Gidenler ve Dönenler

Yaradılışımızın özü, aynen nefes alış verişimiz gibi, bir içeri dolmakta bir de dışarı taşmakta. Hatta galiba içeri ve dışarı hareketi aynı anda olmakta. Gözümün önünde öyle bir şekil belirmişti bir zamanlar, onu hiç unutamadım.

Bu benzetmeyi benden önce yapmış olanlar da var tabi. O halde neden tekrar gündeme getiriyorum; çünkü bilgiler bir sarmal oluşturacak biçimde birbirinin üzerine kapanıyor ve her üzerinden geçişte başka bir unsur keşfetmen olasılığı doğuyor.

Epeydir aklımda olan ise, “gidenler ve dönenler“kavramı. Varoluşun dışarı taşan (yanlış hatırlamıyorsam buna sudur etmek deniyor) kısmı benim “gidenler” terimime uyuyor. Onlar tamamen nötr bir başlangıç yapıyorlar,  sanki sıfır noktasındaymışçasına yeni başlıyorlar keşfe. Yolculukları boyunca deneyerek bilgi ediniyorlar, birbirine ekliyor ve biriktiriyorlar. Bunlara “inşa” edenler desek yeridir galiba.
“Dönenler” ise kapasiteleri oranınca maksimum bilgi ile donanmış durumdalar ve kaynağa dönüş yolculuğunda, yeniden nötr hale gelmek için mevcut bilgilerini dağıtarak, ağırlıklardan kurtulmak çabasındalar. Bunlara da yıkıcılar demek istemiyorum fakat dezinşa anlamına gelecek bi fiil şu an aklıma gelmedi. Bu iki kavramı düzenciler ve anarşistler diye tanımlasak bile  tam yerine otururur mu emin değilim. En iyisi dolduranlar ve boşaltanlar diyelim basitçe!

Gidenler ve dönenlerin insanlar olduğunu kabul ettiğimiz takdirde, onların iki çeşit olduklarını varsayabiliriz. Ancak bunlar dıştan bakıldığında aynı insan görüntüsündeler, fiziki bir farklılıkları görülemiyor.

Şimdi, özellikle inanç sistemleri konusund şüpheleri olan oldukça büyük insan kitlelerinin eminim akıllarına zaman zaman takılan bazı sorular var. Bunlar bilinen son dönem medeniyetimizin ünlü felsefecileri biliminsanlarınca da hissedilmiş hatta söze de dökülmüş.

Nedir bu soru, nedir bu ikircikli durum?

Basitçe şöyle özetleyebilirim; Gördüğümüz ya da aklımızla olduğuna kani olduğumuz şeyler dışında, bilmediğimiz bir yerden bizi yöneten, bizden daha bilinçli merciler var olduğu sanısı neden bunca rağbet görüyor?

Bir yerde belli bir gurupta nerdeyse ölçülebilir belli miktar bilgi varken birdenbire oraya o gurubun aniden ortaya çıkaramayacağı ölçüde kapsamlı bir bilgi akışı olduğu tarihte defalarca tekerrür etmiş, peki bunları nasıl yorumlayabiliriz?

İnsanlar çoğunlukla, bu durumu kendilerinden güçlü bir makamın varlığına atfederek, önceleri animistik sonra da tek tanrıya havale edilmiş inanç sistemleri geliştirmişler. Ve bundan oldukça rahat ve mutlu, gayet huzurlu görünüyorlar.

Bu tür inanç sistemlerini (kısaca din diyelim)kabule yanaşmayan (çünkü muhtemelen özgür iradenin ihlali gibi gördükleri ve birey bilincinin gelişmesine engel teşkil edeceğini düşündükleri için) ancak toplu bilgi ithalini de görmezden gelemeyen bazı kişiler de, evrende bizden önce yaşayıp daha çok bilgi biriktirmiş olan bilinçli varlıklar/medeniyetler olduğunu ve onların zaman zaman bize bu tür yardımlar yapmakta olduğunu kabul etmekle huzur buluyorlar. (UFO teorileri ve kanallık yani medyumluk sistemleri)

Her ikisini reddeden kişiler de var. Bunların görüşleri daha çeşitleniyor, genelleme yapmak zor. Ancak bu kişilerin pek de huzuru yokmuş gibi görünüyor. Eğer bunu onlara söylersen, huzura erişmenin hedef olmadığını söyleyenler çıkabiliyor.

