Zaman, yaptıklarımızla yapmadıklarımız arasında uzanır.
Eğer cümleye dikkatle bakarsanız bazıları için zaman olmadığını ama çoğunluğumuz için zaman metaforunun gayet ciddi şekilde var olduğunu görebiliriz. Şimdi bu önermenin(aniden geldi) gerekçelerini anla(t)maya çalışacağım.
Yaptıklarımız; deneyimlerimiz anlamında kullandığım bir edim. Sonuçları ya da sebepleri dikkate almaksızın yapıp ettiklerimizin tümü. Dikkat ederseniz “geçmiş zamanı” imliyor.
Yapmadıklarımız ise, zihnimize bir yolla erişmiş isteklerimizi gösteriyor, bunlar henüz yapılmamışlar. Şimdi belki siz bunun da gelecek zamanı imlediğini düşündünüz. Fakat hayır ben yapmadıklarımızın da geçmiş zamanda olduklarını söylüyorum. Nedeni açık değil mi? İstek ya da niyetlilik hali geldiği anda uygulamaya konulmamış ve onlar için beyinde bir kutucuk açılmış üstüne “henüz yapılmayanlar” yazılmış! İşte bu işlem, günümüz insanının tamamıyla geçmişte yaşadığının ispatıdır. Fakat o bunu kabullenmektense, henüz yapmadıklarını “gelecek” isminde metaforik bir vagona yükler. Böylece zaman olgusunu var eder. Farkında olmadığı ise geçmiş ve gelecek arasında bir şimdinin olmadığıdır!
Zaman icad edilerek şu an öldürülmüştür.
Peki böyle geçmişte yaşayanlar güruhu haline nasıl getirildik?
Sanırım yazının icadı bu işlemi ya başlattı ya da en büyük destekleyeni oldu. Her ne kadar bu fikre gözlemlerim neticesinde varmış olsam da güneşin altında yeni bi şey söyleyemiyoruz. Bu anlam Claude Levi-Strauss’un tanımıyla iyice açığa çıkıyor: “… yazılı iletişimin birincil işlevi köleliği kolaylaştırmaktır.”
Bu tür kayıtlar aracılığı ile, şehrin hükümdarları birden fazla yaşam sürdüler: Bir kez hayattayken sonrasında ise anıtlar ve yazıtlarda, kaydedilmiş olaylar yoluyla insanların zihinlerinde taklit edilecek modeller, tehlike karşısında uyarıcılar ve başarıya teşvik edici unsurlar olarak başka bir zamanda tekrar tekrar yaşıyorlar. Aslında kaydedilmiş yaşam sık sık yaşanan yaşamdan daha önemli olmaya başladı!
Yazılı iletişime ve iyileştirmeye inanmayan bilgeler de var. Onlar her ne oluyorsa şu an oluyor’un bilincinde idiler. Fakat onların öğrencileri yine de yazdılar, ünlü öğretiler, tek tanrılı dinler hep böyle var oldu. Öğretinin birinci elden aktarıcıları bu duruma memnunlar mı bulundukları yerde bilmiyorum. Sanırım kişisel kaygılar ve önemlilik hisseden biriyse memnundur, değilse çok çok üzülüyorlardır! Bu konuyu Richard Bach iki kitabında köklüce ele almıştı, bilirsiniz; ilki Mavi tüy-Gönülsüz Mesih ve diğeri BİR.
Az önce terastan dışarı doğru sabaha bakarken fark ettim de; buralarda hiç kurt yok ya da bir panter veya dağ aslanı yok, çevremiz köpekler ve kedilerle dolu! Metaforik olarak değerlendirecek olursak şehirler doğallığını kaybederek evcilleşmiş, köleliği çağdaşlık kılıfıyla gizlenmiş, içi nevrozlar kaynaşan insanlarla dolu.
Bu sebepledir ki “ölmeden önce yapacağınız yüz-lerce şey” isimli kitaplar yazılıp best seller olmaktadır. Henüz yapmadıklarınız tuzağınız oldu ey insanlar. Yunus ne diyor; fakılık oldu sana fak!
Kutsal üçlünün sonu geldi. Kulak verin bana, üçü oldu BİR!
sa