Ursula da geldi-aydınlattı- geçti

Ağlayacağımı tahmin etmezdim ama bi şey olmadan önce tepkinizi de bilemiyorsunuz.

Cumhuriyet haberi şöyle vermişti:

ABD’li Yazar Ursula K. Le Guin, 88 yaşında hayata gözlerini yumdu. Fantastik ve bilim kurgu eserleriyle dünya edebiyatında kendine önemli bir yer edinen Le Guin, Karanlığın Sol Eli, Mülksüzler, Sürgün Gezegeni, Yerdeniz serisi gibi roman ve öyküleriyle çağına damga vurdu.

New York Times’ın haberine göre Le Guin’in ölümü oğlu Theo-Downes Le Guin tarafından doğrulandı. Oğlu, ölüm nedenini açıklamadı ancak annesinin sağlığının bir süredir kötü olduğunu belirtti.

1929 California doğumlu Ursula Kroeber Le Guin, antropolog çift Alfred L. Kroeber ve Theodora Quinn Kroeber’in kızıydı.

Kitapları 40’tan fazla dile çevrilen ve milyonlarca satan Le Guin, yerleşik cinsiyetçi kalıplara meydan okuyan tarzıyla fantastik ve bilim kurgu yazınında kendine özgü bir üslup geliştirdi.

1969’da yayımlanan Karanlığın Sol Eli, insanların erkek ya da kadın olmadığı cinsiyetsiz Gethen dünyasında geçiyordu.

Le Guin, mitoloji, fantezi ve bilim kurguya meraklı bir genç olarak hikayelerin sürekli “Beyaz adamın dünyayı fethetmesi” etrafında döndüğü gerekçesiyle bilim kurgudan soğuduğunu anlatmıştı. Yine de yazın hayatının ileriki dönemlerinde bu janrda güçlü ve özgün eserlerle adından söz ettirdi.

Ursula benim gözümde sağlam bir kale gibiydi. Korkak biri olduğumdan sık sık bi yere sığınmak istediğimden değil ama bunu neden söylediğimi ben bile bilmiyorum. Henüz fantastik ve bilimkurgu dallarına ilgimin gelişmediği zamanlarda okumuştum Mülksüzler kitabını. Gençliğimde ilk okuduğum kitabıydı, siyasi nitelikli olduğunu ve bunun ancak bu kadar şairane anlatılacağını anlayabilecek kadar çok kitap okumuşluk, yazar tanımışlık geçmişim vardı. Hayranlığım tavan yapmıştı. Tabi sonra diğer muhteşem kitaplarını okuya okuya büyüdük, beni en son ve Mülksüzler kadar şaşırtan kitabı Rüyanın Öte Yakası oldu. Çünkü aradan geçen bunca zamanda hem rüya kavramıyla hem fanteziyle hem kuantum felsefesiyle iç içe geçmiştim. Ve bu kitap bir şaheserdi. Bir çok yerde konuşma yaparken  ya da seminerlerimde yeri gelip bir örnek vermek gerektiğinde, uzun açıklamalar yerine kısaca ve tembelce Rüyanın Öte Yakası’nı okuyun demeye başladım. Daha dün bu kitabın 1980 yılında bir filminin çekildiğini de öğrendim, Youtube’da var fakat orjinali, yani alt yazı yok, yine de üzüntümü atlatınca izleyeceğim, ismi aslında kitabın da özgün ismi olan; The Lathe of Heaven (1980).

Geçen yıl Kayıp Rıhtım’ın isteği üzerine Guin hakkında bir yazı hazırlamıştım (okumak için tıklayınız)ve şimdi dönüp baktığımda o kadar az şey söylediğimi,aslında cılız bir yazı olduğunu görüyorum, neden diye düşünüyorum ve sonra onun daha yüzyıl filan yaşamaya devam edeceğinin garantisiyle sıkışık bir zamana sığdırılmış tipik bir gelir-geçer şey olduğunu anlıyorum ve bunu itiraf etmek de canımı yakıyor. Bir insan hayattayken her şeyi söylemek lazım. Neyse henüz çok üzgünüm daha sonra kendimi affettireceğim doğru dürüst bir iç döküş yapacağım bu büyük usta için.

