Kod Yazarken Zen’e Yakalanmak: Tepki Veren Zihin Neden Daha Akıllı Çalışır?

Programcıların eski bir alışkanlığı vardır: Evreni önce masaya yatırmak, sonra kodlamak. Kullanıcı şuna tıklarsa şu olacak, ağ gecikirse bu olacak, veri gelmezse şöyle kıvrılacağız, buton iki kez basılırsa paniklemeyeceğiz… Kısacası yazılım geliştirici, küçük bir kader tanrısı gibi davranır. Fakat modern sistemler bu tanrıcılık oyununa pek saygı duymaz. Kullanıcı sabırsızdır, ağ kaprislidir, sensörler gevezedir, mikroservisler bazen yogaya gitmiş gibi sessizleşir. İşte burada tepkisel programlama, Zen felsefesine göz kırpar: Her şeyi önceden kontrol etmeye çalışma; olanı duy, akışı anla, uygun anda doğru tepkiyi ver.

Tepkisel programlama, temelde veri akışları ve değişimlerin yayılması üzerine kurulu bir düşünme biçimidir. Bir değer değiştiğinde, ona bağlı olan sistem parçaları da bu değişime otomatik olarak tepki verir. Kullanıcı arayüzlerinde, gerçek zamanlı veri sistemlerinde, oyun motorlarında, finans uygulamalarında veya IoT dünyasında bu yaklaşım hayat kurtarır. Çünkü mesele artık tek bir çizgide yürüyen komutlar değildir; mesele aynı anda akan, çarpışan, birleşen ve bazen kaybolan olay nehirleridir.

Zen’in Kod Editörüne Girişi

Zen, çoğu zaman yanlış anlaşıldığı gibi sadece sakin müzik, bambu ve dağ manzarası değildir. Zen, zihnin olaylara fazladan hikâye eklemeden temas edebilme disiplinidir. Bir şey olur; sen onu görürsün. Gereksiz direnç, beklenti ve kuruntu azalır. Tepkisel programlama da benzer biçimde sisteme şunu söyler: Olayları tek tek kontrol etmeye çalışma, onları akış olarak gözlemle. Değişim geldiğinde, ona bağlanmış yapıların kendi cevabını üretmesine izin ver.

Geleneksel programlama çoğu zaman emir kipindedir: Bunu yap, sonra şunu yap, sonra şu koşulu kontrol et. Tepkisel yaklaşım ise daha çok ilişki kurar: Bu veri değişirse şu görünüm güncellensin; bu sinyal gelirse şu süreç başlasın; bu hata oluşursa akış alternatif kanala yönelsin. Yani sistem, sabit bir planın askeri olmaktan çıkıp çevresine duyarlı bir organizmaya dönüşür.

Kontrol Takıntısından Akış Zekâsına

Buradaki felsefi kırılma önemlidir. Yazılımda da hayatta da kontrol ile uyum aynı şey değildir. Kontrol, geleceği bugünün korkularına göre dondurmaya çalışır. Uyum ise geleceğin belirsizliğini kabul eder ve buna karşı çevik kalır. Reactive Extensions, RxJS, Reactor, Akka Streams veya benzeri araçlar bize yalnızca teknik bir kolaylık sunmaz; zihinsel bir model de verir. Olayları koleksiyon gibi düşünebiliriz, ama zaman boyutu olan koleksiyonlar olarak. Filtreleriz, dönüştürürüz, birleştiririz, geciktiririz, iptal ederiz. Tıpkı bir Zen ustasının düşünceleri bastırmak yerine gelip geçmelerini izlemesi gibi, programcı da olayları yakalamaya değil, onların akışını anlamlı biçimde yönlendirmeye çalışır.

Elbette bu yaklaşım büyülü bir asa değildir. Tepkisel sistemler kötü tasarlanırsa, kod bir anda görünmez iplerle bağlanmış kukla tiyatrosuna dönüşebilir. Kim kime tepki veriyor, hangi akış nerede başlıyor, hata nerede yutuluyor, bellek neden şişiyor; bunlar dikkat ister. Zen burada ikinci dersini verir: Akışa bırakmak, dağınıklık demek değildir. Gerçek sadelik, disiplinli sadeliktir. Bir dere yatağı olmadan suyun akması sel felaketidir. Reaktif tasarımda da sınırlar, abonelik yönetimi, hata stratejileri ve geri basınç gibi kavramlar bu dere yatağını oluşturur.

