Bir Başka Gerçeklik

Bir dostumdan, daha kötü şartlarda yaşanan hayatın, tekamül sürecinde hız kazandırabileceğini, ruhun dünyada bedenlenmeden önce yaşayabileceği hayat seçeneklerinden istediğini seçtiğinin bilgisini almıştım. Bunun da dünyadaki adaletsizliklerin nedenini açıkladığını söylemişti. Oldukça akla mantığa yatkın gelen bu teoriyi kesin doğru olarak algılamak istemesem de, cazibesine pek dayanamayıp, başköşeye yerleştirmiştim.
Şimdi bununla alakalı en son karşılaştığım bilgiyi aktarmak istedim. Yeni ya da kimsenin bilmedi bir sır değil. Fakat anlatılış tarzı, felsefe içerikli edebi eser niteliğinde olduğu için, oldukça ilgimi çekti. ”Sonsuz”’un serbest bölge paylaşımının devamına yazmak istemiştim. Konuyu daha fazla dağıtmamak adına burada paylaşıyorum. Carlos CASTANEDA’nın “Bir Başka Gerçeklik” isimli kitabından alıntıdır. Bir solukta okunabilecek akıcılıkta yazıldığından; konuyla alakalı kısmın tamamını yazacağım…

Carlos CASTANEDA, Don Juan’ı ziyarete giderken, arabası arıza yapar ve kent içinde turistik bir otelde konaklamak zorunda kalır. …..”Asansörcü, otelde bir restoran bulunduğunu söyleyince, gittim. Masaların bir bölümünü kaldırıma dizmişler. Köşebaşında, çağdaş görünüşlü tuğla kemerler altında çok alımlı restoranın . Bir boş masa ilişti gözüme. Ama dışarıda hava serindi. O yüzden, havasız da olsa, içeride oturmayı yeğledim. İçeri girer girmez, ayakkabı boyacısı birkaç oğlanın, restoranın önündeki kaldırımın kıyısında oturmakta olduğunu gördüm. Dışarıdaki masalardan birine otursaydım, kuşkusuz, başıma üşüşeceklerdi.
Oturduğum yerdeki pencereden çocukları izleyebiliyordum. Kaldırımdaki masalardan birine iki delikanlı oturdu; ayakkabılarını boyamak isteyen oğlanlar hemen çevrelerini sarıverdi. Delikanlılar boyatmak istemeyince, boyacı oğlanların, üstelemeden, dönüp kaldırımın kıyısına oturmaları epey şaşırtmıştı beni. Az sonra, giysilerinden işadamı olduklarını çıkardığım üç kişi kalkıp gittiler. Boyacı oğlanlar, onların kalktıkları masaya koşup, artıkları yemeye koyuldular. Birkaç saniye içinde tabaklardakini silip süpürdüler. Öbür masalardakiler gider gitmez koşuşup onların artıklarını da gövdeye indiriyorlardı.
Bu çocukların oldukça düzenli bir biçimde davrandıkları gözümden kaçmadı; masaya su dökülse, hemen kendi boyacı bezleriyle siliveriyorlardı. Artıkları değerlendirmedeki düzenleri de dikkatimi çekmişti. Su bardaklarında kalan buzları, çay fincanlarındaki limon dilimlerini, kısacası her şeyi yiyorlardı.
Otelde kaldığım süre boyunca, bu boyacı oğlanlarla restoran yöneticileri arasında bir anlaşma olduğunu bulguladım. Boyacıların, oralarda kimseyi tedirgin etmemeleri ve bir şeyler kırıp dökmemeleri koşuluyla, dolanmalarına, müşterilerden para kazanmalarına ve artıkları yemelerine izin veriliyordu. Yaşları beşten on ikiye değişen on bir boyacı çocuk saydım. En büyük olanını, aralarına almadıklarını, kendilerinden uzak tuttuklarını görüyordum. Bile bile onu dışa sürüyorlar, bir ağızdan Sen büyüdün, g.. kılanmış, aramıza giremezsin… diyerek alay ediyorlardı.
Üç gün boyunca onların böyle akbabalar gibi en değersiz artıklara bile saldırmalarını görmek, bende derin bir üzüntü yaratmıştı. O kentten ayrılırken dünyaları Allah’ın günü bir kırıntı kapmak için savaşım yapmakla yoğrulmakta olan bu çocuklar için artık bir umut kalmadığını görmekteydim.
Don Juan, sınarcasına sordu: Acıyormusun onlara?
Elbette acıyorum dedim.
Neden?
Çünkü insanlığın esenliği beni kaygılandırıyor da ondan. Onlar daha çocuk; çirkin, bayağı bir yaşam sürdürüyorlar.