İlk iki gurup karar verme yetkisi, ve yaşam sorumluluğunun en önemli bölümlerini üzerinden attıkları için hafiflemiş durumdalar belki, huzurlu oluşlarını bu şekilde açıklayabiliriz.

Son zamanlarda Kuantum fiziğinde beliren ilginç gelişmeler ışığında, insanın da tıpkı atomaltı varlıklar gibi hem dalga hem de parçacık özelliğini gösterdikleri sıkça konuşulmaya başlandı (en azından ben senelerce bu konuda konuşup-deniyorum). Ve bu gelişmeler ışığında insanın “ilişki-biz bilinci” yani dalga yönünün ikibinyıldan beri epeyce ihmal edildiği çoğu yerde kabul edilip dillendirilmeye başlandı.

Bizler bir ağ örüntüsüyle birbirimize bağlı olabilir miydik?

Benim gibi bir çok insan hatta kurum bu soruya evet diye cevap veriyor artık. O halde yeniden “gidenler ve dönenler” teorime geri dönmek istiyorum.

Ve şu soruyu yöneltiyorum: “Ne olduğuna bi türlü karar verilemeyen büyük montanlı bilgiler, dönenlerden gidenlere aktarılıyor olabilir mi?”

Madem bir ağla birbirimize bağlıyız, bunu yapmak çok kolay olur. Trans hallerinde, rüyalarda, yani insanın bildik mutabakat rüyası-bilinen dünya-dışına çıkabildiği, algılama noktasının gevşediği tüm anlarda (kazalar, narkoz durumları, rüyalar, dış madde kullanımı, büyük doğa oluşumlarının-dağlar gibi-esriklik veren etkisi) ağ ile bağlı bulunduğumuz Birleşik alandan gelenlere açık olmaktayız. “Sezgi”sel bilgi olarak tanımladığımız şeyler de dahil, hayal ve kuram oluşturan her türlü insan ve mesleğe ulaşabilen bilgileri kastetmekteyim.
Eğer bu yayın, Dönenler tarafından yapılıyor ise, onların da dönüş yolundaki mesafe ve konumları uyarınca kapsayıcı ya da daha kapsayıcı bilgiler göndermesi olasıdır. Ve bu onların mecburiyetleridir! Bi yardım ya da iyilik değil, boşaltım ve nötüre dönme çabalarının sonucu, fiziksel bi şeydir sadece.

Ezcümle ortada kutsallık atfedecek bir durum olmayabilir, yine de fizik işimizi görür gibi geliyor bana.

Gelelim insanların, gizemciliğe, bilinmeyene duyduğu düşkünlüğe! İnsanda mevcut “eril” yan, rekabete, oyunculuğa ve şüphe yoluyla deneyim e girme ve böylece birey bilincinin köklenmesine olanak sağlayan bir unsur. İnsanın diğer yanı olan “dişil” yan ise, örtük, doğurgan, değişken, kaygan ve puslu bir alan olarak karşımıza çıkar. Dişil yanımız bu özellikleri ile gerçekten iştah uyandıran, kendi derinlerine doğru çekmeye çalışan, gizemli olduğu kadar estetik, gönüllü bir AV görüntüsü vermekte.
Gönüllü AV olur mu diyeceksiniz? Kim av olmak ister ki!
Soralım kendimize kim gönlüyle AV olmak ister?

