Kapanan Toplum Neden Soğur? Entropinin Sessiz Darbesi

Bir fincan kahveyi masada bıraktığınızda olan şey, imparatorluklara, şirketlere, mezheplere ve hatta arkadaş gruplarına da olur: sıcaklık farkı kaybolur, hareket yavaşlar, canlılık söner. Termodinamiğin ikinci yasası bize kapalı sistemlerde entropinin arttığını söyler. Yani düzen, kendi haline bırakılırsa, nazikçe değil; gayet kararlı biçimde dağılır. Toplumlar elbette molekül yığını değildir, ama bazen moleküllerden daha inatçı biçimde aynı yasayı taklit ederler.

Açık sistem olmak: yaşamanın teknik adı

Canlı bir organizma, şehir ya da kültür, düzenini içeriden mucize üreterek korumaz. Dışarıdan enerji alır, bilgi alır, insan alır, fikir alır; sonra atık üretir, hata düzeltir, gereksiz yükleri dışarı atar. Açık sistemler termodinamiğinde buna dengeden uzak düzen denir. Bir mum alevi, sürekli yakıt ve oksijen aldığı için biçimini korur. Bir toplum da benzer biçimde eğitim, ticaret, göç, tartışma, bilimsel veri, sanatsal provokasyon ve teknolojik etkileşimle kendini taze tutar. Kapıları kapatmak, alevin üzerine fanus indirmek gibidir: önce romantik görünür, sonra oksijen biter.

Toplumsal entropi, sokaklarda rastgele uçuşan atomlar anlamına gelmez. Daha incelikli bir şeydir: kurumların hantallaşması, dilin klişeye dönüşmesi, liderliğin ritüelleşmesi, eleştirinin ihanet sayılması, gençlerin enerjisinin itaat eğitimine gömülmesi. Kapalı topluluklarda bilgi dolaşımı azalınca, sistem kendi hatalarını göremez. Aynalar çoğalır, pencereler azalır. Herkes aynı şeyi duyar, aynı şeyi tekrarlar, aynı düşmandan korkar, aynı efsaneye sarılır. Bu durum düzen gibi görünür; oysa çoğu kez donmuş bir düzensizliktir.

Burada kritik nokta şudur: bilgi de enerji gibidir, akmazsa çürür. Bir köyün, kurumun veya ulusun dışarıdan yeni veri almaması, yalnızca cehalet üretmez; karar alma mekanizmasını bozar. Çünkü çevre değişir. İklim değişir, pazar değişir, teknoloji değişir, komşular değişir, hastalıklar değişir. Kapalı sistem ise eski haritayı kutsal metin ilan eder. Sonra ne olur? Harita güzelce çerçevelenir, törenlerde taşınır, çocuklara ezberletilir; fakat arazi çoktan başka bir yere gitmiştir.

Çöküş neden gürültülü değil, çoğu zaman sessizdir?

Entropik çöküş genellikle dramatik bir patlama olarak başlamaz. Önce mizah kaybolur. Sonra soru sorma becerisi. Ardından yetenekli insanlar ya susar ya gider. Geriye, sistemin kendi kendini alkışladığı yankı odaları kalır. Bu odalarda başarı rakamları parlatılır, başarısızlıklar dış düşmanlara bağlanır, yeni fikirler ahlaki tehdit gibi etiketlenir. Böylece toplum, kendi metabolizmasını yavaşlatır. Kalp hâlâ atıyordur, ama kan dolaşımı zayıflamıştır.

Açık sistem olmanın bedeli vardır: rahatsızlık. Dışarıdan gelen bilgi, mevcut düzenin rahat koltuğuna çivi koyar. Yabancı fikirler, eski alışkanlıkları sorgulatır. Yeni teknolojiler meslekleri dönüştürür. Sanat, kutsal kabul edilen kalıpları gıdıklar. Bilim, güzel yalanların üstüne soğuk su döker. Fakat tam da bu rahatsızlık, sistemin canlı kaldığını gösterir. Bağışıklık sistemi hiç mikrop görmeyen beden güçlü değildir; kırılgandır. Hiç itiraz duymayan toplum da birlik içinde değil, uyuşmuş olabilir.

Elbette termodinamiği topluma birebir uygulamak mekanik bir indirgeme olur. İnsanlar gaz molekülü değildir; sembol üretir, anlam kurar, isyan eder, bağışlar, öğrenir. Yine de açık sistem fikri güçlü bir pusula sunar. Bir topluluk dışarıdan enerji ve bilgi almayı keserse, kendi iç kaynaklarını tüketmeye başlar. Önce geçmişin mirasını harcar, sonra kurumların güvenini, sonra insanların umudunu. En sonunda geriye devasa bir kabuk kalır: adı toplumdur, ama içindeki canlı dolaşım bitmiştir.

