Yüreği titreten yol

Kökeninde biyolojik bir etki olma ihtimali aşkı ucuzlatmaz. Bu bir nevi yüreğini titreten yol ile eş anlamlıdır.
Aşk; bana göre yüksek oranda hayranlık hissidir/adanma arzusudur ve mantıki açıklaması lineer boyutta yapılamaz çoğu kez. O yüzden aşkın gözü kördür demiş atalar. Oysa aşkın gözü çok boyutludur ve bana göre hayattaki en kıymetli olgudur. Sadece kadın/erkek ilişkisi anlamında değil tüm şeylerle kurduğumuz ilişkinin aşk rehberliğinde olması önerilir. Sokrata göre aşk, tanrılık bir olgu. Bakınız Phaidros söyleşisi:
https://blog.sonsuz.us/tanrilik-sapitma-ask/
Ayrıca, CC de aşk ürünü çocukların paha biçilmez enerjisinden söz eder.

Tabi bu konuda yapılabilecek yegane şey, sözünle ve özünle aşkın kıymetini takdir ettiğinin ifade edilmesidir. Aşk aranmakla bulunmaz! Neden? Çünkü lineer ararsın mecburen oysa aşk çok boyutlu bir hediyedir, biz sadece onun bizi bulmasını ümit ederiz.
Aşkın eninde ya da sonunda acı çektirdiği de gerçektir çünkü senin mevcut algı/birleşim noktanı yerinden çekip koparmaya çalışır, yapar da çoğu kez. Böyledir işte aşk 🙂

Maceracı Şamandan inciler

Yaşamın karşılığı Hawaii’ce “ola”dır, Ola destek, gelir, iyileşmek, iyileştirilmek, yaşamı güvence altına almak, refah, güvende ve özgür olmak anlamında kullanılır. Sözcüğün kökünde; ışık saçmak, ışıkla dolmak anlamı da vardır. Bu insanlar ışığı hem enerji hem de farkındalık simgesi olarak kullanırlar. Bunun arkasındaki temel fikir; sağlıklı, üretken ve doyurucu bir hayatın sürekli artan bir farkındalıkla sıkı sıkıya bağlantılı olmasıdır.
HayrOLA o halde 🙂
Aloha

*

Siz de Batılılar gibi yaşlanmak korkunçtur diye düşünürseniz bu durumda ölmeyi tercih edersiniz. Oysa coşku, sağlık, mutluluk dolu ve genç evet genç yaşlanacağınıza dair derin bir inanca sahipseniz, 100 yaşınızda bile canlı olursunuz, bu durumda vakti doldurduğunuzu düşündüğünüzde huzur içinde ve sessizce bu hayattan göçüp gidersiniz.
Uzun yıllardır tüm ölümlerin intihar olduğunu ancak bunun LONO tarafından bilinmediğini, bütünsel bilinç (kane&Ku&Lono) tarafından işleme konulduğunu söylerdim ve şimdi dünyanın en eski en bilge uygarlığı tarafından onaylandım, teşekkür ederim. Aloha

Aloha; sevgiyle birlikte büyümek anlamına geliyor. Yani Hawaiice her merhaba dediğinizde ya da hoşçakal, aslında sevgiyle birlikte büyüyelim niyeti tekrar ediliyor. Çünkü felsefenin temeli ilişki olmadan varlık aleminin olamayacağına dayanıyor, son derece kuantumsal bir algıdır bu. Yukardan şapka gibi giydirilmiş bir kuantum görüş değil, temelde yayılıp gerinen bir kuantumsallık 🙂  Aloha

*

KU bizimen büyük asistanımızdır sevgili preshamanlar. Tabi her şey gibi o da iki yönlü işler; bazen Sezar’ın Brütüs’ü olur, bazen de Sokrat’ın Platon’u olur. Her ikisi de sonuçta o anki ihtiyacımıza cevap veren en yakın olasılıktır. Neticede tesadüfen örnek verdiğim bu iki kişi de öldürüldüler 🙂 Sokratın ölümü asistanının elinden olmadı da değişmek istemeyen Atina’nın baldıran otunu vasıta etmesiyle oldu. O halde Sokrat neden kendine sunulan Atina’yı terket opsiyonunu kullanmadı? Oysa onun iç rüyası pekala dış rüyasında görünür olmuştu 🙂 Bazen en ulu filozoflar bile inatçılık yapabiliyor. Allah bizlere esneklik nasip etsin. Aloha sevgili ustam Sokrat.