Şimdi sokağa çıksak (internet sokağı da olur), kedın erkek ayırt etmeden yüz kişiye av mı avcı mı olmak istediklerini sorsak, sizce ne cevap alırız?
Ben kendini AV olarak görenlerin az olabileceğini sanıyorum çünkü son üç bin yıllık dünya medeniyeti, avcı yetiştirmeye çalıştı!

AVCI’nın eril-yanımız olduğu ve hatta GİDENLER’den olduğunu çıkarsamak çok da yanlış olmayabilir. DÖnenler ise, gönüllü AV olurlar, çünkü onları da kendi yollarına, nötr olana doğru çekmek için bi YEM gerekmektedir. Aksi takdirde, nefesi verir orda kalırız, geri toplayamadığımız takdirde o belli ki son nefesimiz olacaktır! :))) Belli yerden dönüş olmasaydı sürekli genişleyerek yok olan bi evrenle karşılaşabilirdik. Ortada bu tür genişlemeyi ve tersi çöküşün oluşmasını engelleyen bir çekici-atraktör-çekirdek olabilir. İşte gönüllü av bu noktada işe yaramaktadır bence.

Uzattıkça uzatabilecek gib göründüğüm bu yazıyı yeterince noktasında bırakmak için kendimi zorluyorum, belki sizlerden gelebilecek sorular bu teoriyi çürütür, ben de rahat ederim.

Yazının devamı için Tıklayınız


Tecelliler İlmi

Allah o “mümkün varlıklara”, imkanları ve kabul istidatları  nispetinde varolmalarını (tekvin) emredince, o varlıklar Onu görmek için süratle koştular.

Mümkün varlık, varoluş haline geçince, nurla boyandı. Böylece adem, yokluk, yok oldu. Mümkün varlık iki gözünü birden açtı ve katıksız iyilik, saf güzellik gördü. Fakat ne olduğunu bilemedi, anlayamadı

Mümkün varlık, nur ile boyanınca, sol tarafa yöneldi ve baktı; ve adem’i yokluğu gördü; onu tahkik etti, inceledi. Yokluğun kendinden çıktığını görünce, “Bu da ne?” dedi.

Bunun üzerine sağ taraftan nur ona şöyle dedi: “İşte, o sensin! Eğer sen kendin nur olsaydın, gölge diye bişey olmazdı; baksana, ben nurum ve gölgeyi gideriyorum. Senin üzerinde bulunduğun nura gelince, zatında bana teveccüh edip yönelmenden dolayı, sende o nur gözükmektedir; bu da senin Ben olmadığını bilmen için böyledir.

Oysa Ben, gölgesi olmayan bir nur’um; sen ise imkan dahilinde olman için, gölgeyle karışmış bir nursun. Buna göre, şimdi eğer sen kendini Bana mensup sayarsan, Ben seni kabul ederim; yok eğer sen kendini “adem”e, yokluğa mensup sayarsan, o seni kabul eder.

Dolayısıyla şimdi sen vücudla adem, varlıkla yokluk, hayırla şer arasındasın. Eğer sen gölgenden yüz çevirirsen, imkan dahilinde olmandan yüz çevirmiş olursun; imkan dahilinde olmaktan yüz çevirdiğin zaman da, Beni bilemezsin.

Öyleyse sen Bana, seni kendi gölgenden büsbütün yok edecek bir bakışla bakma; yoksa o zaman sen, Ben olduğunu iddia edersin ve böylece bilgisizlik içine düşersin. Aynı şekilde, gölgene de, seni Benden büsbütün yok edecek tarzda bakma, yoksa o tarz bakış sana sağırlık getirir. O zaman da seni niçin yarattığımı bilemezsin.

Öyleyse, kimi zaman öyle ol, kimi zaman böyle ol! Allah senin için iki gözü, ancak birisiyle Beni müşahade edesin, diğeriyle de kendi gölgeni göresin diye yaratmıştır.

 

İbn Arabi

 

İmkan dahilinde olmak nedir?