Son yıllarımda yoğun olarak ilgilendiğim Huna Felsefesi, Lemuryan mirası konusunda yaptığım çalışmalar(yazdığım Laniakea kitabı) verdiğim eğitimlerdeki esas noktalar öylesine onun felsefesiyle çakışıyor ki insan hayret ediyor.Belki bu alanları o da taramıştı ve gayet iyi biliyordu. Örneğin bir yazısında şöyle demişti ki aynen Huna bilgilerini içeriyor:

 “Her şey rüya görür. Şeklin, varlığın oyunları, maddenin rüya görmesidir. Kayalar kendi rüyalarını görür ve yeryüzü değişir… ama zihin bilinçli hale geldiğinde, evrim ivme kazandığında, işte o zaman dikkatli olmanız gerekir. Dünyaya karşı özenli olmanız gerekir. Yolu yordamı öğrenmelisiniz. İşin püf noktalarını, sanatını, sınırlarını öğrenmelisiniz. Bilinçli bir zihin, bilerek ve özenle bütünün bir parçası olmalıdır – tıpkı kayanın bilinçsiz olarak bütünün bir parçası olması gibi.”

Ona neden bir kale gibi dediğimi şu an anladım çünkü o nadir “bütün” insanlardan biri. Eserleriyle, fikir ve hayal hazinesiyle dünyanın dört bir yanında milyonlarca insana dokunup gitmek ve bütün bunların çağları aşacak ölümsüzlüğe sahip olması onun ölümüyle içime çöken hüznü bir nebze hafifletiyor.

Ursula K. Le Guin’e Teşekkürname

Okumayı öğrendiğimden önce bile kitaplara başlamıştım ben. Büyüklerimden kimi boş ya da ikna edilebilir görsem hemen kitaplarımı kucaklarına koyar bana okumalarını beklerdim. Okuma sonrasında ise büyük bir hızla, günde iki kitap hızıyla devam ettim, tüm ömrümü bu açlığı gidermeye hasrettim.

Le Guin ile karşılaşmam daha geç yıllarda oldu ama görünen oydu ki, pek çok alanda benzeşiyorduk. Tam açıklanamayan gizemli bir amacın üyeleriydik sanki. Kendisini “Lisedeyken, birçok zeki Amerikalı çocuk gibi, yaban diyarlardaki bir yabancıydım. Berkeley Halk Kütüphanesini sığınağım yapmıştım ve hayatımın yarısını kitaplarla geçiriyordum,” diye prezante ediyor. Benzer şekilde ben de babamın evimizdeki, şehir kütüphanesinden daha zengin kitaplığına gömülmüştüm. Çocukluk ve ilk gençlik yıllarım daha ziyade sosyoloji, tarih, siyasi tarih, antropoloji temalarında okumak ve aralara serpiştirdiğim Dünya klasiklerini öğütmekle geçti. Tıpkı Le Guin’in söylediği gibi “Onlar gibi yazmak istediğim insanların büyük bir kısmı ya yabancıydı ya ölü, ya da ikisi birden. “ Aradaki tek fark ben yazar olmayı profesyonel anlamda hiç düşünmemiştim, okumak öyle sevinçli ve büyüleyiciydi ki bu aklıma gelmedi. Küçük yaştan beri uydurduğum öykü ve masalları kardeşlerime ve komşu çocuklara anlatmak ve uzunlu kısalı makaleler yazmak benim için yeterliydi.

