Gödel Bilmecesi

Bir cümle söyleyiniz. Doğruysa size Ödül 1 veya Ödül 2’den birini vereceğim (hangisi olduğunu söylemeyeceğim). Yanlışsa hiç bir ödül vermeyeceğim. Tabii ki 2×2=4 diyerek iki ödülden birini alırdınız. Fakat Ödül 1’i almayı kafaya koymuşsanız bana nasıl bir soru sormalısınız ki size Ödül 1’i vermeye mecbur olayım?

Bu problemin varyantları da ilginç:

a) “Cümleniz doğruysa size en az bir ödül ve belki de her iki ödülü vereceğim. Cümleniz yanlışsa ödül yok” dersem her iki ödülü de alabilmek için ne derdiniz?

b) “Cümleniz doğruysa Ödül 2’yi alacaksınız. Yanlışsa Ödül 2’yi almayacaksınız; Ödül 1’i alabilir veya almayabilirsiniz” dersem Ödül 1’i alabilmek için ne derdiniz?

c) Diyelim ki kıyamet yaklaştı; ahlak bozuldu ve size şöyle dedim: “Yalan söylersen iki ödülden biri senin olacak; doğru söylersen ödül yok”. Ödül 1’i alabilmek için ne söylerdiniz?

BAK’ın özü; Bilmiyorum

Bilinmeyen’e teslim olmak, rüzgara teslim olmaktır aslında, o seni önüne katıp uçurmaya başlar, daha önce görmediğin duymadığın hissetmediğin şeylere rastlarsın. Kayıp mıyım diye sorar içinde bir ses. Sırf bu sesi duyduğun için kayıp olmadığını anlarsın, rahatlarsın, uçarsın. Ve sonunda bir yere yumuşacık bırakılırsın.
Şaman kültlerinde rüzgar bilinmeyenin gücünü temsil eder. sa

Bu Hafta sonu Ankara’da BAKAacağız, merak edenleri bekleriz.

https://www.facebook.com/events/1670801323139903/

BAK uygulamaları ne tür sonuçlar veriyor?

İşlevlerden birincisi, açık ve ortada olan, yani birleşik alanın zaman ve mekan kısıtı olmaması sebebiyle bilmediğimiz bir soruya bireysel tahminimizden daha olası ve yakın cevaplar verebilmesi.

İkincisi, oyunculara, her birini kendini bildiği (birleşim noktasının sabitlenmiş olduğu nokta) algı noktasından/rolünden 40 dakika için kısmen çıkarabilmesi! Bu büyük bir başarıdır ancak rüyalarda ya da dış madde alımıyla başarılabilen bir durumu kolayca yapabilmesi.

Üçüncüsü, oyuncuları kendi bildikleri algı noktasından çıkarmakla genel bir şifalanma için uygun hale getirmesi.

Dördüncüsü, oyuncuları bütün bu olayları bir yandan oynarken bir yandan seyirci olma (uyanık rüya gibi, lücid) konumunda tutması ve yerine döndüğünde bir çok şeyi hatırlayabilmesi.

Beşincisi, Hatırlayamadıkları için de grup çalışması yapılıp birbirine (hapishaneden kaçmak için yardımlaşma) anımsatılabilmesi

Altıncısı, ilk işlevle ilgili olarak bir çeşit zamanda yolculuk yapılabilmesi. Bu yönüyle bir solucan deliği oluşmasına olanak veriyormuş gibi görünüyor.

Yedincisi, Egomuz itibariyle sık söyleyemediğimiz bir kelimeyi; “bilmiyorum” kelimesini tam bir kabul haline getirebildiğimiz ve ancak bu şekilde oynayabildiğimiz nadir bir olanak yaratmasıdır diyebilirim.

What is really Matter?

Tek kişilik Bir BAK oynayayım geldi içimden ve soruyla birlikte geldi: “What is really Matter?” Yani “gerçekten fark eden nedir?”

İçimdeki niyet dünya için şu andaki durumu öğrenmekti. Bunun zor bir hesaplama, zaman alabilecek bir bilanço-kar-zarar tablosu olacağını zannettim. Ama aklımdan kovdum. Biliyorsam neden sorayım ki, bilmiyorum dedim.

Bilmiyorum.

Sonsuzca sürermiş gibi gelen bir dinginlik hissediyorum. Hislerimi yazmak için görevlenirilmiş olan ellerim şu an yazmakta olduğum kelimelerin gerginliğini üstlenmek istemiyor ama yine de görevini yapıyor.

