Oyun ya da Tonal

Oyunların kendiliğinden bir sonu olduğunu sanmıyorum. Oyun sonu ancak kullanıcının iradesi ile devreye girebiliyor.
Bu durumda biz aslında bir hedefe doğru ilerliyoruz ama bu oyunların sonu değil teknik olarak, oyundan çıkma kararı verebilecek iradeye, erkeye sahip olma hedefine gidiyoruz. sa

**

Tüm OYUN evrenlerinin ana maddesi BİRdir.
OYUN içinde olanların BİRe dair bütün akıl yürütmeleri EKSİKtir.
BİR hakkında getirilen her tanım, OYUN’un içine düşer.
Her şeyin ilk sebebi BİRdir; ancak BİR sebepsizdir.

(Oyun Kuramı-sa)

Oyun Kuramında bahsi geçen BİR, hiçlik ve tamlığa denk gelebilen, kendini bilmeyen ancak tüm bilişlerin potansiyeli olan anlamında olup, kuantum fiziğindeki “sınırsız potansiyeller denizi” olgusuyla benzeşir.

**

OYUN içindeki canlı cansız isimlendirilmiş varlıklar, birbirleriyle ve kendilerinin geçmiş ve gelecekleriyle her an iletişim halindedir.(Oyun Kuramı)
Bu cümlenin açılımından anladığım; isim verilmişler, kendi aralarında tıpkı örümcek ağı ya da bir kilimin dokunması işlemi gibi, paraleller ve meridyenler arası ilişki ile aslında bir rüya dokumaktalar.

Varsayalım bir rüya/dokuma öğretmeni ve onun öğrencileri bir dokuma tezgahının başında biraraya gelmişler. Öğretmen telebelere (talep edenlere), dokumanın yöntemini göstermektedir; ancak mekanizmayı gösterirken uygulama yapılır ve o esnada ortaya bir desen de çıkar mecburen. Öğretmen belki bu örnek deseni hedeflemiştir (kolay olduğu için veya kendisi sevdiği için veya alışkanlıktan) veya tamemen hedefsizce ortaya bir halı/rüya çıkmıştır. Orada bu uygulamaya şahit olan öğrenciler ortaya çıkan bu halınınn deseni ile ilgili değillerdir, onlar öğretmenlerinin kendilerine yöntem gösterdiğinin farkındalar.
Ancak zaman geçip Dokuma öğretmeni ebediyete karıştığında, öğrencilerin yetiştirdiği öğrenciler ve onların öğrencileri, yöntem öğrettiklerini unutup ilk ustanın uygulama halısının desenini öğretmeye başlarlar. Böylece araç sehven amaç olur ve insanlar, basit bir işlemi karmaşık şekilde ve üstelik yanlış yere kutsallık atfederek çözmeye çalışır hale gelir.

Zaman, yaptıklarımızla yapmadıklarımız arasında uzanır.

Zaman, yaptıklarımızla yapmadıklarımız arasında uzanır.

Eğer cümleye dikkatle bakarsanız bazıları için zaman olmadığını ama çoğunluğumuz için zaman metaforunun gayet ciddi şekilde var olduğunu görebiliriz. Şimdi bu önermenin(aniden geldi) gerekçelerini anla(t)maya çalışacağım.

Yaptıklarımız; deneyimlerimiz anlamında kullandığım bir edim. Sonuçları ya da sebepleri dikkate almaksızın yapıp ettiklerimizin tümü. Dikkat ederseniz “geçmiş zamanı” imliyor.

Yapmadıklarımız ise, zihnimize bir yolla erişmiş isteklerimizi gösteriyor, bunlar henüz yapılmamışlar. Şimdi belki siz bunun da gelecek zamanı imlediğini düşündünüz. Fakat hayır ben yapmadıklarımızın da geçmiş zamanda olduklarını söylüyorum. Nedeni açık değil mi? İstek ya da niyetlilik hali geldiği anda uygulamaya konulmamış ve onlar için beyinde bir kutucuk açılmış üstüne “henüz yapılmayanlar” yazılmış! İşte bu işlem, günümüz insanının tamamıyla geçmişte yaşadığının ispatıdır. Fakat o bunu kabullenmektense, henüz yapmadıklarını “gelecek” isminde metaforik bir vagona yükler. Böylece zaman olgusunu var eder. Farkında olmadığı ise geçmiş ve gelecek arasında bir şimdinin olmadığıdır!