Tamamen başka bir meslekte severek ve yaratıcılığımı ortaya koymak suretiyle tatminkar bir iş hayatım oldu, bu meşguliyet okuma hızımı günde bir taneye düşürmüş olsa da, mutluydum. Fakat gün geldi tüm bu veri girişi ve üzerinde gece gündüz demeden nonstop düşünme eylemleri, hayatımı yeniden şekillendiren, eskiyi bütünüyle silen bir patlamayla devreye giriverdi. Sonraları okuduğum bir makalesinde başıma gelenlerin doğasını daha iyi anlayabildiğim Le Guin’in şu tespitiyle karşılaştım, “Düşüncenin doğasında iletilmek vardır, yazılmak, konuşulmak, gerçekleştirilmek. Düşünce çimen gibidir, ışığı arar, kalabalıkları sever, melezlenmek için can atar, üzerine basıldıkça daha iyi büyür.” İşte tam da böyleydi benim durum.

Siyasi bir eyleme dökmüş olmasam da doğam gereği tüm gençlik yıllarımda kendimi anarşist buluyor, insanların düzen denilen bu illete nasıl bulaşmış olduklarını sorguluyordum. Uzun yıllar onları buna iten ihtiyacı bulmaya adadım kendimi. Sanırım otuzuma yaklaştığımda dünyanın, devletlerin “zaman ve idealist” açıdan tekrarlayan döngülerini tespit etmiş, kendimce bir nebze tatmin olabilmiştim. Belki bu sebeple ilgim dıştan içe yöneldi. Kendimi keşfetmek istiyordum artık. Bu yolculukta Jung ve Gurdjieff ile Taoizm ile karşılaşmam kaçınılmazdı. Ve sanırım Le Guin’in Mülksüzler ve Karanlığın Sol Eli kitaplarıyla da…

“Bilinçaltı korkunçluklarla, fesatla dolu bir lağım çukuru değildir. Kabuslarla kaynaşan karanlık bir lağım çukuru da değildir. Sağlığın, hayal gücünün, yaratıcılığın pınarıdır bilinçaltı,” diyordu Ursula .

Bu keşfin ardından kuantum fiziği ile tanışıp felsefesini öğrenip sindirmeye çalıştığım uzun bir dönem geliyordu. Bu yolculuğum esnasında artık Le Guin’in tüm kitaplarını inceden inceye tekrarlarla okumuş, yeni kitabı çıkar mı diye gözüm yeni çıkanlar listelerinin takipçisi olmuştu. Sonunda Sırıtkan Kırmızı Ay kitabımın yazıldığı yıla gelmiştik, 1999 deprem yılına.

Le Guin hakkında tanıtım yazılarında onun, feminist, sol görüşlü, anarşist duruşuna dikkat çekilse de aslında Le Guin “postmodern” terimini bir kez bile kullanmadan, her şeyi kapsayan keskin üst-söylemlerden kibarca sıyrılan, kimsenin duygularını incitmeyen biri. Bu tavrı ile yazdıklarının üst düzeyliğine benim açımdan ilave bir hayranlık eklenmiştir.

Rüyaların yapısını araştırdığım ve rüya görüşmeciliğini kişilere tanıtmaya çalıştığım uzun soluklu çabalarım da bu büyük ustayla paralellik arz ediyor. İnsanlardan başlayarak tüm düzenli yapıların iyileştirilmesi/şifalandırılması amacını araştırdığım onca öğreti sonuçta beni eski şamanik kökenleri anlamaya itti ve orada bütünüyle şunu anladım ki Ursula Le Guin, zaten tüm bunları benden bir kuşak önce incelemiş, öğütmüş, bünyesine dahil ederek isimlerinden bahsetmeye gerek bile duymaksızın tüm o muhteşem kitapların kurgusu içinde bizlere hazır olarak sunmuştur. İşte onda hayran olduğum budur.