Olay Olmadan Önce Değil, Olay Olurken Uyanık Olmak

Tepkisel programlamanın en güçlü yanı, bizi şu soruya zorlamasıdır: Sistemim değişime nasıl cevap veriyor? Bu soru teknik olduğu kadar varoluşsaldır. Çünkü modern yazılım, durağan bir makineden çok yaşayan bir çevredir. Kullanıcı davranışı değişir, veri hızı artar, servisler düşer, ekran boyutları çoğalır, beklentiler evrim geçirir. Böyle bir dünyada en zeki sistem, en çok tahmin yapan değil, en iyi uyum sağlayandır.

Zen ile tepkisel programlama arasındaki akrabalık tam da burada parlar. İkisi de geleceği yok saymaz; fakat geleceği mutlak planlarla hapsetmeye çalışmaz. İkisi de dikkati merkeze alır. Programcı için bu dikkat, olay akışlarını doğru modellemek, yan etkileri sınırlamak, sistemi gözlemlenebilir kılmak ve değişime hazırlıklı olmaktır. İnsan içinse bu dikkat, düşünceler, duygular ve olaylar karşısında otomatik tepkiler yerine bilinçli cevaplar üretebilmektir.

Sonuçta iyi reaktif kod, iyi bir Zen pratiği gibi görünür: Gereksiz gürültüyü azaltır, değişimi düşman değil veri kabul eder, tepkiyi panik değil tasarım haline getirir. Belki de geleceğin programcısı yalnızca algoritma bilen kişi değil, akışı okuyabilen kişidir. Çünkü bazen en iyi plan, her şeyi planlamak değil; olay geldiğinde orada, uyanık ve esnek olabilmektir.

Oyuncunun Zamanı Unuttuğu Yer: Akışın Gizli Mimarlığı

Bir oyunda “bir bölüm daha” deyip güneşin doğuşuna yakalanmak, yalnızca irade zayıflığı değildir. Orada daha eski, daha derin bir mekanizma çalışır: insan zihninin mücadeleyle anlam arasında kurduğu kadim bağ. Akış teorisi, Mihaly Csikszentmihalyi’nin kavramsallaştırdığı haliyle, kişinin yeteneği ile karşılaştığı zorluğun mükemmele yakın dengelendiği o berrak ruh hâlidir. Ne sıkıntı vardır ne panik. Ne fazla kolaylık ne de ezici kaos. Sanki zihin kılıcını çekmiş, dünya ise tam ona göre bir rakip göndermiştir.

Oyun tasarımı açısından akış, sadece “eğlenceli olsun” diye eklenen bir baharat değildir; deneyimin omurgasıdır. İyi tasarlanmış bir oyun, oyuncuyu sürekli olarak şu ince hatta yürütür: “Bunu yapabilirim… ama garanti değil.” İşte büyü burada başlar. Eğer görev çok kolaysa oyuncu sıkılır, zihni başka yere kaçar. Eğer görev aşırı zorsa, utanç, öfke ve çaresizlik sahneye çıkar. Fakat zorluk, oyuncunun becerisinin bir adım önünde duruyorsa, bilinç keskinleşir. Parmaklar düşünmeden hareket eder. Gözler ayrıntıları avlar. Zaman, gündelik hayatın paslı saatinden kurtulur.

Akışın görünmez terazisi

Oyunlarda akışın kurulması, bir teraziyi sürekli ayarlamaya benzer. Oyuncu gelişir; oyun da gelişmelidir. İlk dakikalarda verilen basit görevler, oyuncuya dil öğretir: zıpla, kaç, nişan al, seç, üret, feda et. Sonra bu dil şiire dönüşür. Aynı mekanikler birleşir, katmanlanır, beklenmedik durumlarda sınanır. Başta yalnızca bir düğmeye basan oyuncu, bir süre sonra ritim, strateji, sezgi ve risk yönetimiyle dans etmeye başlar.

