Kryon’dan benden ortaya karışık holografik esintiler

Birlikte, yalnız olduğumuzdan daha zekiyiz. Ve her birimiz, kendi dönüşümümüzden sorumluyuz.

*

Bir nesil ölür,bir diğeri doğar ve hepsi,anne ve babalarının nefret ettiği insanlardan,şeylerden nefret ederler.Sonuçta hiçbişey değişmez.

*

Tek gereken yalnızca BİR İNSANın bir adım atması ve nefretii sürekli kılmayacak bir bilinç yaratmasıdır.Daha önce yapıld, yine yapılabilir!

*

Bir ben var benden içeri, benden iyi; geçmişten gelen geleceğin temsilcisi.

*

Sen bi yol inşa edersen ve bazı insanlar o yolda yürürlerse, onları sen mi yürütmüş olursun? Hayır sen sadece yolu yaptın, üzerinde yürüme kararını onlar verirler.
“Peki ya üzerinde bir kişi bile yürümezse, ne hissedersin?”
“Bilmem sanırım başıma hiç gelmedi, er ya da geç bi kişi yürümüştür. Aslında bu olasılığı hiç düşünmemiştim! Başıma gelmeden bilemem, sanki şu an farketmez gibi geliyor; çünkü ben yol inşa etmekten zevk alıyorum.”

*

Zaman içinde merhamet duygusu hızla artar, bu değişmekte olan bilincin bir parçasıdır. Geçmişteki üstadların ortak özelliği merhametti.

*

Bazen potansiyeller öyle barizdir ki kendilerini yanıtlar gelmeden önce belli ederler! (soruyu kim sordu? Ona bunu sormasını kim söyledi ya da hangi şey gerektirdi, ona iyi bakın!)

*

Şiddet, şiddete karşı çare değil körük olur ancak. Ülkemize ve gezegenimize daha çok merhamet gerekiyor.

*

Entegral Bakış

Eski/Yeni Dünya -9

Bilincin, natürel enerjinin bir sapması olduğunu söylemekle başlayacağım. RA Bilgilerinde, bizim sistemimizin natürel enerjisinin sevgi olduğundan bahsedilmişti. Sonrasında bu akıştan sapmalar, alt sapmalar oluştu. Sapma kelimesinin kültürümüzde hoş bir anlamı olduğunu sanmıyorum. TDK’nın “Sapma” için fizik terimleri dışında verdiği tanım şöyle: İşlemlerin olağan sırasını bozarak, denetimi, adresi belirtilen bir işleme geçiren herhangi bir komut. İşte bizim bilinçlilik hali dediğimiz bireysel bilince geçiş, bu anlamda bir sapınç; ancak bunun, ne amaçlı bir edim (tarifteki gibi), ne de yanlışlık olduğunu söyleyebilecek konumda olduğumuzu sanmıyorum. Ben, kişisel olarak, bu sapmanın olduğunu kabul ettiğim yerden sonraki gelişmelere ve sonuçlara bakma yanlısıyım.

Öncelikle entegral kelimesine ne anlamlar yüklemiş olduğumuza bakalım (Bir an Spinoza geldi aklıma, belki de kendi izini sürerken kavramları açıklamanın gereğine sadık bir bağlılık gösterdiği için onu andım.):

Entegral: kelime bütünleme, bir araya getirmek, birleşmek, birleştirmek, kapsamak anlamına gelir. Aynılık anlamında değil, renkleri, gökkuşağı renkli insanların zikzaklarını, bütün harika farklılıkları tekdüze hale getirmek anlamında değil, genelde Kozmos anlamındadır. Sanata, ahlaka, bilime ve dine meşru bir yer veren daha kapsamlı bir bakış edinmek ve bunların hepsini Kozmik kekin sevilen dilimleri haline indirgemeye çalışmamaktır.

Bu tarif, Ken Wilber’e ait ve bana tamamıyla uygun geldiği için aynen tekrar etmekte sakınca görmüyorum. Oldukça keskin mesajlarla dolu bu tanımı biraz açmaya çalışmakla başlayabiliriz belki.

