Zihnin Gizli Şifresi: Neden Bazı Bilgiler Sadece Doğru Odada Uyanır?

İnsan belleği çoğu zaman bir kütüphane gibi anlatılır: Raflar, dosyalar, çekmeceler, düzgünce etiketlenmiş bilgiler… Ne kadar rahatlatıcı bir yalan. Bellek kütüphane değil; daha çok sisli bir ormanda yürüyen, kokulara, ışığa, seslere ve ruh hâline göre yönünü bulan eski bir avcıdır. Bağlam bağımlı öğrenme dediğimiz şey tam da bu avcının iz sürme biçimidir: Bilgi, yalnızca ne öğrendiğimizle değil, onu nerede, hangi bedensel durumda, hangi duygusal iklimde öğrendiğimizle birlikte kodlanır.

Bir sınava çalışırken aynı masaya oturduğunuzda zihninizin daha hızlı açılması tesadüf değildir. Çalıştığınız odanın ışığı, sandalyenin rahatsızlığı, kahvenin kokusu, arka plandaki hafif uğultu; hepsi belleğin üzerine düşülmüş küçük işaretlerdir. Sonra sınav salonuna girersiniz: farklı sıra, farklı koku, farklı gerginlik. Bilgi oradadır ama kapı kilitlidir. Anahtar ise belki de evdeki masanın üzerindedir.

Bellek Bir Harita Değil, Bir Sahnedir

Bağlam bağımlı öğrenmenin klasik örneklerinden biri dalgıçlarla yapılan araştırmalardır. Su altında öğrenilen kelimeler, yine su altında daha iyi hatırlanır; karada öğrenilenler karada daha kolay geri çağrılır. Burada tuhaf bir şiir vardır: Zihin, bilgiyi sadece anlamıyla değil, sahnesiyle birlikte saklar. Bellek oyuncuyu değil, tüm tiyatroyu kaydeder. Perde, ışık, dekor, hatta seyircinin sessizliği bile hatırlamaya yardım eder.

Bu durum yalnızca fiziksel mekânla sınırlı değildir. Ruh hâli de bir bağlamdır. Üzgünken öğrendiğiniz bir düşünce, benzer bir hüzün içindeyken daha kolay belirir. Neşeli bir anda kurduğunuz yaratıcı bağlantılar, kasvetli bir günde saklanabilir. Sanki içimizde farklı odalar vardır: öfke odası, merak odası, yas odası, oyun odası. Her odanın raflarında başka anılar durur. Jungiyen bir dille söylersek, bilinçdışı yalnızca sembollerle değil, atmosferlerle de konuşur.

Bu gerçek biraz ürkütücüdür çünkü kendimizi sandığımız kadar yekpare olmadığımızı gösterir. Ben dediğimiz şey, her bağlamda aynı performansı veren kusursuz bir merkez değil; koşullara göre açılan ve kapanan kapılardan oluşan bir yapı gibidir. Bir kafede filozof, toplantıda kekeme, yürürken dahi, kalabalıkta unutkan olabiliriz. Bu zayıflık değil, zihnin bağlamsal doğasıdır. İnsan bir makine değil; çevresiyle birlikte düşünen bir organizmadır.

Peki Bu Bilgiyi Nasıl Kullanırız?

Eğer bilgi bağlamla birlikte kodlanıyorsa, öğrenmeyi tek bir ortama hapsetmek risklidir. Hep aynı masada çalışmak başlangıçta verimli görünebilir; ancak bilgi sadece o masanın vatandaşı olursa, başka ülkelerde pasaport sorunu yaşar. Bu yüzden etkili öğrenme için bağlam çeşitlendirmek önemlidir. Aynı konuyu bazen sessiz odada, bazen kütüphanede, bazen yürürken tekrar etmek; belleğe şu mesajı verir: Bu bilgi yalnızca buraya ait değil, her yerde kullanılabilir.

Bir başka strateji de sınav veya performans ortamını zihinsel olarak prova etmektir. Sporcuların imgeleme çalışmaları yapması boşuna değildir. Öğrenci de kendini sınav salonunda hayal ederek çalışabilir; kalemin sesi, zaman baskısı, boş kâğıdın soğukluğu… Beyin gerçek ile canlı biçimde hayal edilen arasında düşündüğümüz kadar kalın bir duvar örmez. Doğru hayal, belleğe geleceğin bağlamını önceden tattırır.

Duygusal bağlam içinse daha incelikli bir savaş gerekir. Sadece sakin olduğumuzda çalışıp sınavda panikliyorsak, öğrendiğimiz bilgi panik tarafından rehin alınabilir. Bu yüzden hafif stres altında pratik yapmak, zaman tutarak soru çözmek, bedeni baskıya alıştırmak işe yarar. Amaç acı çekmek değildir; amaç zihne şunu öğretmektir: Korku geldiğinde de kapılar açılabilir.