Burada tasarımcının en büyük erdemi kibirden uzak durmaktır. Oyuncuya “bak ne kadar zekiyim” diyen oyunlar çoğu zaman akışı bozar. Çünkü akış, tasarımcının gösterisi değil, oyuncunun uyanışıdır. İyi oyun, oyuncuya kendisini akıllı, cesur ve yetkin hissettirir; fakat bunu yalan söylemeden yapar. Zafer gerçekten kazanılmış olmalıdır. Sahte ödüller, ruhun damağında plastik tat bırakır.

Akışın psikolojik derinliğinde bir Jungiyen gölge de vardır. Oyuncu yalnızca düşmanları yenmez; kendi dağınıklığını, sabırsızlığını, korkaklığını, açgözlülüğünü de karşısında bulur. Bir boss savaşı, çoğu zaman dışsal bir engelden fazlasıdır. “Hemen saldırma.” “Bekle.” “Deseni gör.” “Öfkeni yönet.” Oyun, oyuncunun sinir sistemiyle konuşur. En iyi tasarımlar, refleksleri eğitirken karakteri de törpüler. Bu yüzden bazı oyunlardan çıktığımızda yalnızca eğlenmiş değil, biraz daha bilenmiş hissederiz.

Geri bildirim: ruhun pusulası

Akış için hızlı ve anlaşılır geri bildirim şarttır. Oyuncu neyi doğru yaptığını, neyi yanlış yaptığını sezebilmelidir. Bir ses efekti, titreşim, animasyon, renk değişimi ya da puan artışı, zihne şu mesajı verir: “Yoldasın.” Belirsizlik tamamen kötü değildir; hatta gizem oyunun yakıtı olabilir. Ama neden başarısız olduğunu anlayamayan oyuncu, kaderle değil tasarımla kavga etmeye başlar. Bu noktada akış kırılır, büyü dağılır.

Modern oyun tasarımında dinamik zorluk ayarı bu yüzden değerlidir. Oyun, oyuncunun performansını okuyup görünmez biçimde tepki verebilir. Çok zorlanan oyuncuya biraz nefes, fazla rahatlayan oyuncuya biraz diken sunar. Ancak bunun incelikle yapılması gerekir. Oyuncu kukla olduğunu hissederse anlam kaybolur. Akış, özgürlük yanılsamasına değil, anlamlı eylem deneyimine ihtiyaç duyar. Yani oyuncu şunu hissetmelidir: “Ben seçtim, ben denedim, ben başardım.”

Sonuçta akış, oyunların bize sunduğu küçük bir metafizik kaçaktır. Günlük hayatta parçalanan dikkatimiz, oyunda yeniden bütünlenir. Bildirimler susar, geçmiş ve gelecek geri çekilir, yalnızca eylemin parlak şimdisi kalır. Bu yüzden iyi oyunlar vakit öldürmez; zamanı farklı bir yoğunlukta yaşatır. Tasarımcı için soru şudur: Oyuncuya yalnızca kazanılacak hedefler mi veriyorum, yoksa içinde kaybolabileceği bir bilinç durumu mu inşa ediyorum?

Akışın sırrı, insanın ne tamamen güvende ne de tamamen tehdit altında geliştiğini hatırlamaktır. Bizler sınırda büyürüz. Uçurumun kenarında, ama düşmeden. Kılıcın ağırlığını hissederek, ama onu kaldırabileceğimizi bilerek. Oyun tasarımının en zarif anı da budur: oyuncunun karşısına tam boyunda bir dağ koymak ve ona, tırmanırken kendi yüksekliğini keşfettirmek.

Uyum ve Uyumsuzluk

Bazen sadece akışta kalmak yeterlidir; olabilecek her şeyin olmasına izin vermek anlamına gelir biraz da bu. Aslına bakarsanız zaten evrende hep bir akış ve uyum söz konusudur. Bu akışa uyamayan “ego” muzla akıntıya karşı yüzen “o uyumsuz” bizleriz aslında. Uyumsuzluk çok göreceli bir kavrama dönüşüyor işte tam da bu noktada benim açımdan en azından.