Entegral bakış nedir ne değildir:

  1. Aynılık değildir. Örneğin yakın tarihteki bir bütünleşme birleşme denemesi olan komünist sistem, bireylerini aslında amaçlamadığı halde aynılığa itmiş olduğu için entegral değildir. Yine bir başka sistem faşizm, aynı hatayı hem amaçlı hem de daha keskin yöntemlerle tekrarlamıştı. Geriye kalan ve son yüzyıla damgasını vuran Kapitalizm ise, aynılık hatasını ustaca gizlediği için halen borusunu öttürmeye devam edebilmekte. Kapitalizm sözde bireysel özgürlükleri desteklediği ve buna sınırsız alan tanıdığı söylemiyle yola çıkar. Ancak bireylerinin bilinçaltlarını her türlü yöntemle yıkayıp, onlara ne istemeleri ve ne hissetmeleri gerektiğini önceden yerleştirmek suretiyle onları aynılaştırır. Tekdüzeliğin olduğu yerde entegral bakış yeşeremez. Son dönemde bazı sosyalist denemeler haricinde (ya da küçük topluluklar bile olsa var olduklarına inancımı sürdürmek dileğindeyim) entegralin anlamına yaklaşmak mümkün olamamıştır.
  2. Her şeye daha kapsamlı bir bakış edinmektir. Şüphesiz daha kapsamlı bir bakış edinebilmek için farklılıklara sıcak bakılabiliyor olması gerekir, hatta teşvik edilmiş bile olmalıdırlar. Aslında bu konu Psikoloji Biliminde kabul görmüş iyileşmenin beş aşamasını gerçekten andırıyor. Tabi ben buna iyileşme yerine, dönüşüm için gerekli alacakaranlık dönemi demeyi tercih edebilirim. Bu süreç beş aşamadan oluşuyor:

Denial – İnkar

Anger – Öfke

Bargaining – Pazarlık

Depression – Bunalım

Acceptance – Kabullenme

Gerçi şu andaki tutumuyla her türlü iyileştirme hareketinin “mükemmelleşme” baskısından oluştuğunu düşünsem de, yukarıdaki süreçler ortalama insan için hakikaten geçerli gibi görünüyor.
Bir sosyolog değilsem de gözlemlediğim kadarıyla toplumlar için de bu aşamaların aynen işlediğini sanıyorum. Sanırım şöyle başlıyor: Önce benim gibi olmayan, bana hiç benzemeyen toplumları görmezden geliyorum. Burnumun ucuna getirilip gözüme bile sokulsa onlar için başka bahaneler ve açıklamalar getiriyorum. Sonra bu durum öylesine baskınlaşıyor ki öfkeleniyorum ve “başka türlü” olduklarını iddia eden toplumlara savaş açıyorum. Onları yok edip önceki inkâr konumuma dönmek istiyorum. Fakat bu mümkün olmayınca bu kez pazarlık etmeye razı oluyorum. Bu bir ricat başlangıcı oluyor. Onların varlığını kısmen bana benzemeleri (buna razı olmaları) şartıyla kabul etmeye hazırlanıyorum. Ancak bu süreç öylesine acılı ve uzun oluyor ki sonunda bunalıma düşüyorum (Amerika’yı oldukça çağrıştıran bir kompozisyon). Bu ilk kez kendi varlığımdan şüphe ettiğim, kendimi beğenmeme ihtimalimin kapıya dayanması anı oluyor. Bu ise yıkıcı ve yere çökertici bir durum. Böylece ölmeye hazırlanıyorum. Sonunda başkalarının da (benden tamamen farklı olsalar bile) varlığını kabul ediyorum. Bu aslında yeni bir benin doğmuş olduğunu gösteriyor.