Çözüm basit ama kolay değildir: pencereleri açmak. Bilimsel merakı desteklemek, farklı sesleri düşmanlaştırmamak, eğitimde ezber yerine keşfi koymak, enerji kaynaklarını çeşitlendirmek, kültürel alışverişi korku değil besin saymak. Toplumlar nefes alan varlıklardır. Nefes almak ise iki hareket ister: içeri almak ve dışarı vermek. Sadece içine kapanan boğulur; sadece dışarıya savrulan da dağılır. Bilgelik, geçirgen ama omurgalı olmaktır. Entropiye karşı en iyi savunma budur: yaşayan, öğrenen, değişen bir açıklık.

Neden Gökyüzüne Bakıp “Ya Eğer?” Diye Soruyoruz?

İnsan, aç olmadığı hâlde tarif arar; tehdit altında olmadığı hâlde yıldızların kimyasını öğrenmeye çalışır; barınağı varken okyanusun dibine, gezegeni varken Mars’a gitmek ister. Evrimsel açıdan bakıldığında bu davranışların bir kısmı epey savurgan görünür. Enerji pahalıdır, dikkat sınırlıdır, risk gerçektir. Öyleyse neden türümüz, hayatta kalmaya doğrudan hizmet etmeyen soruların peşinden gitmekte bu kadar ısrarcıdır?

Merak, beynin pahalı ama kârlı yatırımıdır

Evrim her davranışı tek tek ve kusursuz biçimde tasarlamaz. Daha çok, uzun vadede işe yarayan eğilimleri korur. Merak da böyle bir eğilimdir. Bir çalının arkasındaki sesi araştıran atamız bazen boş yere korkmuş, bazen de bir avcıyı erken fark ederek yaşamını kurtarmış olabilir. Yeni bir bitkiyi deneyen kişi zehirlenme riski taşırken, aynı zamanda yeni bir besin kaynağı keşfedebilirdi. Merak ilk bakışta gereksiz dolaşma gibi görünse de belirsizlikle dolu bir dünyada bilgi toplama aracıdır.

Fakat insan merakı, yalnızca “Bu ses tehlikeli mi?” sorusunda durmaz. “Ses nedir?”, “Evrenin başlangıcı var mı?”, “Bir yarasa dünyayı nasıl algılar?” gibi sorulara uzanır. Bunun nedeni, beynimizin belirli görevler için gelişmiş araçlarının zamanla daha genel bir zekâ üretmesidir. Neden-sonuç ilişkisi kurma, örüntü yakalama, başkalarının niyetlerini tahmin etme ve geleceği zihinde canlandırma becerileri bir araya geldiğinde, ortaya sadece temkinli bir hayvan değil, açıklama bağımlısı bir varlık çıkar.

Gereksiz soru diye bir şey var mı?

Birçok büyük keşif, başlangıçta faydasız sayılan sorulardan doğdu. Elektrik üzerine yapılan deneyler bir zamanlar salon eğlencesi gibiydi. Sayılar teorisi, yüzyıllarca saf zihinsel oyun olarak görüldü; bugün dijital şifrelemenin temel taşlarından biridir. Kuantum fiziği, gündelik sezgiye meydan okuyan soyut bir uğraş sanılırken lazerlerden yarı iletkenlere kadar modern teknolojinin altyapısına dönüştü. Merakın evrimsel değeri belki de tam burada saklıdır: Hangi bilginin yarın işe yarayacağını önceden bilemeyiz.

Yine de merakın bedeli vardır. Bilinmeyene yönelmek zaman kaybettirir, yanlış hipotezler üretir, tehlikeli deneylere sürükler. İnsan tarihi yalnızca keşiflerle değil, anlamsız görünen risklerle de doludur. Uzak diyarlara yelken açanlar fırtınalarda kayboldu; yeni madenlerin peşine düşenler hastalandı; bazı fikirlerin peşinden gidenler toplumlarıyla çatıştı. Merak, güvenliğin düşmanı olabilir. Ancak aşırı güvenlik de uyum yeteneğinin düşmanıdır.