2005 yılında günlüğüme yazdığım “mümkünlerin oyunu” başlıklı yazıyı hatırlattı bu bana, göz atmakta yarar var dedim:

Bu mümkünlerin oyunu.

Başka şeyler, kişiler ya da olaylar potansiyeli şüphesiz vardı ancak diğer olasılıklar kullanılmadı. Kullanılmayan olasılıklar üzerine neden enerji yükleyelim ki!

Che sera sera…

Olacak olan olur ve olur ve oldu. Dalga çöktü ve parçacık oldu. G-örünür oldu.

OLAN her ne ise mümkün olan tek şeydir ve o anın mükemmelidir. Yarışı kazanan olasılık!

O halde onu sevgi ve minnetle kucaklayalım.

Bize dinginlik getirecek tek davranış şekli de bu olabilir.

Olan üzerinde fikir yürütebilir, kendi üzerimizde ya da çevre sandıklarımızın üzerindeki etkilerini dikkatle gözlemleyebiliriz. Olan, belki hoşuma gitmez ya da gider. Belki kendimizi kutlar belki de pişman oluruz. Bütün bu irdeleme, farkındalığı arttırma idmanıdır zaten.

Benim hatırlatmak istediğim şey, OLAN’ın olmayabileceği zannı üzerine enerji harcamanın beyhudeliği.

Olamayan, yani yarışı kaybetmiş sayısız olasılıklar üzerine gündüz düşlerine yatmak, bizi günden güne güçsüz düşürür. AN’ı kucaklayamamış olasılıklar, enerji kesenizden hazır yerler.

Bırakın onları ölsünler. Bir’e karışsınlar, sükunet bulsunlar.

 

Bilgisayar programı yazmış olanlar bilir, en basit bir program komutunda bile sayısız ve iç içe döşenmiş if döngüleri (öyleyse/değilse) bulunur. Programcı bazen loop (döngü) paketine çıkış şifresi koymayı unutur (Benim dikkatsizlikle koymadığım zamanlar olmuştu.) Bu durumda program sonsuza kadar döner durur. Bilgisayarı kapatmadan o döngüden kurtuluş olmaz!

Ölüm dediğimiz de bilgisayarı kapatmak gibi mecburi bi işlem olabilir. Önce kapatır sonra açar ve yazdığınız programın döngü kısmına bir çıkış kaydı ilave edersiniz. Böylece en azından artık o konuyla ilgili bir daha sonsuz döngüye mahkum olmayacaksınız, ölmek zorunda (bilgisayarı kapatmak) kalmayacaksınız.

 

Yeniden doğmak istemeyecek olsanız bi zararı yok ölmenin diyeceğim.

Kendi adıma ben o programı döngüde bırakamam, düzeltmeden asla bırakamam. Ben bıraksam o beni bırakmaz!!! 

 

<

p class=”MsoNormal” style=”margin: 0cm 0cm 0pt;”>Evet, Nedir o halde “imkan dahilinde olmak”?

 

Nobel Tıp Ödülü sahibi f.Jacob’un “mümkünlerin Oyunu” kitabında şöyle deniyor:

“Ancak bu yüzyılın başlarında, genlerin ve mutasyonların özellikleriyle bağdaşmadığı belli olduktan sonradır ki, edinilmiş vasıfların kalıtsallığı görüşü kesin olarak terk edildi.
Ondan bu yana öğretici varsayımı doğrulama amacıyla girişilen ve özenle hazırlanıp, dikkatle uygulanan her deney, onun yanlışlığını göstermiştir. Modern biyolojiye göre, çevreden gelen talimatları doğrudan doğruya, yani doğal ayıklanmanın dönemeçlerinden(!) geçmeksizin, DNA’nın içine kaydetmeye imkan verecek her hangi bir moleküler mekanizma yoktur. Böyle bir mekanizmanın kuramsal olarak imkansız olmasından değildir bu. Sadece varolmaması yüzündendir.”
 

 Peki ama nedir o halde “imkan dahilinde olmak”?