Bağlam bağımlı öğrenme bize mütevazı ama güçlü bir ders verir: Bilgi çıplak değildir. Her bilgi bir kokuyla, bir ışıkla, bir nabız ritmiyle, bir iç sesle giyinmiştir. Hatırlamak, yalnızca zihnin derinliklerine inmek değil, doğru sahneyi yeniden kurmaktır. Bu yüzden unutkanlık bazen aptallık değil, yanlış kapıyı çalmaktır. Belki bilgi kaybolmamıştır; sadece başka bir odada, eski bir şarkının başlamasını bekliyordur.

Yazı ve fayda

Yazılı eserlerden faide temin etmek, bir çuval keçiboynuzunu bi damla şeker için kemirmeye benzer. sa

Ben çok kemirdim de ordan biliyorum.

Öğrenme yöntemi tüm zamanlarda değişmedi bence; konunun uzmanını bulacaksın ve o bu işi nasıl yapıyor onu dikkatlice izleyeceksin, sonra denemeye cesaret edeceksin. Denerken kendi özgün yöntemlerini işe kattığını göreceksin.
Yazılı şeyler büyük oranda hatırlatmak içindir, bi şeyin özünü aktaramazlar. Tabi aynı zamanda eğlenmek içindir yazılı şeyler, hatırlarken zevk almak için. Onu da gücendirmeyelim bayram bayram.

Gerçek öğrenme yukarıda tarif etmeye çalıştığım YOL’un deneme safhasında, işe kendi özgünlüğünü katmakla gelişir fakat hele de başkasına öğretme aşamasına geçtiğinde yerleşir. Öğretme edimi öğrenmenin pişirilmesidir bence.

Murat Uhrayoğlu Evet bu doğru. Zaten bir şey denemeden tam öğrenme olmuyor genelde. Ama denemenin de iki boyutu olduğu gözden kaçmamalı: Birincisi: doğayı gözlemlemekle ipuçları elde etmek, yani deneysel pratik yapmak; İkincisi ise: bu gözlemlerden elde edilen çıkarımlarla (kendi özgün düşüncemizi de katarak) yeni sonuçlara ulaşmak ve bunları uygun formlarda kağıda dökerek özgün bir fikir ortaya çıkarmak ki, bu sürece de teorik kısım, yazınsal eylem kısmı denir..Sibel Atasoy Bravo çok güzel ifade ettiniz. Bir sonraki aşamayı da ihmal etmeyin ama; öğretme safhası çünkü pişme ancak öyle tamamlanır.

Murat Uhrayoğlu ‎:) tabi elde edilen bu deneyimleri yani teorik ve deneysel çıkarımları evrensel bir düzeyde bir sonraki kuşaklara bırakma eylemine ki- aslında her insanın günlük eylemlerinin uzun vadeli sonuçları bu istyence ulaşma arzusudur- bir sonraki aşamada bu teorik ve pratik birikiminm aktarılması işlemine geçilir ve böylece bilgi mirası insanlığın ortak paydasına sunulur, ki bu aslında öğrenme sürecinin en önemli ve etki bırakan sonucudur..
Sibel Atasoy Örneğin Sokrat, yurdundan kovulduğunda baldıran otunu içmek yerine YENİ şeyler öğrenmeye başlamalıydı belki 🙂 Onu yargılamak için söylemiyorum, çok severim, çok ağladım O ölümü beklerken odanın içinde gezinirken. En azından 2500 yıl sonra başka seçeneklerin varlığına aymış olmamız güzel.
Murat Uhrayoğlu Şu halde, her iki durumda da yani hem deneyim boyutunda ve hem de teorik boyutta veya 3. aşamada olsun en önemli kısmın yazınsal boyut olduğu sonucu çıkıyor ki, işte bu da bizi en öenmli eylemsel sonuca götürüyor: Yani her halükarda tüm sürecin en önemli sonucu şu: OKUMAK..
Sibel Atasoy yazı sadece hatırlatmak ve iyi vakit geçirtmeye yarar, tabii uygun biçimde kullanılırsa. Aksi takdirde, yazı, öğrenmenin en büyük engeli haline gelir ki bu konu anadolu aşıklarınca dile getirilmiştir. Tabi bu topraklar, yazının ilk bulunduğu yerler olduğundan olgunlaşma da dünyanın hemen her yerine oranla daha ileride olmuştur. Yani Yunus Emre, Nesimi gibi bi çok aşık, yazının özü aktaramadığını ve insanlara FAK olduğunu söylemişlerdir. https://blog.sonsuz.us/?p=3686
  • Murat Uhrayoğlu burada yunus moder kozmolijini bir ilkesini yani DUALİTEYİ 800 yıl önce dediğiniz yöntemle çözmüş ve bassitçe ifade etmiş olduğu görülüyor, ama ben bu kısa ifadelerin altında büyük bir okuma ve deneyim birikimi olduğunu düşünüyorum yine de..Tabi burada fakı’dan kasıt kendini bilgin ve softa zanneden ve ahlaktan yoksun hoca veya allame kesimini taşladığını düşünebiliriz yunus:’un ama arif entellektüel bir okuma eylemi bunun dışıda tabi..:)