Toplumsal kurallara ve düzene uymamak da bir çeşit uyumsuzluktur. Ya da genel geçer herkesin kabul ettiği herkesin doğru bulduğu fikirlere-olgulara katılmamak da uyumsuzluktur. Benim biraz önce bahsettiğim uyumsuzluğun bütün bunlarla bir ilgisi yok. Elbette ki uyumlu olmak adına her şeye boyun eğip önümüze gelen her şeyi kabul etmemeliyiz. Ancak bazen belirlediğimiz hedeflerin ya da edindiğimiz amaçların sırf biz istediğimiz için ille de olması gerektiği düşüncesinden kurtulmamız lazım. Çünkü isteklerimiz-amaçlarımız ya da hedeflerimiz tinin planıyla uyumlu olduğu ölçüde ulaşılabilir oluyor.

Bu durumda taktiksel olarak ve tabiki enerjimizi korumak adına tinin planına uymak ve evrendeki akışın uyumlu bir parçası olmak yapılabilecek en iyi şey sanırım. Çocukça inatlaşmaların son bulduğu yer, belki bütün bunları kabul ettiğimiz zamandır. Belki de büyümeye başlamışızdır. Büyümeyen ve inatla akıntıya karşı yüzen öfkeli uyumsuz çocukların sonu boğulmaktan başka bir şey olmuyor. Yani kendilerine zarar vermekten başka bir şey elde edemiyorlar. Bu durumda hoşunuza gitmese bile içgüdüsel olarak yaşamak için mecburen bir uyumun içinde akarken bulursunuz kendinizi. Evet şimdi sıra hoşumuza gidip gitmemesi meselesine geliyor. Çok önemli bir şey değil mi bu… olagelen bir şeyin sizin hoşunuza gitmesi gerekir. Çünkü söz konusu olan “siz” siniz “ego” nuz ve nihayetinde “kendinizi önemsemeniz”. Hayatınız ne kadar size ait ya da yaşamsal enerjiniz sadece size mi ait? Kaç kişi besleniyor enerjinizden kim bilir ve sonuç olarak olagelen şey sizin hoşunuza gitmiyor gibi geliyorken gerçekte size öğretilen doğrulara uymuyor demektir.

Yani söylenecek yazacak çok şey var bu konuda ki sürekli dile getiriliyordur belki yüzyıllardır herkes yazmıştır farklı dillerde ve farklı şekillerde. Önemli olansa bunları ne yazmak, ne okumak ne de öğrenmek sadece uygulamaktır. Aynı zamanda kabullenmektir bunun diğer adı. Sonuçta son sözüm şu oluyor: Akışta kal ve senin tek başına bir varlık olmadığını aslında çok muntazam bir enerji akışının içinde var olduğunu ve bu akışa uyum sağlaman gerektiğini kabullen.

İyi Pazarlar 🙂

Hastalık Nedir?

Genelleştirecek olursak, hastalığın potansiyel olarak yaşamı ve farkındalığı farklılaştırıp yenilemesi “beklenen” yeni dağıtıcı enerjilerin ve enformasyonel morfik alanlara “nüfuz etmesine” gösterilen direncin sonucu olduğunu söyleyebiliriz. Bireyin onları algılama ve anlama kapasitesini aştıklarında ve yeni bir düzene o ana kadar hiç entegre olamadıklarında var olan denge sistemini bozarlar. Bunu da hastalık olarak adlandırırız. Böylelikle hastalık, yaşam oyununun kendi özel entelektimizin, yazgımızın ya da bireyleşme sürecinin parçası olarak talep ettiği yeni temaların şu ya da bu şekilde işlendiği bir “sahne”dir.(Dr. Whitmont)

Mükemmel bir açıklama.. Hastalıklara oldukça şamanik bir açıdan bakabilen bilimsel bir bakış için,sizi konuya yaklaştırabilecek en iyi kitap İyileşmenin Simyası kitabıdır diyebilirim, baskısı tükenmiş olsa da ikinci ellerden yahut pdf. sunumlardan bulmanızı öneririm:Tıklayınız
Sonuç olarak kimi hastalığın dışta, kimi de içte oluşmasına izin veriyor demektir. Hastalık yalnızca akışa direncimiz, kendimiz sandığımız sınırlı sorumlu egomuza sıkıca yapışmamızla ilgili, yeni olana -bilinmezliğinden dolayı- yol vermek istemiyor oluşumuz bence aşılamayacak bi durum değil, bunu tedricen hepimiz hayatımızda yapmaktayız, özellikle 1999’dan beri ve 2009 dan sonra daha da hızlanan bir süreçte direnmeyi azaltıyoruz. 🙂
Korkumuzu aşmayı Başarıyoruz.