Zaman icad edilerek şu an öldürülmüştür.

Peki böyle geçmişte yaşayanlar güruhu haline nasıl getirildik?

Sanırım yazının icadı bu işlemi ya başlattı ya da en büyük destekleyeni oldu. Her ne kadar bu fikre gözlemlerim neticesinde varmış olsam da güneşin altında yeni bi şey söyleyemiyoruz. Bu anlam Claude Levi-Strauss’un tanımıyla iyice açığa çıkıyor: “… yazılı iletişimin birincil işlevi köleliği kolaylaştırmaktır.”

Bu tür kayıtlar aracılığı ile, şehrin hükümdarları birden fazla yaşam sürdüler: Bir kez hayattayken sonrasında ise anıtlar ve yazıtlarda, kaydedilmiş olaylar yoluyla insanların zihinlerinde taklit edilecek modeller, tehlike karşısında uyarıcılar ve başarıya teşvik edici unsurlar olarak başka bir zamanda tekrar tekrar yaşıyorlar. Aslında kaydedilmiş yaşam sık sık yaşanan yaşamdan daha önemli olmaya başladı!

Yazılı iletişime ve iyileştirmeye inanmayan bilgeler de var. Onlar her ne oluyorsa şu an oluyor’un bilincinde idiler. Fakat onların öğrencileri yine de yazdılar, ünlü öğretiler, tek tanrılı dinler hep böyle var oldu.  Öğretinin birinci elden aktarıcıları bu duruma memnunlar mı bulundukları yerde bilmiyorum. Sanırım kişisel kaygılar ve önemlilik hisseden biriyse memnundur, değilse çok çok üzülüyorlardır! Bu konuyu Richard Bach iki kitabında köklüce ele almıştı, bilirsiniz; ilki Mavi tüy-Gönülsüz Mesih ve diğeri BİR.

Az önce terastan dışarı doğru sabaha bakarken fark ettim de; buralarda hiç kurt yok ya da bir panter veya dağ aslanı yok, çevremiz köpekler ve kedilerle dolu! Metaforik olarak değerlendirecek olursak şehirler doğallığını kaybederek evcilleşmiş, köleliği çağdaşlık kılıfıyla gizlenmiş, içi nevrozlar kaynaşan insanlarla dolu.

Bu sebepledir ki “ölmeden önce yapacağınız yüz-lerce şey” isimli kitaplar yazılıp best seller olmaktadır. Henüz yapmadıklarınız tuzağınız oldu ey insanlar. Yunus ne diyor; fakılık oldu sana fak!

Kutsal üçlünün sonu geldi. Kulak verin bana, üçü oldu BİR!

