Kendime notum; hiç bir şeyi kişisel algılama

Bunu niye buraya yazdım?

Yazacaklarımı mükemmel şekilde uyguladığım için değil, mükemmel şekilde uygulamaya acilen ihtiyacım olduğu için. Belki foruma her girdiğimde gözüme çarparak unutmamamı sağlar diye…

“Sizin benimle ilgili düşündüklerinizin, benim için bir önemi yoktur. Sizin düşüncelerinizi ben kişisel algılamam. İnsanlar bana “Miguel sen iyisin” dediklerinde de kişisel algılamam. “Miguel sen en kötüsün” dediklerinde de kişisel algılamam.

Siz mutluyken bana “Miguel sen bir meleksin” diyeceğinizi bilirim. Aama bana kızgın olduğunuzda “Oh Miguel, sen şeytanın tekisin! çok kötüsün. Bu tür şeyleri nasıl söyleyebilirsin.” dersiniz.

Her iki halde de söyledikleriniz beni etkilemez. Çünkü ben ne olduğumu biliyorum. Kabul görmek, onaylanmak gibi bir ihtiyacım yok. Birisinin bana kim ve ne olduğumu söylemesine ihtiyaç duymuyorum.

Hayır hiç bir şeyi kişisel algılamıyorum. Sizin bakış açınız sizin dünyanızı yansıtır. Siz kendinizle uğraşırsınız, benimle değil. İnanç sisteminiz doğrultusunda oluşturduğunuz fikirleriniz daima kendinizle ilgilidir, benimle değil.

Bana “Miguel söylediklerin beni incitiyor” da diyebilirsiniz. Ama sizi inciten benim söylediklerim değildir. Söylediklerim sizin yaralarınıza dokunduğu için incinirsiniz. Sizi inciten sizsiniz.

Sizi incitmiş olduğumu da kişisel algılamam. Bu size inanmadığım ya da güvenmediğim için değil, sizin dünyayı farklı gözlerle, kendi gözlerinizle gördüğünüzü bildiğim içindir. Filmin tümünü zihninizde yaratan sizsiniz.

Bu filmde yönetmen de yapımcı da başrol oyuncusu da sizsiniz. Diğer herkes yardımcı oyuncudur. Bu sizin filminiz.

Filminizi, yaşamla yaptığınız anlaşmalara uygun olarak yaratırsınız. Sizin bakış açınız sizin için kişiseldir. Sizin bakış açınız sizin gerçeğinizdir, başka hiç kimsenin değil. Bu yüzden bana kızdığınızda, kendinizle uğraştığınızı bilirim. Ben size kızmanız için bir mazeret olurum. (forumda ne çok mazeret var değil mi?) Kızarsınız, çünkü korkuyorsunuz, çünkü korkularınızla uğraşıyorsunuz.

Korkunuz yoksa bana kızmanız da mümkün değildir. Korkunuz yoksa benden nefret etmeniz de mümkün değildir. Korkunuz yoksa kıskanç ya da üzgün olmanız da mümkün değildir. Korkusuz yaşadığınızda, sevgiyle yaşadığınızda bu tür duygulara yaşamınızda yer yoktur.

Bu tür duyguları hissetmediğinizde, doğal olarak kendinizi iyi hissedersiniz. Siz kendinizi iyi hissettiğinizde etrafınızdaki her şey de iyidir. Etrafınızda her şey iyi olduğunda, bu size mutluluk verir.

Etrafınızdaki her şeyi seversiniz, çünkü kendinizi seviyorsunuz. Çünkü olduğunuz gibi olmaktan hoşnutsunuz. Çünkü kendinizle doyumlusunuz. Çünkü hayatınızdan memmnunsunuz. Yarattığınız filmden memnunsunuz. Yaşamla yaptığınız anlaşmalardan memnunsunuz. Huzurlu ve mutlusunuz.