Aslında bir enstrüman çalmak ister gibi, ya da çalabilirmiş gibi, havada, tuşlar üzerinde bir dalgalanma halinde parmaklarım, iyi bildiği bir şey bu dalgalanma, onun bildiği benim bilmediğim. Ne tuhaf! Duymadığım ama kesinlikle hissettiğim bir müzik var ve parmaklarım onu biliyor.

Gerçekte her hangi bir konuda taraftar olmuş olanların, onlara kapalı alt planında rakipleriyle nasl sarmaş dolaş olduklarnı gösterdi şimdi bana. Bu öylesine bi resim ki bir kez dahi görmek yeter!

Zamanmış, öznelermiş, trilyonlarca isimlermiş…Bunlara kahkahalarla gülersiniz, hadi gülelim lütfen. Aksi takdirde her an ağlamaya başlayabiliriz.

Onların hepsi, salınımlarımızı ifade etme isteğimizin araçları. Eğer soru olmasaydı, “what is really matter?” dememiş olsaydım, bu benim için bir ölümmüş öyle diyor parmaklarım. Mutlu bir ölüm olurmuş, özlenen bir ölüm.

Soru ise işin mekanik olan kısmıymış, onun içeriğini niyetiniz belirlermiş. Yani ikisi birbirinden ayrılamaz bunların, eğer yaşamak diye bi şey varsa işte “really matter” buymuş!

Bilmeye geçiyorum.

Bu küçük BAK oyunundan anladım ki, böyle bir soru – bir laz fıkrası gibi- beynimize sorulursa acaip bi hesap gerekir, oysa bilmiyorum’un boşluğunda kısacık bir işlemmiş bunun cevabı. Cevap bu kez beni şaşırtmadı, ancak sadelik ve zerafet şaşırttı.

Değiş-Tokuş

Eski yıllarda şimdi ne olduğunu bile hatırlayamadığım bi şeyin olmasını istiyordum (genelde böyle bi durumla sık karşılaşmam, yani isteklerim daha bilincime pek çıkmadan karşıma gelir, öylesine hazır bulurum); fakat bu isteğimin bendeki tamlık durumuna karşın bana ulaşmasının fiziki olarak bazı şartlara tabi olduğunu da biliyordum her nasılsa.
Demiştim ki; sibel kızım istediğin bu şeyi nasıl satın almayı düşünüyorsun? Karşılığında ne vereceksin? Bu soruyla karşılaşınca hemen olası mevcutlarım bir bir aklıma geldi. Bi muhasebecinin bilanço aktifindeki assetleri gibi! 🙂 Şimdi tek tek ele alıyorum, bakıyorum bunu versem mi diye, içim elvermiyor. Bi diğerini alıyorum ele; yok yok arkadaş hiç birini veresim gelmedi. E şimdi bilançonun aktif/pasif dengesini bozamazsanız yeni bi şey de alamazsınız. Normal halimde bu iş bilinçsiz olarak yapılmaktaymış meğer bende, o yüzden böylesi bi debelenme olmuyormuş. Neyse işte geçmiş gün, galiba o isteğim için gereken denge yitimini sağlayamayacağımı anladım ve onu derhal unuttum!
Baksanıza hala hatırlayamıyorum neydi :))))
Çok zevkli… diye bitirecektim anıyı ama nedense aklıma zevzek kelimesi geldi. ikisi de Z ile başlıyo,bi alakası var mı diye sorgulamadan öylesine bırakacağım bunu… hahahahahaha
Gününüz zevkli geçsin frekanslaaarrrr

**

Öyle durduk yerde yaptığım beyanlar, kendim ve Sibel içindir. Bi soru yöneltildiğinde yaptığım beyan ise kendim ve soran içindir. Tabi hangisini seviyosun, tercih ediyorsun derseniz, tercih yapamıyorum ikisi de kendiliğinden, zaptedilemez bir akış.:)

İki can alıcı soru

Uzun hayatımda kendimi defalarca aydıran ve nerden geldiği belli olmayan (çünkü düşünülmüş değil, o anın getirisi olarak) iki önemli soru çınlar! Resmen sesini duyuyorum dedirtecek kadar açık ve canlıdır kulaklarımda.
Birincisi: Kendine mi acıyorsun Sibel?
Bu soru çınlar çınlamaz bir düşten uyanmışçasına dirilir ve kahkahalar atmaya başlarım. İçinde kaldığım kafes aniden patlar ve saçılır, yeniden özgür olurum.
İkincisi: Nereye Kadar?
Bu acaip bi çınlamadır, çağ kapatır, yeni çağ açar! Sık duyulmaz ama duyulduğunda kökten temizlik yapar. Sanırım ölümümün bana sunduğu bi ikramdır bu!
Bu iki çınlamaya da müteşekkirim doğrusu, her nereden geliyorlarsa 🙂