sa

Altın Sayfalar

Kaba kumaştan kahverengi bir entari giymiş yaşlı bir adam, küçük bir kamp ateşine doğru eğilmişti. Arkasındaki kayalarda sarı-beyaz alevlerin ışığı oynaşmaktaydı. İki kişi yaşlı adama yaklaştı. Bunlar Richard Bach ve karısı Leslie idi. Adamın elinde alevli güneş renginde bir değnek tutmakta olduğunu fark ettiler. Işığı öyle parlaktı ki…
“…devraldığın gibi bir dünya devretmeyeceksin” diye bir ses geldi ışıktan. Derken bir anda yok oldu ışık. Bulunduğu yerde bir deste altın sayfa belirdi. Görkemli bir hattatlıkla yazılmış kutsal emirler….
İhtiyar adam sessizce diz çöktü. Gözleri kapalıydı. Yaklaşanların farkında değildi.
Leslie ilerleyerek, ışıldayan sayfaları eline aldı ve okumaya başladı:
“Siz ışığın yaratıklarısınız, ışıktan geldiniz, ışığa gideceksiniz, her adımınızda çevrenizi sonsuz varlığınızın ışığı saracak.” Bir sayfayı çevirerek okumaya devam etti Leslie. “Şu an kendi seçiminizde, kendi yarattığınız dünyadasınız. Yüreğinizden geçen doğru çıkacak, en çok neyi beğeniyorsanız öyle olacaksınız…. Karanlık görünümden korkmayın ve cesaretinizi kaybetmeyin, kötülük kılığına girenden, ölüm demek olan boş pelerinden çekinmeyin, çünkü siz bunları, mücadele edeceğiniz güçlükler olarak seçtiniz. Ruhunuzun keskin kenarını bilemek için seçtiğiniz taşlardır onlar. Sevginin gerçeğinin her zaman yanınızda olduğunu ve öğrendiğiniz şeylerle dünyanızı her an değiştirebileceğinizi bilin….”