Tabi kabul etmek yeterli değil, örneğin Avrupa ülkeleri bu aşamada gibi görünüyorlar. Ne için yeterli değil? Entegral bakış için yeterli değil. Çünkü zorunluluktan kabul ettiğim bir durum içindeyim. Diğer toplulukları gerçekten merak etmiyorum, onların varlığını kendi varlığımın garantisi gibi göremiyorum henüz. Bu kez öğretmenliğe soyunuyorum, “bakın arkadaşlar, varlığınız iyidir- hoştur, kabulümdür ama seninle birleşip bütünleşebilmek için sana yanlış yaptığın şeyleri göstermeli ve onları nasıl düzeltebileceğini öğretmeliyim!” Diyorum.

Oysa Dualitik dünyamızda her şeyin kendi tersiyle görünür olduğunu “felsefe kitaplarından” çıkarıp gündelik yaşamımıza getirdiğimizde köklü bir dönüşüme uğrayacağımızı hissediyorum. Örneğin “öğretme” kavramı öğrenmenin karşıtı olarak, bir bütün şeklinde vardırlar. Bu durumu bazen şöyle anladığımızı görüyorum: “A işini ben biliyorum bunu öğretiyorum, tabi benim bilmediğim F işini de başkasından öğreniyorum”. İşte ben prosedürün böyle işlediğini düşünmüyorum. Her ne ise o araç, öğretilirken öğreniliyor, öğrenilirken öğretiliyor. Bu birbirinden ayrılamaz bir bütün. Yeni dünya’da öğretmen ve öğrenci kelimelerini birleştiren yeni bir sözcük türetilmesini öneriyorum. Bunlar ayrı kişi oldukça eğitimden söz etmek mümkün olmayacak bana göre. Kelimelere takıldığım için değil, kelimelerin bizi olayın özünden uzaklaştırma potansiyelini bildiğimden yapıyorum bu öneriyi.

İşte şimdilik bu aşamadayız. Tabi ki bu bir süreç, diğerleri nasıl geçildiyse bu da geçilecektir; fakat geçilip bitirilecek bişey de değil bu durum. Bu aşamaların hepsi bilinç oldukça mevcut olacaklar. Onlar kıpırdamadan yerinde duran birer koridor, biz insanlar “aşama koridorlarında” dolaşıp duracağız.

  1. Kozmos anlamındadır.

-devam edecek-

Eski/Yeni Dünya -4

Çarşı her şeye karşı demezseniz, “düşünüyorum öyleyse varım” önerisine ilk duyduğumdan beri karşıyım. Aslında çocukken ve büyürken de buna benzer uyarılarla karşılaştık; “düşünmeden hareket etme!” gibi. Bu ve benzeri harekete geçmeyi zorlaştırıcı tedbirler, zaman içinde doğal refleksimiz halini aldı ve biz sadece düşünen ve konuşanlar olduk. Hareket yok, dinleme yok! Bildiğiniz gibi biz insanların üç besin maddesi var; su/yemek ve izlenimler. Daha sonra bahsedeceğim insanın merkezleri konusu da besinlerimizle son derece alakalı. Üst merkezlerle temasa geçebilmek inceltilmiş(kaba karşıtı olarak) besin tüketimi ile sağlanabiliyor. Özellikle biz şehir insanının su ve yiyecek konusunda seçim şansı çok düşük olsa da “izlenim” kısmı için aynı şeyi söyleyemeyeceğim. İnceltilmiş izlenimlerle beslenmeyi başarabiliriz bence.

İnsanın su ve yiyecek hatta hava olmadan yaşamaya devam edebileceği süreler var, ancak izlenim olmadan bir saniye dahi yaşayamadığımızı biliyor muydunuz? Örneğin uykuya geçtiğimizde bile izlenim araçlarının bir veya birkaçı halen işliyor durumda, buna rağmen bilincimizi kaybediyoruz, bu sebeple eskiler uykuya küçük ölüm demişlerdi. Düşüncenin mekânı zihin, yani sanal belleğimiz korkunç bir bombardıman altında. Daha önce böylesi bir taarruz sanırım hiç olmamıştı. Bizim olmayan bilgiler, duyguların altında teslim bayrağını çekmemize az kaldı! Bu taarruzu durdurmak da büyük ölçüde elimizde ve yollarını herkes bilir aslında.