Her şeyin harika, her şeyin güzel olduğu bir boyutta yaşarsınız. Bu boyutta algıladığınız her şeyle, her an sevişirsiniz…

Don Miguel Ruiz

Yolculuk

…adam, onunla yolda olmaktan büyük keyif alıyor, yol hiç bitmesin istiyordu. Klasik bir yolculuğun her seferinde başka araçlar, yolcular, tavırlar, garip olaylarla, en önemlisi de ruh hali ve görünümü her zaman farklı olan sevdiği kadınla birlikte yaşanması özel ve inanılmaz olmasını sağlıyordu Olumsuz gibi görünen etkenler bile bu hazzı, mutluluğu ve özgürlük duygusunu körüklüyordu. Adam, kendisini kadının akışına bırakmış bir halde yapıyordu bu yolculukları. Onun istenci üzerinden kendisini buluyordu.
Adama ilginç gelen bir çok şey vardı bu durumda. İçlerinden en ilginci şuydu; bencil olduğundan en ufak şüphe duyulmayacak kadar bencil görünen bu kadının, çevresinde olup biten bunca bencilliğe rağmen negatif tepki vermeden enerjisini yüksek tutabilmesi ve onca yorgunluğa, onca enerji vampirinin müdahalelerine rağmen hala ona verecek müthiş bir enerjisinin bulunmasıydı. Bu tavırları, bencil olmadığının kanıtıydı. Sanki kalan son kan damlalarını emen de kendisiydi. Bazen yüzüne yorgun bir ifade düştüğünü görüp kendisini öyle hissederdi. Ona sarılıp saçlarını okşayarak yorgunluğunu alabileceğini, enerjisini arttırabileceğini sanırdı. Bunun onun istenciyle paralel olup olmadığından emin olmadığı için ürkek bir kediyi sevmeye çalışan masum bir çocuk edasıyla davranırdı hep. Kadın o kadar kategori edilemez birisiydi ki bu durumdan rahatsız olup olmadığını anlaması mümkün değildi. Aynı anda hem liseli bir kızın tedirginliğini, hem de olgun bir kadının kendinden emin cüretini görebiliyordu.

Varsayımlarda bulunmama üzerine kesin kararlar alıp alıp bozsa da bu kararları kararlılıkla uyguladığı tek durum buydu. Şu anda ne hissediyor? ne yapmamı, ne konuşmamı istiyor? acaba sessiz mi kalmalıyım? Bu soruları asla sormadı, kendi kendine de yanıtlayamazdı. Sadece cevapları almakla yetindi. Onu neyin kötü etkileyeceğini bilmesi de neredeyse imkansız gibiydi. Çünkü kadın her durumda neşeli kalıyor, her durumda gülebiliyordu. Yolculuk hiç bitmesin istiyordu, çünkü gerçekte alınan mesafe varılacak yere doğru değil, bu kadının derinliklerine doğruydu. Her yolculuktan sonra kadının ona daha çok güvendiğini hissedebiliyordu. Emin olduğu tek şey buydu. Buna da tamamen emin olamıyordu. Güven istasyonlarında gerekli enerjiyi depolayarak yeni mesafeler alıyor, nereye gittiğini bilmeden yolda olmanın hazzını yaşıyordu. Bencilce bir haz mıydı? Bu soru çok gereksizdi. Onu özel yapan en büyük nedenlerden biri de bencilliğe duyarsızlığıydı.

Nasıl olup da ilk gördüğünde mutsuzluğu çağrıştıran kadının, onu bu kadar az yaşanmışlıkla bu kadar çok mutlu edebildiğini düşünürken yine farklı görünen yüzüne bakıp her zamanki gülümsemesinin sıcaklığıyla ısınan gözlerini yola dikti. İçi burkuldu. Ona bakmaktan yola neredeyse hiç bakmamasına rağmen, her seferinde gizemli bir şekilde başını çevirip sona yaklaştıklarının simgesi haline gelmiş olan süslü kemerlerdeki hüznü görerek içine çekti. Sanki yıllardır on bire beş kala yaptığı anonstan dolayı müşterilerinde yarattığı yarım kalmışlık hissinin intikamıydı bu kemerler. “…evet arkadaşlar, beş dakika sonra kapatıyoruz” Hepsi ortak bir niyetle bu kemerleri yaratıp kendi hayal kırıklıklarının öcünü almışlardı. “…evet adamım, kısa bir süre sonra yolculuğun sonlanıyor.” Halbuki adam bu hissi sadece birkaç saniyeliğine yaşıyor, asıl yolculuğunun devam ettiğini biliyordu. Bu nedenle dönüş yolculuğu da keyifli geçiyordu. Kadın ne hissediyordu acaba? eve yaklaşmış olmanın sevincini mi? ondan ayrılacak olmanın hüznünü mü? Bu soruları hiç sormamış olduğunu fark etti. Onun da kendisine sormadığından emindi. Bir önemi de yoktu. Tek önemli olan şey yolculuktu…