Sayfalar birbirini izliyordu: “Siz biçimi icat eden hayatsınız. Bir odadan bir odaya gitmek için seçtiğiniz kapının aralığında ölme ihtimaliniz ne kadarsa, kılıçtan veya ileri yaştan ölme ihtimaliniz de o kadardır. Her oda size konuşacak kelime verir, her geçit söyleyebileceğiniz bir şarkıdır…”
İki kişi elyazmalarını dikkatle incelediler. Yazılarda törensel sözler yoktu. Tapınma talimatı yoktu. Düşmanları yakacak ateşler, yıkımlar istemiyor, inançsızlara felaketler dilemiyordu.
Ne tapınaklardan, ne papazlardan, ne hahamlardan, cemaatlerden, ne de bayramlardan söz ediyordu. Sevgi dolu bir iç varlığa hitaben yazılmıştı. Yalnızca ona.
“Bu fikirleri ülkede serbest bırakıp salıversek, inancın üzerindeki gücümüzün kilidini açıp sevginin gücünü zincirinden koparsak, korku ve terör yok olurdu. Bununla dünya karanlık çağdan kurtulurdu!” diye düşündü Leslie.
Yaşlı adam gözlerini açtı ve iki yabancıya baktı. “Bu kelimeler her okuyan için gerçeğin anahtarıdır. Dinleyenler için hayattır….”
“Bunlar dünyayı değiştirecek” dedi Richard. İhtiyar adam ona baktı ve “hayır” dedi. “Ama bunlar size verildi…” “Sınamak için” “Sınamak mı?” “Ben çok uzaklara yolculuklar yaptım. Bir çok inancın elyazmalarını inceledim Katay’dan kuzey ülkelerine kadar” Gözleri parladı.
” Ve bütün karmaşık incelemelerime rağmen, yine de bir şeyler öğrendim. Her büyük din bir ışıkla başlar. Ama ışığı yalnız kalpler tutabilir. Sayfalar tutamaz.”
“Ama sizin elinizde…”
“Elimdekiler kağıt” dedi yaşlı adam. “Dünyaya bu kelimeleri verirsek, ancak doğruluğunu zaten bilen insanlar anlar ve sever. Ama vermeden önce bunlara bir isim koymamız gerek. O da bunların ölümü olur.”
“Güzel bir şeye isim koyunca, ölür mü?”
“Bir şeye isim koymanın zararı yoktur. Bu fikirlere isim koymak ise bir din yaratmaktır.”
“Sevginin ışığından gelen bu sayfaları doğruca sana veriyorum Richard. Sen bunları dünyaya, burada neyin yanlış olduğunu bilmenin özlemini duyan insanlara, bu armağan geldiğinde burada bulunma ayrıcalığına sahip olmayanlara vermek istiyor musun? Yoksa bu yazıları sırf kendine mi saklamak istiyorsun?”
“Vermek istiyorum tabii”
“Peki ne diyeceksin bu armağanına?”
“Önemi var mı?”
“Sen isim koymazsan başkaları koyar. Ona Richard’ın kitabı derler.”
“Anlıyorum. Peki. Herhangi bir isimle olsa?”
“Peki sayfaları koruyacak mısın? Yoksa başkalarının onunla oynamasına, anlamadıkları yerleri değiştirmelerine, canları isteyince ona başka bir anlam vermelerine, kendi keyifleri ne isterse ona uydurmalarına izin mi vereceksin?”
“Hayır! Değişiklik yok! Bunlar ışıktan geldi, değişiklik yok!”
“Emin misin? Haklı bir nedenle bazı yerlerin değiştirilmesi yok mu? İnsanların çoğu anlamayacak, gücenecekler, mesaj açık değil diyecekler.”
“Değişiklik yok!”
“Sen kimsin ki direniyorsun?”
“Bunlar verildiğinde buradaydım ben! Ortaya çıkışlarını kendi gözlerimle gördüm!”
“Demek öyle, sen sayfaların muhafızı oldun öyle mi?”
“Benim olmam şart değil, herhangi bir kimse olabilir. Yeter ki değişiklik yapmayacaklarına söz versinler.”
“Birisi bu sayfaların muhafızı olacak illa ki, öyle mi?”
“Birisi olacak… herhalde.”
“İşte bu noktada din adamlığı başlıyor. Bir düşünce sistemini korumak için hayatını verenler, o düzenin o sistemin papazları olurlar. Oysa her yeni düzen, her yeni usul, bir değişikliktir. Ve değişiklik de dünyanın şimdiki halinin sonudur.”
“Bu sayfalar bir tehdit değil. Bunlar sevgi ve özgürlük!”
“Korkudan ve kölelikten kâr sağlayanlar Sayfalar’ın mesajından mutluluk duyacaklar mı?”
“Herhalde duymayacaklar! Ama bu ışığın kaybolmasına izin veremeyiz.”
“Işığı koruyacağına söz verir misin?”
“Elbette”
“Peki, korkudan ve kölelikten kar sağlayanlar bu ülkenin kralına, senin tehlikeli olduğuna inandırırlarsa, toplanıp elinde kılıçlarıyla senin evine gelirlerse nasıl koruyacaksın Sayfalar’ı o zaman?” “Onları başka yerlere götürür, kaçarım. Gerekirse dövüşürüm. Hayattan daha önemli ilkeler de vardır. Bazıları uğrunda ölmeye değer!”
İhtiyar adam içini çekti.
“İşte böylece Sayfalar Savaşı başlar. Zırhlar, kılıçlar, atlar, sokaklar… kan, ateş.. küçük savaşlar  olmayacaktır bunlar. Binlerce, onbinlerce gerçek inançlı kişi de sana katılacaktır.
Ama Sayfalar’da yazılanlar, gücünü karanlıktan ve korkudan alan her ülke hükümdarına meydan okuyor. Dolayısıyla onbinlerce kişi de atına atlayıp sana karşı çıkacak…”
Richard susuyordu.
“Tanınabilmek ve başkalarından ayırt edilebilmek için bir simgeye ihtiyacın olacak. Hangi simgeyi seçeceksin? ”
“Tabii ki, ışığın simgesini. Alevin simgesini.”
“Öyle olacak. Öldürdüğün binlerce karşıt kişinin yakınları Sayfalar’dan nefret edecek. Bu savaşlar olurken sayfaları kutsallaştıran kuleler kurulacak. Büyümeyi ve anlamayı izleyenler, bu sefer kendilerini yepyeni batıl inançların yükü altında bulacak, yeni sınırlamalarla karşı karşıya kalacaklar. Çanlar, simgeler, ilahiler, törenler, kurbanlar, altınlar…”
İhtiyar adam devam etti.
“Sonra sen ölünce, yani sayfaların ilk muhafızı ortadan kalkınca, senin simgelerin ortalığı dolduracak.”
“Hayır, bu olanaksız!” diye düşündü Richard. Ama olanaksız değildi… kaçınılmazdı!
“Bu Sayfalar’ı dünyaya verirsen yeni bir güçlü din çıkar, yeni bir inanç sistemi kurulur. Yeni Biz ve Onlar türer, bir grup diğerini karşısına alır. Yüz yıl geçtiğinde şu elimizde tuttuğumuz kağıt uğruna bir milyon kişi ölmüş olur. Hepsi bu kağıtlar uğruna.”
Kadın ve adam ürperdiler…
Yaşlı adam bir ateş yaktı ve ateşten aldığı dalı sayfalara yaklaştırdı.
“Hayır!” diye bağırarak kağıt destesini uzaklaştırdı Richard. “Gerçeği mi yakacaksın?”
“Gerçek yanmaz. Gerçek kendisini bulmak isteyen herkesi bekler.” dedi. “Yalnızca bu sayfalar yanar. Sizin seçiminiz. Bu sayfaların bu dünyada bir sonraki din olmasını ister miydiniz?” Gülümsedi. “Kilisenin azizlerinden olurdunuz..”