Yeni’yi engellemek mümkün değil gibi görünüyor ancak her yeni, her bir kişisel rüya gibi, bunların her birine dönüşmek yorucu belki de imkansız olduğundan, bünyemiz direnç göstererek (içte hastalık, dışta anlaşmazlıklar, kavga ve savaşlar olarak) bu rüyalardan hangisinin “sürdürülebilir bir rüya” olduğunu test ediyor olabilir, zayıf olasılıkları elerken bazı seçenekleri giderek güçlendiriyor, böylece YENİ olan yeterince güçlenip kişiyi ele geçiriyor ya da öldürüyor. Kıyasıya bir mücadele bu!
İnsanın kendi kişisel menkıbesine uygun yolda kendi  işlevlerini kullanıyor oluşu, her türlü iç -dış hastalığı-sapmayı hafif atlatmaya sebep oluyor gibi geliyor bana.

Gönül ister ki, ilişkide olduğumuz kişilere ilgimizi-sevgimizi onlar hastalanarak bunu bizden söke söke almadan önce onlara gösterebilelim. Dr Whitmont der ki;
“Kişi, Sonunda ölümcül derecede hastalanıp yatalak olduğunda, tüm hayatı boyunca sahip olmadığı ve özlemini çektiği şekilde rahata kavuşmuştur. Kocası ve ebeveynlerinin ilgisiyle kuşatılmış ve sevilen bir kraliçe gibi ÖLEREK, “iyileştirici” özene kavuşmuştur, onu en dar aile ve evlilik görenekleri çerçevesinde mahrumiyet içinde “yaşamak” zorunda bırakan yaşamın ondan esirgediği de budur.”

Kişi ihtiyacı olanı ÖLME pahasına alacak denli ısrarcı. Trajik ama sanırım sıkça rastlanan bir durum.

“Hastalık, Benlik alanından doğan bir dinamiğin “işgalidir” ve kendisini psikosomatik olarak kodlayan dramatik bir çatışmaya yol açar. Sevgi ve duygusal yakınlık; güç ve kendini ispatlama; anlam ve kendini ifade etme  ihtiyacı üzerinden yaşam dinamiğimizi motive eden form dürtüleri, bilinçli farkındalığımıza ulaşmalarına gerek olmaksızın yaşamsal, davranışsal, duygusal ve zihinsel alanlarımızın kodlarında iz bırakabilirler (Düşünceler bile bilinç-dışı olabilir; örneğin “kesin” olgular olarak kabul ettiğimiz inançlarımız temelinde hissedebilir ve hareket edebiliriz).

Yaşamımıza almak istediğimiz şeyi önce söze dökmemiz ve sonra zaten orada olduğunu fark etmemiz arasında geçen süre gittikçe kısalıyor dostlar.
Bu kısalma öyle bir yere varacak ki artık ayrılığı savunamıyor hale geleceğiz ve bu şu günlerde bir çok insana oluyor biliyorum, kendimden de biliyorum 🙂

suzan çal

 