“Her şey rüya görür. Şeklin, varlığın oyunları, maddenin rüya görmesidir. Kayalar kendi rüyalarını görür ve yeryüzü değişir… Ama zihin bilinçli hale geldiğinde, evrim ivme kazandığında, işte o zaman dikkatli olmanız gerekir. Dünyaya karşı özenli olmanız gerekir. Yolu yordamı öğrenmelisiniz. İşin püf noktalarını, sanatını, sınırlarını öğrenmelisiniz. Bilinçli bir zihin, bilerek ve özenle bütünün bir parçası olmalıdır – tıpkı kayanın bilinçsiz olarak bütünün bir parçası olması gibi.” Der Ursula.

 

Bir Kadını Öldürmek kitabımda; “Kuralları, yeri geldiğinde yıkmak için, iyi öğrenin,” demiş olduğumu hatırlattı bu bana.

“Duymak istiyorsan, sessiz ol,” diyor. “Hiç kimse cezayı kazanmaz, ödülü de. Aklınızı hak etmek, kazanmak gibi fikirlerden arındırın, ancak o zaman özgür düşünebileceksiniz.”

O gerçekten bir seyyah, şu an 87 yaşında ve umarım daha uzun süre kendi yolculuğunu bizlere anlatmaya devam eder.

“Bana göre önemli olan, belirli bir iyileşme umudu sunmak değil, hayal ürünü ama ikna edici bir alternatif gerçeklik sunarak kendi aklımı, böylelikle de okuyucunun aklını, şu anki yaşayış şeklimizin insanların yaşayabileceği tek yol olduğuna dair tembel ve ürkek düşünme alışkanlığından kurtarmaktır. Adaletsiz düzenin sorgusuz sualsiz devam etmesine izin veren bu atalettir çünkü.”

Son olarak da Bay Orr durumu olarak sık sık örnek verdiğim Rüyanın Öte Yakasını vurgulamak isterim: “Gerçekliğin ruhumuz bile duymadan belki de sürekli değiştiriliyor, yenileniyor olduğunu ama bizim bunu bilmediğimizi, bu bilgiye yalnızca rüyayı görenin ve bu rüyadan haberdar olanların vakıf olduğunu düşündünüz mü hiç?”

 

İyi ki varsın ve varlığın bizlere mükemmel bir rol model sundu, zihinlerimizi parlattı, içimizi sıcaklıkla, ışıkla doldurdu. Teşekkürler Ursula K. Le Guin.

Sibel Atasoy

08.03.2017

Kaynak: http://kayiprihtim.com/dosya/edebiyat-dunyasinin-kadinlarina-ilham-veren-harika-kadinlar/

 

 

Piyangodan ne çıkarsa onun rüyası

Uyanmış iniyor rüyanın öte yakasından aşağı.
Victor Hugo

… Özgür irade duygusunun yitirilişiydi bu tehlike. Olanı inkar ettikçe, olmayanın pençesine düşerdi insan, boşluğu doldurmak için hep birden üşüşen zorlantıların, fantazilerin ve dehşetlerin pençesine düşerdi, bunu biliyordu.
Ama boşluk oradaydı.Bu hayat gerçeklikten yoksundu; yaratmaya hacet olmayan yerde yaratan rüyanın kumaşı epriyip gitmiş, delik deşik bir şeye dönüşmüştü. eğer var olmak buyduysa, o boşluk belki çok daha yeğdi. Bu canavarlara ve aklın ötesindeki kaçınılmazlara boyun eğecekti. Eve gidecek, hiçbir ilaç almadan uyuyacak ve piyangodan ne çıkarsa onun rüyasını görecekti.

*

.. Mevcut haliyle bütün dünya benim tarafımda olmalı, çünkü onun büyük bir kısmını da rüyamda görerek bizzat yarattım. Eh aslına bakılırsa o da pekala benim tarafımda. Yani ne de olsa ben onun bir parçasıyım. Ondan ayrı bi şey değilim ya. Yeri arşınladığımda yer benim tarafımdan arşınlanıyor, havayı soluduğumda onu değişiriyorum, dünya nasıl benimle bağlantılıysa ben de her şeyimle sonuna kadar bağlantılıyım onunla.