Kadın değneği yaşlı adamdan aldı, sayfalara dokundurdu…
İhtiyar adam rahatlamış gibi içini çekti. “ne kutsal gece!” dedi. “Dünyayı yeni bir dinden kurtarma fırsatı o kadar ender bir şey ki!”
“Ama ya bu sayfalara ihtiyacı olanlar?” diye sordu Richard. “Onlar nasıl öğrenecek burada yazılanları?”
“Doğruyu ve ışığı bulmak isteyen herkes kendi kendine de bulabilir” dedi Leslie. “Ben o kadar emin değilim. Bazen bir öğretmene ihtiyacımız olur.”
“Düşün ki, sen kendinin kim olduğunu, nereden geldiğini, neden burada olduğunu öğrenmeyi gerçekten ve derinden derine istiyorsun. Ve bunları öğrenene kadar dur durak bilmeyecekmiş gibi hisset kendini.”
Richard başını salladı ve öyle hayal etti. Kararlılığından asla vazgeçmeyen, öğrenmeye hevesli, kütüphanelere gidip kitapları, eski dergileri tarayan, konferans ve seminerlere giden, umutlarını ve düşüncelerini yazmak için defter tutan, meditasyon yapan, rüyalardan ve rastlantılardan gelen ipuçlarını izleyen, yabancılara soru soran biri… Bir konuyu ille öğrenmek istediğimizde yaptığımız her şey işte… “Tamam” dedi Richard.

“Şimdi… Bunu öğrenemediğini düşünebiliyor musun?”

Richard Bach’ın “Bir” kitabından alıntıdır.

Her şeyin BİR olması

Her şeyin BİR olması ne mene bir şeydir?

 

Bu durumu sadece anladığım şekilde tarif etmeye niyetleniyorum. EKSİK olacağını baştan itiraf etmemde bir sakınca yok.

 

Önce insanların nasıl BİR olduğundan başlayacağım; çünkü en çok akla yatmaz görüneni sanırım bu husus. İnsanlar çeşit çeşit görünüyorlar ve hatta biz de zaman zaman onların doğalarının, biricik gen bütünlüğü ve çevre etkileşimleri olduğunu ve bu sebeple binbir şekil farklılık oluştuğunu ifade ediyoruz.

O zaman insanlar HEM farklı farklı, HEM de BİR nasıl oluyorlar?

Bu yalnızca “canım dokundukları iplik aynıdır, dokuma şekli farklı olabilir” şeklinde ifade edilirse sanırım yeterli olmuyor; çünkü bu sefer de insanlar “dokuma şekilleri” ile övünebilmeyi ya da başkalarını dövebilmeyi başarıyorlar.

Bunu bir örnekle izah edeceğim, lütfen bu fantastik öyküyü sakince, sanki dedeniz size uyku öncesi bir masal anlatıyormuş gibi okuyun.

