlemiştim hem de ingiliz yapımlarını seviyorum. şimdilik beş bölüm oldu. Severek izliyorum, umarım mini diziden uzun diziye dönüşür. Ha bir de İngiliz dizi ve filmlerinde pek rastlanmayan güzel kadın etkisi bu dizide Robin ile tam olarak kullanılmış 🙂

Anon ve Karanlıktan Sonra

Anon

“Anon”, herhangi bir mahremiyetin, cahilliğin veya anonimliğin olmadığı bir dünyada geçiyor. Bu dünyada şahsi anılarımız kaydediliyor ve neredeyse hiç suç işlenmiyor.
Bir insan bu sistemin içinde adsız ve kimliksiz olup, üstelik sistemin içine girebilirse neler olur?
Androidlerden değil insaninsanlardan bahsediyoruz, insanın gözüne girilip onu izlemek mümkün mü? Anılarını silmek nasıl olur?
Fena bir film değil bence, oyuncular da iyi.
*
“You Were Never Really Here”, Cannes’da Lynne Ramsey’ye En İyi Senaryo ödülünü getirirken, Joaquin Phoenix’e de En İyi Erkek Oyuncu ödülünü kazandırmış
Çocukken baba şiddeti gören, ezilen ve sonrasında yine şiddet dolu bir hayat süren Joe, mesleğini geride bırakmış ve hayatını, seks ticareti için kaçırılan kızları kurtararak kazanmaya başlamıştır. Yozlaşmış New York senatörünün kızını kurtarması için kiralandığı zaman ise bir komplo ağının içine sürüklenir.
Bu derece dram ve şiddeti hiç gürültü çıkarmadan anlatıyor yönetmen, usulca ve içe işleyerek. Ben çok beğendim
*

Darkest Hour- İnception ve Kış Kralı

Dün gece Darkest Hour filmini izledim.Nerdeyse nefes almadım diyebilirim o derece güzel bir film yapılmış. En iyi film ödülünü alamaması enteresan. Churchill’i oynayan ve hatta bunu biraz ileri götürerek adeta Churchill olan Gary Oldman’nın en iyi erkek oyuncu Oscarını almış olması film adına biraz olsun rahatlatıcı. Gary Oldman’ın internetteki fotosuna bakıyorum ve bir de dün gece 2 aat boyunca izlediğim Churchill’i düşünüyorum ve bunlar aynı kişi olamaz diyorum. İşte sinemanın büyülerinden biri de bu denebilir. Diğer yönden Daha dün yayınladığım Dinkurk filminin Darkest Hour’u açılımlayan ona büyük anlam katan bir film olduğunu da şimdi anlamış durumdayım. Bu iki filmi de izlediğinizde o zamanın gerçeği daha belirgin hale geliyor. Peki bu iki film aynı sezona nasıl denk geldi? Tesadüflere inanmak pek tarzım değlil, yönetmenler mi yapımcıları mı yoksa İngiltere mi bu tuhaflıkta rol oynadı? Cevabı bilenler söylesin. Tarih, siyaset, özel tarihi şahsiyetleri sevenler için bulunmaz bir film. Not: Aşağıda güzel bir eleştiri sunuyorum, benim hoşuma gitti, tıklayınız

*

 

Göbeklitepe’nin Yas Bulutları

Kitabı bu hafta sonu bitirmiştim ve aslında okumakta da çok geciktim fakat o kadar çok şey oldu ki ardı ardına burada sayıp kendimi bile sıkmak istemiyorum. Biz sonuca bakalım deriz pratik olanlar, kitap gerçekten çok lezzetli, kolay okunuşunun yanında gerçekten memleketimizde ihtiyaç duyduğumuz türden bir yaratım/çalışma, eser artık nasıl değerlendiriyorsanız.
Bir kere kitabın başında da belirtildiği gibi, yazar Kaan Demirdöven, ilgi alanları çok ve değişik,uzun yıllar felsefe,tasavvuf,mitoloji ve kadim bilgelik öğretileri alanında araştırmalar yapmış, kendini genç yaşta yoğurmanın disiplinine tutunmuş. Tüm bu vasıfların üstüne nefis bir “masalcı” üslubu edinmiş (bir önceki kitaptan oldukça farklı bir tarzda). Ben çok sevdim, umarım okuyanı bol olur, arzu ederim ki başka dillere de çevrilsin, eşsiz Anadolumuzun ve Göbeklitepe’nin adı başka insan kardeşlerimizce de bilinsin, ola ki Akınış kitabesi’nin sessiz harflerinin oluşturduğu armoniyi duysun.
Teşekkürler Kaan.
*