*

“Bilinç altından korkma sakın! Kabuslarla kaynaşan karanlık bir lağım çukuru değil o. Hiç alakası yok! Sağlığın, hayal gücünün, yaratıcılığın pınarıdır bilinçaltı. Bizim adına ‘kötülük’ dediğimiz şey uyugarlığın, onun kısıtlamalarının ve baskılarının bir ürünüdür asıl; bunlar kişiliğin kendini özgürce, kendiliğinden ifade etmesini engeller.”

*

“Gerçekliğin ruhumuz bile duymadan belki de sürekli değiştiriliyor, yineleniyor olduğunu-ama bizim bunu bilmediğimizi, bu bilgiye yalnızca rüyayı görenin ve rüyadan haberdar olanların vakıf olduğunu düşündünüz mü hiç?”

Ursula Le Guin X rüyanın öte yakası

*

“Bir yıldız için  nebula neyse düşünce için o olan gündüz düşü, uykunun yanı başında konuşlanır ve uykunun sınırı olarak onunla yakından ilgilidir. Yaşayan saydamlıklarla dolu bir atmosfer: İşte bilinmeyene bir başlangıç. Ama onun ötesinde Mümkün Olanlar Diyarı uzayıp gider, hem de uçsuz bucaksızca. Başka varlıklar, BAşka gerçeklerdir orada olan. Doğaüstü bir yanları yoktur, sonsuz doğanın esrarengiz devamıdırlar yalnızca… Uyku Mümkün Olan’la temas halindedir, ki ona olası olmayan deriz.Gecenin dünyası bir dünyadır. Gece gece olmaklığıyla bir evrendir. … Bilinmeyen dünyanın karanlık şeyleri, ister hakiki iletişim yoluyla olsun, ister uçurumun erişilmez uzaklıklarının hayali bir büyüteç altında büyümesi yoluyla olsun insana komşu oluverirler… ve uyuyan kişi, tam olarak görmeden, hepten bilinçsiz de olmadan bir anlığına o yabancı hayvansallıkları, tuhaf bitki örtülerini, korkunç ya da parlak solgunlukları, hayaletleri, maskları, siluetleri, çok başlı yılanları, karambolleri, aysız ay ışıklarını, muğlak mucize bozumlarını, karanlık derinliklerde serpilip büyüyenleri ve ortadan kaybolanları, gölgede süzülen şekilleri- adına Rüya Görmek  dediğimiz ve aslında görünmez bir gerçekliğin yakına sokulmasından başka bir şey olmayan bütün o gizemi görür. Rüya Gece’nin akvaryumudur.”

Victor Hugo

Bay Orr gibiyim

Üç gündür yine fmf’im bana eşlik etmekte ve ilaveten berbat bi baş ağrısı var. Dışardaki hava ise inadına muhteşem. Her onbeş dakikada dışarı çıkıp en az üç derin nefes aldım; çünkü öyle bi hava var ki bunu yapmaya beni mecbur kıldı. Bu güzelliği pas geçemezdim.

Neyse bugün epeyce rüyalı çok uyuyup uyanmalı bir geceden sabaha uyandığımda durumda bir değişiklik yok gibiydi fakat nedense ben günlük rutinimde bi değişiklik yaptım ve normalden saatler öncesinde kendime kahvaltı hazırladım ve adetim olmadığı halde kahvaltımı balkonda açık havada yaptım.

Bi ara hemen önümde bana arkadaşlık ve şahitlik eden selvilerden biri bana el salladı ben de ona salladım. Sonra çevreye hızlıca göz attım acaba bu davranışımı gören biri oldu mu diye 🙂 Olmamıştı ama ben aklı başında görünmeyi nasıl hala önemsiyor oluşuma güldüm biraz.