Bu nedenle merak ile korku arasındaki gerilim, insan zihninin temel motorlarından biridir. Korku “Dur, bildiğin yerde kal” der. Merak ise “Peki ama kapının arkasında ne var?” diye fısıldar. Ne yalnızca korkuyla yaşayan bir tür yenilik üretebilir ne de yalnızca merakla yaşayan bir tür uzun süre hayatta kalabilir. İnsanlığın başarısı, bu iki dürtüyü kusursuz biçimde dengelemesinden değil, çoğu zaman dengesizce ileri atılmasından kaynaklanır.

Bilgi aramak, kimlik aramaktır

Merakın en derin biçimi pratik fayda aramaz; anlam arar. İnsan, ölümünü bilen ve kendi bilgisizliğinin de farkında olan nadir canlılardan biridir. Bu yüzden “Neden buradayız?” sorusu, yiyecek bulma sorunundan çok daha masraflı görünse bile zihnimizden sökülüp atılamaz. Bilinmeyen sadece dışarıda, uzayda ya da laboratuvarda değildir; kendi bilincimizin içinde de vardır.

Belki de gereksiz sorular, insanı insan yapan en gerekli lükstür. Merak bizi her zaman daha güvenli kılmaz; fakat daha öngörülü, daha yaratıcı ve daha özgür kılar. Bir türün kaderi yalnızca hayatta kalmaksa, soru sormak gerçekten pahalı bir alışkanlıktır. Ama kaderi dünyayı dönüştürmekse, merak harcama değil, en riskli ve en değerli sermayedir.

Hastalık Nedir?

Genelleştirecek olursak, hastalığın potansiyel olarak yaşamı ve farkındalığı farklılaştırıp yenilemesi “beklenen” yeni dağıtıcı enerjilerin ve enformasyonel morfik alanlara “nüfuz etmesine” gösterilen direncin sonucu olduğunu söyleyebiliriz. Bireyin onları algılama ve anlama kapasitesini aştıklarında ve yeni bir düzene o ana kadar hiç entegre olamadıklarında var olan denge sistemini bozarlar. Bunu da hastalık olarak adlandırırız. Böylelikle hastalık, yaşam oyununun kendi özel entelektimizin, yazgımızın ya da bireyleşme sürecinin parçası olarak talep ettiği yeni temaların şu ya da bu şekilde işlendiği bir “sahne”dir.(Dr. Whitmont)

Mükemmel bir açıklama.. Hastalıklara oldukça şamanik bir açıdan bakabilen bilimsel bir bakış için,sizi konuya yaklaştırabilecek en iyi kitap İyileşmenin Simyası kitabıdır diyebilirim, baskısı tükenmiş olsa da ikinci ellerden yahut pdf. sunumlardan bulmanızı öneririm:Tıklayınız
Sonuç olarak kimi hastalığın dışta, kimi de içte oluşmasına izin veriyor demektir. Hastalık yalnızca akışa direncimiz, kendimiz sandığımız sınırlı sorumlu egomuza sıkıca yapışmamızla ilgili, yeni olana -bilinmezliğinden dolayı- yol vermek istemiyor oluşumuz bence aşılamayacak bi durum değil, bunu tedricen hepimiz hayatımızda yapmaktayız, özellikle 1999’dan beri ve 2009 dan sonra daha da hızlanan bir süreçte direnmeyi azaltıyoruz. 🙂
Korkumuzu aşmayı Başarıyoruz.

Yeni’yi engellemek mümkün değil gibi görünüyor ancak her yeni, her bir kişisel rüya gibi, bunların her birine dönüşmek yorucu belki de imkansız olduğundan, bünyemiz direnç göstererek (içte hastalık, dışta anlaşmazlıklar, kavga ve savaşlar olarak) bu rüyalardan hangisinin “sürdürülebilir bir rüya” olduğunu test ediyor olabilir, zayıf olasılıkları elerken bazı seçenekleri giderek güçlendiriyor, böylece YENİ olan yeterince güçlenip kişiyi ele geçiriyor ya da öldürüyor. Kıyasıya bir mücadele bu!
İnsanın kendi kişisel menkıbesine uygun yolda kendi  işlevlerini kullanıyor oluşu, her türlü iç -dış hastalığı-sapmayı hafif atlatmaya sebep oluyor gibi geliyor bana.