    Sibel Atasoy galiba bu konuda farklı düşünüyoruz, olsun seçenekler artsın 🙂 Ben okumanın hatırlamaya yaradığını, bilmeyene bir çuval keçiboynuzu kemirtmekten başka bi işe yaramadığını savunuyorum. Tabi bu saptamam, öykü,roman, şiir gibi yazılı deneyim aktarımlarını kastetmiyor. Çünkü öykü masal,şarkı, şiir; ister sözlü isterse yazılı olsun sembol lisanı ile etki gücüne sahip en eski öğretme biçimleridir. Güçleri örtük lisandan gelir.
  • Murat Uhrayoğlu ‎:) sonuçta aynı eylem değil mi? ister öykü roman veya bir şiirde geniş manaları görebiliyorsunu. Örneğin ben küçük bir dizede anlatılan bir manayı bir kitap boyunca ele alırım bir başkası ise iki cümlede ifade eder. Fakat sonuç aynı, yani özü bulmak için deneyimlemek. Aslında dediğiniz gibi amaç ta yine o çuvalın içindeki birkaç damla özütü çıkarma ile sonlanır ama bunu elde etmek için örneğin bir sarraf gibi toprağı eleyip o altını içinden çıkarmaya benzer bir şekilde çaşlışmak gerekiyor, bunu okumadan nasıl yapabiliriz ki?..

    Sibel Atasoy tekrara girmek istemiyorum. 🙂 ne dediklerimiz yukarıda baştan aşağı okununca gayet açık

    Murat Uhrayoğlu Fakat şu da var okuyanın tabi konuya hakim veya ilgili olması lazım öğrenme eylemi için, yoksa yarım bir öğrenme olur ki, bu tehlikelidir, örneğin hiç fizikten anlamayan bir adama izafiyet teorisini öğretmek gibi bir şey olur. Konfüçyus’un bir sözü burada önem kazanır: “..Düşünmeden öğrenmek faydasız; Öğrenmeden düşünmek tehlikelidir..” (konfüçyus)

E’BU dur :)

EBU’lardan çok güzel sonuçlar almaya başladık. Sanırsam zaman bizim yardımcımız oluyor. Senelerdir parça parça yaptığım uygulamalar, kişisel terapiler EBU’da öylesine hesapsızça bütünleniverdi ki, ben bile bu işe şaşmaktayım. Entegral seviye için, yani ikinci düşünce katına adım atabilecek insan sayısının artacağına dair yeniden ümitlendim. Gerçi sonuçta varoluşumuz için her şey mükemmeldir, olabilecek kadarı oluyor. İşaretleri algılayabilmek sadece kolaylaştırıcılar 🙂 (EBU için tıklayınız)

**

Yapılmaması gerekenleri yaparak öğreniyoruz ve tersi de tabi. Zaten gerekler ve doğrular insan uydurması! Esas o-ğ-lan bilincin, biz insanlar vasıtasıyla an be an gelişmesi 🙂

Bi şeyin insana basit ya da kolay gelmesi için, o şeyi “hatırlıyor” olması gerektiğinden emin oldum artık; çünkü anlamak zihinle yapılıyor ve hızı da kapsamı da düşük, oysa hücresel bi ayma işlemi müthiş hızlı ve kolay, o da önceden deneyip bilmişlik gerektiriyor (Rüyaların aydırılmasını da yabana atmayalım).

**

http://www.youtube.com/watch?v=ILSyt_Hhbjg&feature=share

Galiba işte bu sebeple hepinizi frekanslar diye selamlıyorum her gün 🙂

Biricikliğimizin şerefine…

**

Bu Yaşayan bebiş kendine (Y) diye bi imza edinmiş. Bu benim aklıma “Yan oda” kampanyasını anımsattı. Çok güldüm. Vay yan oda vayyy!!! Yerim seni… Yok yani yemiceem sadece bi sevme terimi bu, yanlış filan anlamasın bebiş.

Gold lion’s gonna tell me where the light is,
Gold lion’s gonna tell me where the light is,
Take our hands out of control,
Take our hands …out of control

Now, tell me what you saw,
Tell me what you saw,
There was a crowd of seeds,
Inside, outside,
I must have done a dozen each

**

Ooov… Bugünkü Big Bang Theory hiper süperdi. Yani 40.bölüm. Keşke bi yerlerde olsa da sizinle paylaşabilseydim. Epey zamandır bu kadar dipten ve şiddetli ve uzun gülmemiştim. İyi ki varlar, emeği geçen herkese (türkçe bilmedikleri için görmeyecek ya da duymayacak sanıyosanız, bazingaaaa!) teşekkür ediyorum.