Not: Tabi ki inatçılık sebebini öne çıkarmam ona halen içlendiğimi gösteriyor oysa sebeplerin başka birçok bileşeni var ve bunların en başında geleni, kendinden önce ve sonra gelen bir çok aydınlanmış varlık gibi Ölümle yaşam arasında fark görmeyişi idi. Bu tamamiyle doğru fakat bu gerçekliğin titreşiminde bedensel olarak kalmaları bana sanki kahraman olup yüceltilmelerinden (yüceltme kişiler için değil dünyada kalanların yararınadır diye yapılsa da) önemli geliyor, tipik şaman faydacılığı. Bu cümleden OLArak, madem gitmekle kalmak fark etmiyor, neden kalmıyorlar ki, biraz da bunun üzerine tefekkür edin derim.

Aşk bir Sapıtma mı?

Her aşk sona erer ta ki kendinden sıkılmayana kadar.
Peki kendinden sıkılmıyorsan acaba aşık olabilir misin?
(65000 pesoluk bir soru)

Biz teorik ve pratik olarak hep geçmişte yaşıyoruz (ışık hızına ulaşıncaya kadar). Hal böyle olunca, gelecekteki (potansiyel) halini gördüğün an aşık olursun. Geçmişteki hallerini gördüğünde acı acı -şefkatle- gülümsersin!

Sokrat, aşkın tanrılık bir sapıtma olduğunu söyler. Çok doğru bir tespittir bence, dengeye gelmiş bir insan bir süre içinde dinginleşir ve giderek kımıltısızlığa doğru ilerler, bu hal kişiyi sıkıntıya sürükler. Sıkıntının ise kişinin yaradılışı ve özellikleri itibariyle gideceği iki ana yol varmış gibi görünür, biri depresyon da denilebilen hayattan uzaklaşma ve giderek tam uzaklaşma yani ölüm. İkincisi ise sıkıntıdan çıkma arzusudur. Bu arzu dengenin öyle ya da böyle bozulmasını talep eder. Denge aşk yoluyla bozulursa tanrısal bi sapıtma olacaktır veya bir felaket ve acı ile de bozulabilir. Böylece varlık dengeyi yitirerek yeni bir evrim sürecine girer, belki buna yeniden doğum bile denebilir hani. 🙂

Şimdi kendi sözlerimi okuyunca şu sonucu çıkarıyorum: aşk, denge ve dengesizlik arasındaki salınımlarda ortaya çıkabilen, kişinin kontrol edemeyeceği (bu sebeple tanrılık bi iş), sonuçlarını ise asla kestiremeyeceği bilinçsiz (bu sebeple sapıtık) bir işlemdir denebilir.

Elbette  insanın “kendi” ayrımı kalmadığında, “kendinden sıkılma” da olamayacaktır mantıken.  Fakat bu süreç yapay olarak oluşturulamaz. Sıkıla sıkıla suyun çıkması lazım hahahahahaa

Yazı ve fayda

Yazılı eserlerden faide temin etmek, bir çuval keçiboynuzunu bi damla şeker için kemirmeye benzer. sa

Ben çok kemirdim de ordan biliyorum.

Öğrenme yöntemi tüm zamanlarda değişmedi bence; konunun uzmanını bulacaksın ve o bu işi nasıl yapıyor onu dikkatlice izleyeceksin, sonra denemeye cesaret edeceksin. Denerken kendi özgün yöntemlerini işe kattığını göreceksin.
Yazılı şeyler büyük oranda hatırlatmak içindir, bi şeyin özünü aktaramazlar. Tabi aynı zamanda eğlenmek içindir yazılı şeyler, hatırlarken zevk almak için. Onu da gücendirmeyelim bayram bayram.

Gerçek öğrenme yukarıda tarif etmeye çalıştığım YOL’un deneme safhasında, işe kendi özgünlüğünü katmakla gelişir fakat hele de başkasına öğretme aşamasına geçtiğinde yerleşir. Öğretme edimi öğrenmenin pişirilmesidir bence.

Murat Uhrayoğlu Evet bu doğru. Zaten bir şey denemeden tam öğrenme olmuyor genelde. Ama denemenin de iki boyutu olduğu gözden kaçmamalı: Birincisi: doğayı gözlemlemekle ipuçları elde etmek, yani deneysel pratik yapmak; İkincisi ise: bu gözlemlerden elde edilen çıkarımlarla (kendi özgün düşüncemizi de katarak) yeni sonuçlara ulaşmak ve bunları uygun formlarda kağıda dökerek özgün bir fikir ortaya çıkarmak ki, bu sürece de teorik kısım, yazınsal eylem kısmı denir..Sibel Atasoy Bravo çok güzel ifade ettiniz. Bir sonraki aşamayı da ihmal etmeyin ama; öğretme safhası çünkü pişme ancak öyle tamamlanır.