  • Emine Yildirim Kancalanırız ve kanca atarız . Kancaları söküp doğru yere takmak lazım . Bu bir beslenme şeklidir . Yanlış olması gereksinimi azaltmıyor . Ençok kanca duygu giysilerinin altına gizleniyor . O zaman zokayı yutuyoruz . Bunu kendi kendimize de yapıyoruz . Bu doğru kabloyu yanlış noktaya monte etmek gibi . Sürekli kısa devre sonunda sistem hatasına dönüşüyor . Doğru yaklaşım ne olabilir ? Galiba kendi ile yüzleşebilme cesareti . Ben şimdi niye üzüldüm ? Ben şimdi niye kırıldım ? Ben dediğim şeyle kalbim aynı düzlemde mi ? vs ..Başka bir pratiği olan var mı ? bilmediğimden soruyorum ..
  • Sibel Atasoy Harika açıklamışsın Emineciğim. Haklısın “Yanlış olması gereksinimi azaltmıyor “. Bu soruları sormaya ilaveten, rahatsızlık oluşan organın fizik düzlemde ne işe yaradığını, işlevini araştırıp bunu ruhsal-duygusal boyuttaki karşılığa tercüme etmek çok işe yarıyor ve tabi rüyalar rüyalar ve de rüyalar… Hastalığı önceden bile teşhis edebileceğiniz bir yol rüyalarınızı takibe almak.

    Ben küçükken ve gençlik döneminin büyük bölümünde “sana yapılmasını istemediğin şeyi yapma” düsturu ile yaşadım, kimse söylemedi bana bunu, muhtemelen yaradılışım bunu gerektirmişti. Daha sonraları bu formulün de yeterli olmadığını fark ettim çünkü benim işlevlerim ve ihtiyaçlarımla başkalarının ki aynı değildi, bunu keşfetmek tam bir katarsis işlevi gördü bünyemde. Bunu görmemi sağlayan her türlü yönteme tekrar tekrar teşekkür ediyorum.

  • Turan Erdal bu aymadan sonra nasil davraniyorsun?
    Sibel Atasoy Kapasitem (sevgi=ilgi) yettiği ölçüde her ilişkide olduğum kişinin işlevlerini, öykülerini ve ihtiyaçlarını öğrenip onların beklentilerini karşılamaya çalışıyorum. Tabi ilişkide olduğum kişiler arasında kendim de varım, kapasitemi olabildiğince adil kullanmaya çalışıyorum.

*

Güneşten önce doğdum bu sabah, çok oldu kalkalı ve o kırmızı kırmızı yaptı havayı, denizi, perdeleri, şekeri anımsatıyor:)
Günaydın frekanslaarrr

Resim: Suzan Çal

Değiş-Tokuş

Eski yıllarda şimdi ne olduğunu bile hatırlayamadığım bi şeyin olmasını istiyordum (genelde böyle bi durumla sık karşılaşmam, yani isteklerim daha bilincime pek çıkmadan karşıma gelir, öylesine hazır bulurum); fakat bu isteğimin bendeki tamlık durumuna karşın bana ulaşmasının fiziki olarak bazı şartlara tabi olduğunu da biliyordum her nasılsa.
Demiştim ki; sibel kızım istediğin bu şeyi nasıl satın almayı düşünüyorsun? Karşılığında ne vereceksin? Bu soruyla karşılaşınca hemen olası mevcutlarım bir bir aklıma geldi. Bi muhasebecinin bilanço aktifindeki assetleri gibi! 🙂 Şimdi tek tek ele alıyorum, bakıyorum bunu versem mi diye, içim elvermiyor. Bi diğerini alıyorum ele; yok yok arkadaş hiç birini veresim gelmedi. E şimdi bilançonun aktif/pasif dengesini bozamazsanız yeni bi şey de alamazsınız. Normal halimde bu iş bilinçsiz olarak yapılmaktaymış meğer bende, o yüzden böylesi bi debelenme olmuyormuş. Neyse işte geçmiş gün, galiba o isteğim için gereken denge yitimini sağlayamayacağımı anladım ve onu derhal unuttum!
Baksanıza hala hatırlayamıyorum neydi :))))
Çok zevkli… diye bitirecektim anıyı ama nedense aklıma zevzek kelimesi geldi. ikisi de Z ile başlıyo,bi alakası var mı diye sorgulamadan öylesine bırakacağım bunu… hahahahahaha
Gününüz zevkli geçsin frekanslaaarrrr

**

Öyle durduk yerde yaptığım beyanlar, kendim ve Sibel içindir. Bi soru yöneltildiğinde yaptığım beyan ise kendim ve soran içindir. Tabi hangisini seviyosun, tercih ediyorsun derseniz, tercih yapamıyorum ikisi de kendiliğinden, zaptedilemez bir akış.:)