Duygu&His ve hatta sezgi&içgüdü kelimelerimiz daha da karmaşık. Hepsini birbirinin yerine kullanır gibiyiz. Zaten TDK bile duygu ile his’i aynı kabul etmiş ve şöyle tanımlamış: “Belirli nesne, olay veya bireylerin insanın iç dünyasında uyandırdığı izlenim ya da Nesneleri veya olayları ahlaki ve estetik yönden değerlendirme yeteneği.” Bu tanımdan da anlaşılacağı gibi duygu doğrudan bedenimizden gelen bir tepki değil, zihin aracılığı ile oluşturulan yalancı bir his. Bu yalancı hislere bel bağlayıp ne çok yanıp yakıldığımız durum olduğunu yıllardır gözlemliyorum. Belki de eski öğretilerde “duygu”nun küçük görülmesinin esas sebebi bu olmuştur. Duygu yerine düşünce ve mantık ön plana alınmaya çalışılmış, bir bakıma haklılar çünkü duygu zaten düşüncelerle oluşturulmuş yalancı his olduğuna göre bari doğrudan çıkış noktasına bakılması evladır.

Bu gerekçelerle ben “hissetmek” kelimesini “içgüdü” tanımına yakın biçimde kullanmayı tercih ediyorum. Bakınız içgüdü için TDK ne demiş: “ Bir canlı türünün bütün bireylerinde akıl ve düşünceden bağımsız olarak doğuştan gelen bilinçsiz her türlü hareket ve davranış, insiyak, sevkıtabii.”

Sezgi ise bu üçünden tamamen farklı bir konuma sahip, TDK’nın tanımı şöyle: “Gerçeğin deneye veya akla vurmadan doğrudan doğruya kavranması.” Tanımdan da anlaşıldığı gibi sezgi, insanın kendine ben dediği akıl ya da düşünce veya beden’den farklı bir yer ile temastan elde ediliyor, en belirgin özelliği ise; “doğruluğundan şüphe edilmiyor oluşu”

Sadece kelimeler mi karışıyor? Keşke öyle olsaydı, fakat aslında kelimeleri karıştıran enerji merkezlerimizdeki karışıklıklar, onlardan da bahsedeceğim.

“Etkili dinleme” yapamıyoruz, sanırım buna çoğu insan katılacaktır. Bunun bir görünen bir de görünmeyen sebebi var (şimdilik aklımla gelen). Görünen sebebi, zihnimizin korkunç bir karmaşa içinde gürültü çıkarması. Görünmeyeni ve aslında en vahimi, “etkili dinleme” için merkezlerimizin uygun durumda çalışmıyor olması.

<

p class=”MsoNormal” style=”margin: 0cm 0cm 10pt;”>Nedir o halde merkezler? Bunları doğu bilgisinde çakralar olarak tanımlıyor olsalar da ben bize daha yakın kelimelerle ifade etmeye çalışacağım. Her merkez kendi ürettiği enerjiyi kullanarak işlevini gerçekleştiriyor.  Öncelikle alt merkezlerden başlayalım.
Bedenimizin alt bölgesinde üç tane temel merkez bulunuyor: Hareket, İçgüdü ve Seks merkezleri. Bunlar her insanın doğarken aktif olarak sahip olduğu gerçekten temel merkezler. İçgüdü pasif,  hareket merkezi ise aktif bir kuvvettir. Bunlar birbirleri ile sürekli boğuşma halinde bulunur. İkisinin de düzenli ve gerektiği gibi çalışması seks merkezinin nötralize edici etkisine bağlıdır diyebiliriz. Dünyamızda hali hazırda çoğu insanın sadece bu temel merkezler ile yaşadığını görmek zor değil.