Devamını oku “Darkest Hour- İnception ve Kış Kralı” →

J.D. Salinger’e dair tamamlanamayacak bir özetleme girişimi

Franny ve Zooey
Salinger’i depresyonda olanlar hatta ihtimali bile olanlar okumasın. Olay yok ama sayfalarca süren mektuplar ve konuşmalar var. Adam müthiş. Ancak bir oğlak böyle mizah/zeka ve mükemmelci olabilir diye geçiriyorum içimden okurken. Sonunda merakım galip geldi (bu arada ocaktaki zeytinyağlı pırasaya da bakmam gerekiyordu) kalkıp internetten baktım, bingo! 1 Ocak 1919
Kitabını az önce bitirdim, ruh halim şu an bu kitabı anlatmaya uygun olmadığından (Ursula öldü, ben zaten hastaydım) hislerimin çoğuna tercüman olan Ekşi yazarlarından Pati’nin düşüncelerini aşağıda aktarmakla yetiniyorum şimdilik. Fakat bu böyle ortada kalmayacak söz veriyorum. İnsan böyle bir kitap yazıp da bir kaç ateşli cümle ve daha fazla küfür duymamayı bekleyemez. Niye hatırlatıyorsun tüm bu dünya şeylerini ki bize! Neden üzüyorsun neden uyandırıyorsun, neden neden neden? Geri zekalı mıyız biz?
 “Muhteşem kelimesinin yetersiz kaldığı bir j.d. salinger kitabı.
Bir ekşi yazarı Salinger hayranından alıntı:
kitabı okurken zeka özleminiz içinizde büyüyor, büyüyor ve coşuyor. aile olmak fikri öyle güzel anlatılmış ki. zeka taşan diyaloglar. zooey’le saatlerce konuşmak, franny’nin saçlarını bloomberg gibi sevmek, mrs. glass’ın sofrasında beslenmek ve mr. glass veriyor diye mandalina yemek isteğiyle dolduruyor. karakterlerin, orada olanların, olmayanların hepsinin böylesine canlı, gerçek, bunca yakın olabilmesi büyüleyici. badana kokulu evde, eşya kalabalığının, kitap kokularının arasında o kanapede oturmak isteği yankılandı içimde. öylesine coşkulu, gümbür gümbür bir istek, böylesine içten, düşünceli, yüze vuran, gerçek konuşmalara dair…
zooey’in kızkardeşiyle konuşma biçimine hayran kaldım. böyle bir abi istedim. kendi hata ve bencilliklerinin fışkırdığı upuzun konuşmaların hepsinde aslında benim için çabaladığını bileceğim. burnumun direği sızladı. taptım, bayıldım, sarsıldım.
böyle saatlerce konuşsunlar benimle istedim. bitmesinler sayfalarla. anlatsınlar, aptallığı, sahteliği, arayışı, insanları anlatsınlar. sanattan anlamayanları, yazıdan anlamayanları, ego esirlerini, akademik konuşanların sığlığını, zeki geçinmek için aptallaşanları anlatsınlar. ezsinler yeri geldiğinde…
“niye bu insanlardan sokakta yok? niye?” diye haykırmak istedim…
“rekabetten korktuğum yok. rekabet edeceğimden korkuyorum” diyen franny’nin o tuvalette hıçkıra hıçkıra elindeki kitabı öpen ve geriye yanlış ve aptal -ve her nasılsa erkek arkadaşı olan- bir adamın oturmakta olduğu masaya yürüyüp de gülümsemeye çalıştığı, o hiçbir şey yiyemeyen solgun ve güzel görüntüsü öylesine tanıdık ki. yaşandı bir yerimde… bir yerimde bir tuvalette oturup da çünkü dizlerimi kendime çekip böylesine çok ağlamıştım ve gülümseyebilmek için çantamda sürekli taşıdığım bir nesneyi -defteri ya da kitabı belki de- öpüp saçlarımı düzeltmiştim. ve evime dönüp annemin çorbalarına babamın mandalinalarına sığınıp hayat bitmiş gibi yığılarak kanapelere ve dua yerine bir ismi sayıklayarak, hatta bir kediyi sevmiştim, sanki… öylesine gerçekti franny…
kendimi hatırladım… içime dokundu bu kitap. fazlasıyla..
zooey gibi bir abinin ve genel olarak hayatta zekanın eksikliği ile içime dokundu, titretti, ağlattı bu kitap beni..
bir daha unutulmamak üzere etkiledi.
yan odadaki telefondan kırıcı ama gerçek şeyleri söylemek için telefon açacak birini deli gibi özledim..
salinger zeka özlemimi giderdi ki anca kitaplarda giderilebiliyor belki de…
catcher in the rye güzeldi, ancak bu kitapla salinger’ın benim için edebi bir deha olduğunu anladım. “öyle ki artık yazmayabilirsin de” dediği bir nokta geliyorsa insanın… sonraki kitaplarıyla o nokta gelmiş demek ki kendisine.. iyi mi kötü mü bilmiyorum. saygı ve hayranlık içinde iç çekiyorum. Pati
*
Çavdar tarlasında Çocuklar