Murat Uhrayoğlu ‎:) tabi elde edilen bu deneyimleri yani teorik ve deneysel çıkarımları evrensel bir düzeyde bir sonraki kuşaklara bırakma eylemine ki- aslında her insanın günlük eylemlerinin uzun vadeli sonuçları bu istyence ulaşma arzusudur- bir sonraki aşamada bu teorik ve pratik birikiminm aktarılması işlemine geçilir ve böylece bilgi mirası insanlığın ortak paydasına sunulur, ki bu aslında öğrenme sürecinin en önemli ve etki bırakan sonucudur..
Sibel Atasoy Örneğin Sokrat, yurdundan kovulduğunda baldıran otunu içmek yerine YENİ şeyler öğrenmeye başlamalıydı belki 🙂 Onu yargılamak için söylemiyorum, çok severim, çok ağladım O ölümü beklerken odanın içinde gezinirken. En azından 2500 yıl sonra başka seçeneklerin varlığına aymış olmamız güzel.
Murat Uhrayoğlu Şu halde, her iki durumda da yani hem deneyim boyutunda ve hem de teorik boyutta veya 3. aşamada olsun en önemli kısmın yazınsal boyut olduğu sonucu çıkıyor ki, işte bu da bizi en öenmli eylemsel sonuca götürüyor: Yani her halükarda tüm sürecin en önemli sonucu şu: OKUMAK..
Sibel Atasoy yazı sadece hatırlatmak ve iyi vakit geçirtmeye yarar, tabii uygun biçimde kullanılırsa. Aksi takdirde, yazı, öğrenmenin en büyük engeli haline gelir ki bu konu anadolu aşıklarınca dile getirilmiştir. Tabi bu topraklar, yazının ilk bulunduğu yerler olduğundan olgunlaşma da dünyanın hemen her yerine oranla daha ileride olmuştur. Yani Yunus Emre, Nesimi gibi bi çok aşık, yazının özü aktaramadığını ve insanlara FAK olduğunu söylemişlerdir. https://blog.sonsuz.us/?p=3686
  • Murat Uhrayoğlu burada yunus moder kozmolijini bir ilkesini yani DUALİTEYİ 800 yıl önce dediğiniz yöntemle çözmüş ve bassitçe ifade etmiş olduğu görülüyor, ama ben bu kısa ifadelerin altında büyük bir okuma ve deneyim birikimi olduğunu düşünüyorum yine de..Tabi burada fakı’dan kasıt kendini bilgin ve softa zanneden ve ahlaktan yoksun hoca veya allame kesimini taşladığını düşünebiliriz yunus:’un ama arif entellektüel bir okuma eylemi bunun dışıda tabi..:)

    Sibel Atasoy galiba bu konuda farklı düşünüyoruz, olsun seçenekler artsın 🙂 Ben okumanın hatırlamaya yaradığını, bilmeyene bir çuval keçiboynuzu kemirtmekten başka bi işe yaramadığını savunuyorum. Tabi bu saptamam, öykü,roman, şiir gibi yazılı deneyim aktarımlarını kastetmiyor. Çünkü öykü masal,şarkı, şiir; ister sözlü isterse yazılı olsun sembol lisanı ile etki gücüne sahip en eski öğretme biçimleridir. Güçleri örtük lisandan gelir.
  • Murat Uhrayoğlu ‎:) sonuçta aynı eylem değil mi? ister öykü roman veya bir şiirde geniş manaları görebiliyorsunu. Örneğin ben küçük bir dizede anlatılan bir manayı bir kitap boyunca ele alırım bir başkası ise iki cümlede ifade eder. Fakat sonuç aynı, yani özü bulmak için deneyimlemek. Aslında dediğiniz gibi amaç ta yine o çuvalın içindeki birkaç damla özütü çıkarma ile sonlanır ama bunu elde etmek için örneğin bir sarraf gibi toprağı eleyip o altını içinden çıkarmaya benzer bir şekilde çaşlışmak gerekiyor, bunu okumadan nasıl yapabiliriz ki?..