Daha yukarıdaki iki merkez ise Duygu ve Düşünme merkezleri. Bu merkezler gerçekte faal durumda olsalardı yaşadığımız birçok karmaşaya gerek olmayacaktı. Ancak çoğu kez bu merkezler kendi enerjileri ile değil seks merkezinin enerjisinden çalarak işlev görmeye çalışırlar; çünkü seks merkezi en yüksek enerji üreten yerdir. Seks merkezinin enerjisi ile çalışan duygu ve düşünce merkezleri tüm olayları onun açısından değerlendirmek durumunda kalır. Üstelik seks merkezinin tüm enerjisini çaldıkları için onu gerçek işlevini sürdürebilecek güçten de yoksun bırakırlar. İşte böylece bedenimiz içinde her şey Arap saçına döner!

Daha üst merkezlerden söz etmiyorum bile 🙂

-devam edecek-

Eski ve Yeni Dünya-1

Eski ve yeni Dünya enerjisinden, insanlardan, çalışan sistemlerden bahsedeceğim gerçi bu zor bir iş; çünkü Dualitik ve üçlü (geçmiş-gelecek-şimdi) zaman olgusuna sahip bir lisan kullanacağım. Bu durum yazılı ifadeyi nerdeyse imkânsız kılıyor. Konuşurken de aynı lisana mahkûmuz ancak bazı avantajlarımız var; kelimeyi sarf ederken içine üflediğimiz parıltı -bunu duyabilenler için- söz konusu engeli aşmamızı sağlıyor. Yine de deneyeceğim.

Eski Dünya’da(ED) çalışan kanunlar, kabuller ve gerçekleri yadsımak adına bir çabam yok, nasıl ki Kuantum Kuramı Newton kanunlarının yanlış olduğunu göstermiyorsa, Yeni Dünya (YD) için söyleyeceklerimiz de eskisini dışlamıyor, onları içeriyor. Şimdi moda haline gelen “kapsama alanı” sözcüklerini beş yıl önce “Oyun Kuramını” yazarken sık sık kullanmıştım. İçerme/kapsama kelimelerine çok iş düşüyor, bu kelimeleri özümsemeden YD hakkında değil konuşabilmek, düşünebilmek bile mümkün değil.

Özellikle yazının icadından bu yana insan üzerinde fevkalade büyük öneme sahip olan “zihin” olgusu YD’da önemini yitiriyor; çünkü hazırlıklar tamamlandı, şimdi uygulama zamanındayız. Bu aynen sınava hazırlanmak gibiydi, yeterli süremiz vardı, gece gündüz çalıştık, öğrendik. Bazılarımız ezber yaptı, diğerleri anlamaya çalıştı. Netice itibariyle öğrencilere tavsiye edilen, sınavdan önceki gece ve sabahında artık çalışmayı bırakmak, sakinleşmek ve kendine güvenmektir. Bu sebepledir ki, dünyanın her yanında, her çeşit isim altında; ibadet, meditasyon, gevşeme, yoga, nefes gibi zihni (iç konuşmayı) devre dışı bırakacak uygulamalar hızla günlük hayatımıza girdiler.

Aslında Dünya son bikaç bin yıldır “odaklanma” diyebileceğimiz bir kavram üzerine çalışıyor ki bu işlemi eril bir aktivite olarak niteleyebiliriz. Odaklanma, bireyleşme sürecinin gerçekleştirilmesi için elzemdi.  Odaklanmanın tersi nedir diye sordum şimdi? Daha iyi bir karşılık alana kadar şimdilik buna “salıverme” diyeceğim. Odaklanılan objenin hiç önemi yoktu aslında, sanki varmış gibi kavgalar, savaşlar, zulümler yapıldı fakat aslında bu nesnelerin önemi sadece odaklanma işlevini öğrenmek için araç görevini üstlenmeleriydi bana göre. Sadece bir insanın hayatını bile ele alsak onun evrelerini incelesek, odaklanma ve salıverme işlevlerini bariz biçimde görebiliriz. Bu işlevler ne kadar da nefes alma ve vermeye benziyorlar! Bir şey dikkatimizi çektiğinde farkında olmadan nefesimizi tutarız, adeta bilinmeyen bir yerden komut gelmişçesine yaparız bunu. Kişi ister dışına, ister içine odaklansın fark etmez. Bizi odaklanmaya teşvik eden en büyük iki güç; aşk ve korkudur doğal olarak. İşte YD’ya geçerken becerilerimizi rahatça başkaları ve yeryüzü ile birleştirebilmek için “salıverme” durumunda konumlanmak işlemleri kolaylaştıracaktır. Hani iğne yapılırken ne denli salınıksanız o denli ağrısız atlatırsınız ya, aynen buna benzetiyorum.