Girdiği üçüncü üniversiteden de kovulan ergenlik yaşındaki Holden’in bu habei ailesine okulun daha önce bildirmesinini umarak eve dönmeyi geciktirdiği üç günü öğreniyoruz bu kitapta. Tabi yine konu yok. Kişiler var, bitip tükenmez tanımlamalarıyla tanıdığı ya da bir kez karşılaştığı kişilerr üzerinden Holden’in (aslında Salinger’in kendi ergenlik çağını)tanımaya/tanıtmaya çalıştığını görüyoruz. Anlatım muhteşem. Tarzım olmasa bile hiç ama hiç fark etmez. Güzel güzeldir.

Devamını oku “J.D. Salinger’e dair tamamlanamayacak bir özetleme girişimi” →

Wonder ve Yükseltin tavan kirişini Ustalar

11 Dakika

Yönetmen Jerzy Skolimowski nin bu filmi, 11 minutes filmini izledik dün gece, 2015 yapımı polonya irlanda filmi. Şöyle dikkatinizi deli gibi bi şeye odaklama pratiğine ihtiyacınız varsa izlemenizi öneririm; çünkü film Linch’in filmlerini gölgelemeyi hedeflemişçesine dikkat istiyor 🙂

*

Wonder-Mucize

Auggie Pullman (Jacob Tremblay) 5. sınıfa geçmek üzere olan bir çocuktur. Ancak doğuştan gelen yüzündeki kalıcı deformasyon geçirdiği onlarca ameliyata rağmen düzelmemiştir. O yaşına dek hiç okula gitmemiş, evde ailesi tarafından eğitim almış ve dışarıyla ilişkisi, hep bir kask aracılığıyla olmuştur. Sıradan bir okul olan Beecher’a başladığı günden itibaren bazılarının alay konusu olsa da aslında çoğu kişiden bir farkı olmadığını gösterecek, dış görünüşün ne kadar önemsiz olabileceğini kanıtlayacaktır.
Mucize filmi, 2012’de R. J. Palacio’nun yazdığı aynı adlı romandan uyarlandı.
Julia Roberts, başroldeki çocuğundan Jacob Tremblay’dan hiç rol çalmamış. Müthiş bir ailedraması. FARKLI çocukların dünyaya tutunmasıyla ilgili bir bakış, hem de yeni 2017 yapımı bir film, seyretmekten memnun kaldım.

Devamını oku “Wonder ve Yükseltin tavan kirişini Ustalar” →