Don Juan, yapmacıklı bir sesle, atıldı; Dur bakalım, dur! Nasıl dersin onların yaşamına çirkin diye, bayağı diye? Kendi yaşamının, onlarınkinden daha iyi olduğunu sanıyorsun, dimi?
Öyle sandığımı söyledim; Bu çocuklarınkine oranla benim dünyamın çok daha çeşitli yaşantılarla dolu olduğunu, bana kişisel doyum ve gelişme olanakları sağladığını ekledim.
Don Juan’ın bile bile inatçılık yaptığını sanıyordum. Sırf beni kızdırmak için karşıt bir görüşü savunduğunu düşünmekteydim. Bu çocuklarınussal gelişme olanaklarının hiç bulunmadığına içtenlikle inanmıştım.
Görüşümü biraz daha açıklıyordum ki don Juan pat diye soruverdi: Bir zamanlar sen kendin bana bir insan için en büyük başarının ‘bilgi adamı olmak’ olduğunu söylememiş miydin?
Böyle bir şey söylemiştim; kanımca bilgi adamı olmanın en büyük ussal başarı olduğu yolundaki inancımı gene yineledim.
Don Juan, Senin o varsıl dünyanın, bilgi adamı olmana yardımı olur mu sanıyorsun? diye sordu. Sesinde alaycı bir titrem vardı.
Yanıt vermedim. Don Juan aynı soruyu, bu kez başka bir biçimde, gene sordu — anlamadığını sandığım zaman benim ona hep yaptığım gibi…
Yani, dedi hilesini sezmiş olduğumu bildiğini gösterircesine ağzı kulaklarına vararak, senin özgürlüğünün ve elindeki olanakların, senin bi bilgi adamı olmana bi yararı olabilir mi?
Kesin bir biçimde, Hayır! dedim.
Don Juan, ağırbaşlılıkla: O halde neden acıyorsun o çocuklara? dedi. <<İçlerinden herhangi biri bilgi adamı olabilir. Tanıdığım bilgi adamlarının tümü de masaları yalayıp artıkları yerken gördüğün o çocuklar gibiydiler.
Don Juan’ın bu görüşü, beni epey tedirgin etmişti. Bu yoksul çocukların yeterli beslenemediklerine değil de, çocukları ussal yetersizliğe mahkum etmiş bulunmasına acıdığımı ayrımsadım. Oysa, don Juan’a göre bu çocuklardan herhangi birisi, benim ussal gelişmenin doruğu saydığım amaca, bilgi adamlığı kertesine ulaşabilirdi. Demek ki onlara acımamın nedeni geçersiz kalıyordu. Don Juan taşı gediğine yaman oturtmuştu.
Belki de haklısın. dedim. Ama bir insanın, başkalarına gerçekten yardım etme isteğini yok edemeyiz ki!
Nasıl yardım edebilir dersin başkalarına?
Yüklerini hafifleterek. Öbür insanlar için en azından yapabileceğimiz şey, onları değiştirmeye çalışmak olabilir. Sen kendin bunu yapmaktasın zaten. Değil mi?
Yok canım! Başka insanların nesini değiştirecekmişim ki, neden değiştirecekmişim ki!?
Ya beni, don Juan? Benim değişmem için öğretmiyor musun bana?
Hayır. Seni değiştirmeye falan çalıştığım yok. Ola ki bi gün bilgi adamı olursun —kimse bilemez bunu — ama bu değiştirmez ki seni! Ola ki bi gün insanları başka bi gözle görürsün de, o zaman anlarsın değiştirilebilecek bi şeyleri olmadığını.
İnsanları başka gözle görmek de ne demek, don Juan?
Gördüğün zaman, insanlar başka türlü görünürler. Dumancık, insanları ışık telcikleri olarak görmeni sağlayacaktır.
Işık telcikleri mi?
Evet, beyaz örümcek ağı gibi. Başından göbeğine doğru dolanan ipincecik iplikler. Bu yüzdendir insanın telcik yumağından oluşan bi yumurta gibi görünmesi. İnsanın kollarıyla bacakları da her yana fırlar gibi uzanan sert ve saydam kıllara benzer.>>
Herkes öyle mi görünür?
Herkes. Üstelik herkes, bütün öbür şeylere dokunmaktadır; ama elleriyle değil, karnının ortasından süren uzun bi telcik demetiyle değer öbür şeylere. Bu telcikler insanı çevresine bağlarlar, dengeli ve sağlamca durmasını sağlarlar. Ola ki bi gün sen de görürsün, dilenci de olsa kral da olsa insan saydam bi yumurtadır ve değiştirilecek bi yanı yoktur; daha doğrusu neyini değiştirebilirsin o saydam yumurtanın? Neyini?”