Bir başka anlamlı ve sık kullanacağız kelime ise “evre” dir. Evreler iyi anlaşıldığında gerçekliğe, doğru ve yanlışa, iyilik ve kötülüğe takılmaz olursunuz. Bireysel, toplumsal, gezegensel ve yıldızsal olarak birbirimizden farkımız yok, her şey evrelere tabidir. “Ne oldum deme, ne olacağım de!” atasözü aslında evrelerin hayatımızdaki işlevini gayet güzel ortaya koyar fakat biz bu sözü daha çok (başkalarını da yaptığımız gibi) evreler açısından değil, ceza ve ödül açısından anlamaya yönlendirildik. Evre, bir ceza ya da ödül olarak değil fiziksel bir gereklilik, yaratımın spiral doğası gereği mevcuttur. Evreleri notalarla eşleştiren bir çok öğreti var, fakat şimdi buna girmeyeceğiz çünkü ne öğrendiysek öğrendik artık onları fazlaca didiklemek bize yarar sağlamaz.

YD ve  ED arasında en fazla karışıklığı akıl&zihin ve duygu&sezgi kelimeleri arasında yaşıyoruz. Öğretmenlerimiz tavsiyelerde bulunuyorlar ve biz onları uygulamaya çalıştığımızda hangisinin hangisi olduğunu belirlemekte yetersiz kalıyoruz.

Belki bu akşam onları biraz açabilmeye çalışabilirim. J

Geçmişin Kilidini Açmak

 Ustalık dizisi 1 – devam 6

Biz, benim şahsen ilgilendiğim bir şeyi araştıracağız. Biz, geçmişin kilitli ya da saklı potansiyellerini araştıracağız. Geçmiş, muazzam miktarlarda sevgi içerir. Geçmiş, Yeni Enerji denen bu şeyle birleşmeye çalışıyor, ama geçmişin büyük bir bölümü inanç sistemlerinde ve tarih içinde kilitli kalmış. Bu arada, tarih… tüm tarihi bir kenara atabilirsiniz, çünkü o çok lineer bir biçimde yazılmıştır. Kendi tarihinizi/geçmişinizi de (kenara atabilirsiniz). Geriye bakıyor ve diyorsunuz ki, “Sen ne söylüyorsun, Adamus, benim çok açıkça tanımlanmış bir geçmişim var, en azından bu yaşamımda.” Hiç de değil. Diyorsunuz ki, “Ama Adamus, işte tüm fotoğraflarım burada. Sana doğduğum andan bugüne kadar olanları gösterebilirim, geçmişim gayet açık tanımlanmış bir halde.” Siz kendi tarihinizin, kendi geçmişinizin yalnızca bir dilimini görüyorsunuz.

Olan şuydu, geçmişinizin potansiyelleri kilit altındaydı. Onlar saklıydı, çok, çok akıllıca saklanmışlardı, böylece bir zamanlar sahip olduğunuz gerçek kimlik yerine, şimdiki kişi olduğunuzu düşünecektiniz. Siz onları kilit altına aldınız, başkalarının kilit altına almasına izin verdiniz, ve kendinizi çok dar bir spektrumda tanımladınız. Ama bu hiç de kim olduğunuz değildir.