Sevgilerde

“Sevgileri yarınlara bıraktınız
Çekingen tutuk saygılı
Bütün yakınlarınız sizi yanlış tanıdı
Bitmeyen işler yüzünden

Siz böyle olsun istemezdiniz
Böyle olsun istemezdiniz
Bir bakış bile anlatmaya yeterken her şeyi
Kalbinizde kaldı gecelerde ve yalnız

Sevgileri yarınlara bıraktınız
Vermeye az buldunuz yahut vakit olmadı
Gizli bahçelerinizde açan çiçekler vardı
Vermeye az buldunuz yahut vakit olmadı
”
Siz geniş zamanlar umuyordunuz
Çirkindi dar vakitlerde bir sevgiyi söylemek
Yılların telaşlarla bu kadar çabuk geçeceği
Aklınıza gelmezdi

Siz böyle olsun istemezdiniz
Böyle olsun istemezdiniz
Bir bakış bile anlatmaya yeterken her şeyi
Kalbinizde kaldı gecelerde ve yalnız

Sevgileri yarınlara bıraktınız
Vermeye az buldunuz yahut vakit olmadı”

Böyle olsun istemezdim…

Kompozisyon değerindeki bu şarkı sözlerini yorumlayarak kirletmek istemezdim ama sonradan alıntı kuralına taılacağını düşünerek, bir paragraf da olsa yorum yazmam gerektiğini hatırladım. Aslında söylenecek o kadar az şey varmış ki. Bu kadar basitmiş; vermeye az buluyormuşuz ya da vakit bulamıyor muşuz. Tabi ki bunlar hep hesap kitap yapmanın sonuçları oluyor. Belki de daha kısası hesap yapıyor olmamızdır. Bütün sorunlar bundan kaynaklanıyor olabilir mi? Acaba onunla beraberken son anlarımı yaşıyor olduğum hissine kapılmış olsaydım yine de vermeye az bulup daha uygun bir zamanı mı beklerdim?/beklerdiniz? Ölümüne danışmak ve yapabileceğinin en iyisini yapmak; zamana bırakmak olmasa gerek. Şimdi böyle düşününce, yapabileceğimin en iyisini yapmadığım fikrine kapılıp mutsuz hissettim bir an kendimi. Durumu değiştirmek gerekli, böyle olmamalı, böyle olsun istemezdim/istemezdiniz. Öyle mi? Eğer öyleyse; hala eyleme geçmemiş olmamızın nedenini kişisel atalet olarak tanımlayabilir miyiz? Yoksa hiç ölmeyecek olduğumuzu düşünmemize mi bağlamalıyız?

Not: Bir Zuhal OLCAY, Vedat SAKMAN parçası, Behçet NECATİGİL şiiridir…

Tevazu

“Tevazu, tüm karmaşıklığı, sınırları, şartlanmaları, önyargıları, kusur ve eksikleriyle kendisinin bütünüyle farkında olan zihnin faal bir halidir.

Öğrenme, bir tevazu hali içerir açıkça.Tevazu ise boyun eğicilik değildir. Kişinin kendi önemine ilişkin düşük değer biçmesi değildir. “Ben bilmiyorum sen biliyorsun, onun için öğret bana değil. Tevazu daha ziyade tetikte olan ve bilmek, öğrenmek isteyen bir zihindir. Bir boyun eğme, kabul etme hali değildir. Tevazu bir erdem değildir; işlenerek oluşturulamaz; vardır ya da yoktur. Yalnızca kibirli, gururlu kişilerdir tevazu geliştirenler. Yüzlerine bir tevazu maskesi geçirirler.Ama gerçekten, sözcüğün gerçek anlamında mütevazi değillerdir. Böyle öğrenen bir zihin, kabul etmeme, inkar etmeme, hiçbir düzlemde ve hiçbir zaman kendine değer biçmeme niteliğine sahip olmak zorundadır. ” J.KRİSHNAMURTİ Yeni Delhi, 1 Kasım 1964