Not: Kitaptaki noktalama işaretlerini ve imlayı aynen yazdım. (tırnak işaretleri hariç. forum formatıyla çakıştı) 1982 basımı olan kitabı Nevzat ERKMEN çevirmiş. İlk pararafta yazdıklarımı kısmen doğrular nitelikte olsa da henüz don Juan’ın ve Carlos CASTANEDA’nın kalan kısmı hakkında ne düşündüğünü bilmiyorum. Bu kısmı beni çok heyecanlandırdığı için paylaşmak istedim. Umarım yayınevi, korsan paylaşım diye peşime düşmez… 🙂

Farkındalık Savaşı!

“Aklımız bizlere öyle derin biçimde hükmediyor ki, bizler Carlos Castaneda´nın anlattığı kimi şeyleri kendi deneyimlerimizde doğruladığımızda bile, kuşkusuz inanmakta zorlanacağız. Carlos Castaneda´nın yaşadığı her sıradışı deneyiminin ardından aklının devreye girerek onu bir çelişki yumağı içine düşürmesinden kurtulması yıllarını aldı. Anlatılanları doğrulamanın tek yolu, bu uzun ve zorlu farkındalık savaşına girmek.” Hasan Hüseyin MERT

Farkındalık savaşı, çaba demekse; çaba çelişki yaratır. Çelişkiyi yenmek için de çaba gösterip savaşırsak, yine çelişki içine düşeriz. Bu durumda farkındlaık savaşının daha farklı bir savaş olması muhtemeldir. Çaba içermeyen bir savaş. Bazı savaşlar da böyle değilmidir. Örn; birisi sanal ortamda sürekli size hakaret edip, aşağılıyor, her sözünüze farklı anlamlar yükleyip, sizi anlamamakta ısrar ediyorsa, suskunluğu tercih edersiniz. Çünkü çabaladıkça daha da kötüye gitmektedir. Aynı şeyi gerçek hayatta da uygulamak mümkün ama daha gelişmiş bir insan olmak gerekli. Aynı şekilde, farkındalığı arttırmak için çabaladıkça da çelişkiler artıyor. Tevazu gösterip, her kaynaktan faydalanmak için, boş bir zihinle dinlemeye çalışmak, bundan ayrı bir şey de olsa, bazen bu bile çelişki dehlizlerinde kaybolmamıza neden olabiliyor…
Anahtar olsa olsa aklın değil, kalbin sesini dinlemek olmalı… Bu konuda katkısı olabilecek dostlarımızın fikirlerini duymaktan memnun olurum.