    Sibel Atasoy tekrara girmek istemiyorum. 🙂 ne dediklerimiz yukarıda baştan aşağı okununca gayet açık

    Murat Uhrayoğlu Fakat şu da var okuyanın tabi konuya hakim veya ilgili olması lazım öğrenme eylemi için, yoksa yarım bir öğrenme olur ki, bu tehlikelidir, örneğin hiç fizikten anlamayan bir adama izafiyet teorisini öğretmek gibi bir şey olur. Konfüçyus’un bir sözü burada önem kazanır: “..Düşünmeden öğrenmek faydasız; Öğrenmeden düşünmek tehlikelidir..” (konfüçyus)

Tanrılık sapıtma: Aşk

Hayır, insanın bir aşıkı oldu mu, bu sapıtmıştır ötekinin aklı başındadır diye, aşksız bir adamı aşıka üstün tutmamalıdır. Sapıtmanın kötülük olduğu açık açık bilinseydi böyle konuşmaya hak verilirdi; Halbuki en büyük iyilikler bize muhakkak bir tanrı vergisi olan sapıtmanın aracılığıyla gelir. Delphosi’nin kadın bilicisi, Dodone’nin kendi kadın rahipleri, Hellas’ı devlet işlerinde olsun, halkın özel işlerinde olsun bir çok önemli hizmetleri sapıtma halinde- iken gördüler; Akılları başlarında olduğu zaman ya pek az şey yapabiliyorlardı, yahut hiç bir şey.

 Tanrı vergisi bir seziş sayesinde Sybilla ve daha nice kimseler birçok insanlara birçok defalar gelecekte tutacakları doğru yolu önceden göstermişlerdir. Bunları sözünü etmek herkesin bildiği şeyler üzerinde oyalanmak olur. Fakat şu nokta gerçekten dikkate alınmaya değer; Kelimeleri yaratmış olan eskiler Mania’yı (Karşılığı sapıtma olan kelime ya da aşk) çirkin ve ayıp bir şey anlamında kullanmadılar. Böyle olsaydı sanatların en güzeline geleceği öğreten sanata, o kelime ile ilgili olarak Manike derler miydi? Ona bu adı verdiler, çünkü Manianın bir Tanrı vergisi olarak, gerçekten güzel bir şey olduğunu kabul ediyorlardı. Şimdikiler bu kelimelerin içine bir t sokuşturarak, Mantike ( bilicilik bilimi, tanrılar bilimi anlamında da- kullanılırdı) sözünü vücuda getirdiler.

 Kendinden geçmenin ve sapıtmanın Musa’lardan gelen bir üçüncü çeşidi vardı. Bu, ince ve temiz bir ruhu ele geçirdiği  onu uyandırır, önüne katar ve eskilerin gördüğü sayısız büyük işleri lirik veya başka cinsten şiirlerde coşkun bir dille anlatarak, gelecek nesillerin eğitimini sağlar. Biri, sadece nazımda ustalığın iyi bir şair  olmaya yettiğini sanıp Musa’lardan gelen sapıtmayı içinde durmaksızın şiir kapısına yanaşmaya cesaret ederse, ancak yarım yamalak şair olabilir; Çünkü ilhamlı bir insanın vücuda getirdiği şiir, daima, heyecansız bir insanınkini gölgede bırakır.

 Sana daha başkalarını da söyleyebilirim ama, bize Tanrılardan gelen sapıtmanın bütün güzel neticeleri işte bunlardır. Öyleyse, sapıtmadan dehşet duymaktan sakınalım ve kendini tutabilen aşığı sapıtmış aşığa üstün tutmak gerektiğini iddia edenler karşısında şaşkınlığa düşmeyelim. Bu tür iddia sahibi olanlar, bahsi kazanabilmek için, Tanrıların, aşığa ve sevgilisine aşkı, onların iyiliği için vermediklerini ispat etmelidirler. Bizde, buna karşı aşk denilen bu sapıtmayı  Tanrıların, aşığı ve sevgilisini son derece mesut etmek düşüncesiyle verdiklerini ispat etmeliyiz. Şüphesiz  bu ispatımıza bilgiçler inanmayacaktır; Fakat bilgeler inanacaklardır.

 Öyleyse her şeyden önce, Tanrılık olduğu kadar insanlık da olan ruhun tabiatı hakkında, hem kendi eylemlerini, hem de kendine gelen etkileri göz önünde bulundurarak, gerçek bir fikir edinmeye çalışalım.

Sokrat’ın Phaidros ile söyleşisi‘den özetleyen Sibel Atasoy

Özetin bütünü için Bakınız: https://blog.sonsuz.us/?p=132