Geçmişe gidip onun potansiyellerinin ve onun, sizin deyiminizle, alternatif gerçekliklerinin kilidini açmak – ki bunlar hiç de alternatif değildir, çünkü gerçekten var oldular; siz yalnızca onları görmezden gelmeyi seçmiştiniz – ama geçmişe gitmek çok tehlikeli bir şeydir. Geçmişin kapılarını koruyan canavarlar ve şeytanlar var. Siz onları kısmen kendi güvenliğiniz için, kısmen de yanılsama algınız yüzünden oraya yerleştirdiniz. Biz şimdi geçmişe gidip o potansiyellerin kilidini açacağız. Bu, sizin geçmişinizi değiştirecektir. İlle de bir başkasının geçmişini değiştirmeyebilir, ama sizinkini değiştirecektir. Buna hazır mısınız? (izleyiciler karşılık verir) Hmm, koşulları bilmeden evet demeyin! (kahkahalar)

Aynada gördüğünüz kişinin ya da burada oturmakta olan kişinin, gerçekte kim olduğunuzun hiç de iyi bir temsilcisi olmadığını anlayacaksınız. Ama biz geçmişe döndükçe, görmeyi pek de istemeyeceğiniz şeyler göreceksiniz – tabii şimdiye kadar olduğunuz insan gözüyle bakıldığında. Başka bir deyişle, siz bir yıl önce ya da iki yıl önce buna hazır değildiniz, ama şimdi buna hazırsınız.

Ben, her günün ve her gecenin her ânı sizinle olacağım. Bu, tek tek her birinize verdiğim sözdür. Ben hep orada olacağım.

Benimle birlikte çalışan bir varlıklar grubu var; şimdilerde Dünya’ya geri gelen ve bizim bağlı olduğumuz Yükselmiş Üstatlar var; sürekli bağlantı ve iletişim kurduğumuz veçheleriniz var. Ben yolun her adımında sizinle olacağım. Benden bunu sizin yerinize  gerçekleştirmemi istemeyin, benden yanıtı istemeyin, ama ben sizinle olacağım, sizi onurlandırarak.

Benden kaçıp saklanmayın, ama bunu yapacağınızı biliyorum. Kendinizden ve eylemlerinizden öylesine utanacağınız zamanlar olacak ki, benim orada olmamış olmamı isteyeceksiniz. Sanki ben yokmuşum gibi davranacaksınız, ve ben de bu yüzden sizin için orada olmayacağım. Ama kendim için olacağım. (kahkahalar)

Sevgili Şambra, biz geçmişe, aslında, geleceğimizi keşfetmek için gideceğiz. Biz çok dinamik, sevgi dolu, ama bazen de korkutucu bir enerjinin kilidini açmak için geçmişe gideceğiz ki, tanımların içinde sıkışıp kalmayın, kendi kristalinizin içinde tutsak kalmayın. Ben 100.000 yıl boyunca bir kristalin içindeydim dediğim zaman, güldünüz. Siz ne zamandır kendi kristalinizin içindesiniz biliyor musunuz? 100.000 yıldan daha uzun süredir. Kristaliniz sizin geçmişinizdir, ve siz onun içinde kilitli kaldınız. Aynı zamanda da ondan soyutlanmış haldesiniz. Biz geri gidip onu açacağız.

Ben şu anda bunu nasıl gerçekleştireceğimiz konusuna girmeyeceğim. Sınıflarımızdan birinde buna gireceğiz. Ama siz bunun ne büyük bir rahatlama olduğunu, ne çok enerjinin tıkanıp kaldığını, üzerinizde ne büyük bir ağırlık olduğunu anlayacaksınız. Sanki tüm bu zaman boyunca toprağın altında gömülüymüşünüz gibi. Geçmişe gidip de onun her bir parçasının kilidini açtığınızda, şimdiki zaman değişir. Geçmiş değişir. Tarihinizin gidişatı değişir. Herşey değişir. Kendinizle ilgili öyle şeyler keşfedeceksiniz ki, şaşıp kalacaksınız.

Adamus