Sallanan kanepede çayımı(haftalardır ilk çayım) ve sigaramı içerken birdenbire bi şey fark ettim. Öylesine amaçlanmadan zihnimden akan şeye dikkatimi yönelttim.

Akış şu minval üzereydi (tabi aradan şu anda yirmi dk geçtiğinden aklımda kaldığı kadarıyla):

Eskiden bir kişide algının genişlemesi durumunun onda dışarda gördüğü dünyanın da değişmesi ve hatta birinci dereceden yakınlarında da değişimin söz konusu olduğunu fark ederdim ve “dünya dünya içinde” bir katman durumu olduğunu sanırdım. Yani bu ne demek? Benim gördüğüm dünya değişti ama eski dünya bi şekilde varoluşunu sürdürüyor, onları algılayanlar da var, bunu oyun kuramında soğanın halkaları ile ifade etmişim.

Fakat işte az önce şunu fark ettim ki aslında durum daha farklı.

Benim dünyam değiştiğinde dünya bütünüyle gerçekten değişiyor! Karşılaştığım her kişi, karşılaşmadığım bi dolu kurgucular, benim gördüğüm dünyayı -rüyayı- görmeye başlıyorlar. Onlarla bazen konuşurken daha önceki dünyasının böyle olmadığını onda bi değişim olduğunu hatırlatmaya çalıştığımda bunu anlamıyorlar, sanki bu hep en son dünyayı görüyorlarmış gibi davranıyorlar. Bunları eskiden biraz tuhaf karşılıyordum hatta üzülüyordum da, neden eski dünyalarını görmezden geliyorlar ve değiştiklerini itiraf etmiyorlar diyordum. Pek tabi buna da şöyle bir formül bulmuştum; insanoğlu unutkan (insan_nisyan), peki ben neden unutmuyorum diye sorduğumda, çünkü “not alıyorum, sürekli iz düşüyorum” cevabını alıyordum ve bu sebeple insanlara kendilerini yine kendileriyle kıyas etmelerini başkalarıyla kıyasın saçmalık olduğunu ve bi şekilde kendi tarihlerini bi yere iz düşmelerini öneriyordum.

Şu an sebebin bu olduğundan emin değilim fakat emin olduğum şey şu ki, benim dünyam (algım, birleşim noktam) değiştiğinde herkesinki değişiyor. Arada tek fark benim eskileri hatırlıyor oluşum. Bunun için şimdi bi örnek verecektim ama aniden aklıma Ursula Le Guin’in Rüyanın Öte Yakası kitabı geldi. Anlattığım şeyin kitap haline getirilmişi varken başka örnek aramaktan vaz geçtim.
Bu durum, Ra bilgilerinde neden “bir insana ulaşmak dünyaya ulaşmaktır” dendiğini, alevi bektaşi külliyatında neden “benim kabem insan” dendiğini, Castaneda külliyatında don Juanın neden “tek meselenin seni sonsuzlukla çevrelendiğine ikna edecek bir kişinin gerekliliği” şeklinde söylediğini ve benim neden her zaman “beni onaylayacak tek kişinin yeterli olduğunu” söylediğimi birleştiriverdim. Başka örnekler çoktur ama aramaya zahmet etmeyeceğim çünkü eminim.

O halde o ikna edilmesi gereken TEK KİŞİ, ister ben olayım, isterse diğer bir kişi olsun, durum değişmiyor, dünya toptan ve bütünüyle değişiyor.
Fakat değiştiğini hatırlayamıyoruz, o hep öyleydi gibi oluyor!

Sanırım ben çoğu zaman bay Orr gibiyim.

Bazıları-ya da bazen- başka birini, bi TEK KİŞİ’yi bulup onu değiştiriyorlar, bazıları kendilerini TEK KİŞİ olarak değiştiriyorlar, sonuç fark etmiyor.