Gönül ister ki, ilişkide olduğumuz kişilere ilgimizi-sevgimizi onlar hastalanarak bunu bizden söke söke almadan önce onlara gösterebilelim. Dr Whitmont der ki;
“Kişi, Sonunda ölümcül derecede hastalanıp yatalak olduğunda, tüm hayatı boyunca sahip olmadığı ve özlemini çektiği şekilde rahata kavuşmuştur. Kocası ve ebeveynlerinin ilgisiyle kuşatılmış ve sevilen bir kraliçe gibi ÖLEREK, “iyileştirici” özene kavuşmuştur, onu en dar aile ve evlilik görenekleri çerçevesinde mahrumiyet içinde “yaşamak” zorunda bırakan yaşamın ondan esirgediği de budur.”

Kişi ihtiyacı olanı ÖLME pahasına alacak denli ısrarcı. Trajik ama sanırım sıkça rastlanan bir durum.

“Hastalık, Benlik alanından doğan bir dinamiğin “işgalidir” ve kendisini psikosomatik olarak kodlayan dramatik bir çatışmaya yol açar. Sevgi ve duygusal yakınlık; güç ve kendini ispatlama; anlam ve kendini ifade etme  ihtiyacı üzerinden yaşam dinamiğimizi motive eden form dürtüleri, bilinçli farkındalığımıza ulaşmalarına gerek olmaksızın yaşamsal, davranışsal, duygusal ve zihinsel alanlarımızın kodlarında iz bırakabilirler (Düşünceler bile bilinç-dışı olabilir; örneğin “kesin” olgular olarak kabul ettiğimiz inançlarımız temelinde hissedebilir ve hareket edebiliriz).

Yaşamımıza almak istediğimiz şeyi önce söze dökmemiz ve sonra zaten orada olduğunu fark etmemiz arasında geçen süre gittikçe kısalıyor dostlar.
Bu kısalma öyle bir yere varacak ki artık ayrılığı savunamıyor hale geleceğiz ve bu şu günlerde bir çok insana oluyor biliyorum, kendimden de biliyorum 🙂

suzan çal

 

  • Emine Yildirim Kancalanırız ve kanca atarız . Kancaları söküp doğru yere takmak lazım . Bu bir beslenme şeklidir . Yanlış olması gereksinimi azaltmıyor . Ençok kanca duygu giysilerinin altına gizleniyor . O zaman zokayı yutuyoruz . Bunu kendi kendimize de yapıyoruz . Bu doğru kabloyu yanlış noktaya monte etmek gibi . Sürekli kısa devre sonunda sistem hatasına dönüşüyor . Doğru yaklaşım ne olabilir ? Galiba kendi ile yüzleşebilme cesareti . Ben şimdi niye üzüldüm ? Ben şimdi niye kırıldım ? Ben dediğim şeyle kalbim aynı düzlemde mi ? vs ..Başka bir pratiği olan var mı ? bilmediğimden soruyorum ..
  • Sibel Atasoy Harika açıklamışsın Emineciğim. Haklısın “Yanlış olması gereksinimi azaltmıyor “. Bu soruları sormaya ilaveten, rahatsızlık oluşan organın fizik düzlemde ne işe yaradığını, işlevini araştırıp bunu ruhsal-duygusal boyuttaki karşılığa tercüme etmek çok işe yarıyor ve tabi rüyalar rüyalar ve de rüyalar… Hastalığı önceden bile teşhis edebileceğiniz bir yol rüyalarınızı takibe almak.

    Ben küçükken ve gençlik döneminin büyük bölümünde “sana yapılmasını istemediğin şeyi yapma” düsturu ile yaşadım, kimse söylemedi bana bunu, muhtemelen yaradılışım bunu gerektirmişti. Daha sonraları bu formulün de yeterli olmadığını fark ettim çünkü benim işlevlerim ve ihtiyaçlarımla başkalarının ki aynı değildi, bunu keşfetmek tam bir katarsis işlevi gördü bünyemde. Bunu görmemi sağlayan her türlü yönteme tekrar tekrar teşekkür ediyorum.

  • Turan Erdal bu aymadan sonra nasil davraniyorsun?
    Sibel Atasoy Kapasitem (sevgi=ilgi) yettiği ölçüde her ilişkide olduğum kişinin işlevlerini, öykülerini ve ihtiyaçlarını öğrenip onların beklentilerini karşılamaya çalışıyorum. Tabi ilişkide olduğum kişiler arasında kendim de varım, kapasitemi olabildiğince adil kullanmaya çalışıyorum.

*

Güneşten önce doğdum bu sabah, çok oldu kalkalı ve o kırmızı kırmızı yaptı havayı, denizi, perdeleri, şekeri anımsatıyor:)
Günaydın frekanslaarrr

Resim: Suzan Çal