 

Her insanın bir küre olduğunu düşünün ve bu kürenin üzerinin belli sayıda minik aynacıklarla kaplı olduğunu ve bu aynacıkların karanlık olduğunu varsayın. Bu minik aynacıklar her insanda aynı ve eşit sayıdadır. Yani bu durumda bu küreler birbirinin aynıdır.

Her küre dünyaya gelirken DOĞA tarafından bir BONUS ile ödüllendirilir. Bu ödül şudur; bu aynalardan oniki tanesi (sayı atmasyondur) ışıklandırılmış olur. Fakat her kürenin farklı yerlerindeki farklı oniki aynası aydınlıktır.

Böylece insan hayata karanlıkta başlamaz, kendisine başlangıç puanı verilmiştir.

Aynı yerdeki aynaları aydınlatılmış insanlar arasında tabiidir ki bir tanıma duygusu, sempati oluşur.

Kendisinde diyelim A/F/Z aynaları ışıklı olan küre, başkasında R/N/C aynalarının ışıklı olduğunu gördüğünde irkilir ve onu reddetme/yanlışlama/kötüleme gayreti içine girer. Çünkü kendini AFZ zannetmekte ve her kürenin de böyle olmasını istemektedir.

 

Küre hayat içinde büyürken bazı olaylar (AŞK, sarsıcı büyük acılar gibi) nedeniyle başka kürede aydınlanmış O ve S aynasının kendinde de olduğunu fark eder. Bu farkındalık derhal onun yeni iki aynasını aydınlatır. Böylece 12 aydınlık aynası olan diyelim AFZ… serisi, AFZ…OS haline gelir.

 

AFZ den başlayan (diyelim) 12 aynasını bilmek de zaten bir merhaledir. Yaşadığı sürece bunu bilememiş olanların sayısı azımsanmayacak kadar çok. Fakat insan kendi dizisini bildiğinde geri kalanı henüz bilemez; çünkü 12 küçük ayna bütün karanlığın sınırlarını henüz çizmemiştir.

 

Çok çok eski zamanlarda olsaydınız (haberleşme yok) ve diyelim Eskişehirde doğup büyüseydiniz, buradan hiç bir yere gitmeseydiniz Akdeniz sizin için bilinir olur muydu?

Oysa Antalya aynasını, sicilya aynasını ve fas aynasını aydınlattığınızda ortada karanlık bir bölge olduğu artık sizin için bilinir.

Bu hiç bir zaman katil olmadığınız halde katil olma olabilirliğinin sizde belirginleşmesidir. Ve böylece bir katille, hırsızla hatta Hitler’le BİR olduğunuzu anlarsınız.

 

Kürelerin kendini bilmekte gayretleri eşit olmadığından fırsatları da eşit olmayacaktır. Bu sebeple her küre hayatı içinde 12 aydınlık aynasına eşit sayıda aydınlık ayna ekleyemez. Zaten ekledikleri de farklı farklı olduğundan, küreler doğarken farklı gibi görünürken ölürken de hala farklı görünecektir bu da doğaldır; çünkü kimse karanlık aynaları bilmez.

 

Bir kürenin bütün aynalarının aydınlık hale gelmesi pek alışıldık bir durum değil. Sadece şunu varsayabilirim o takdirde küre bir IŞIK topu haline gelir ki bu artık asla ondan alınamayacak yuvaya dönüş biletidir.

 

Bunun örneğini ben görmedim, yalnızca bilgelik tarihinde böyle insanlar olduğuna dair sezgilerim var.

 

Bir diğer ve bence çok önemli aşama ise şudur:

Bazı küreler hayatlarında öyle çok aynayı aydınlatırlar ki, aydınlık bölümler, karanlık aynaları çerçeveleyecek şekilde öyle bir dağılır ki hala karanlık duran aynalar da bilinir hale gelir!

Şöyle örnekleyelim; Diyelim küre doğduğunda üstünde İstanbul, Honolulu, AlmaAta, Erzincan… aynaları aydınlatılmış olsun. Diğer her yer karanlıktır. Bu kişi hayatı boyunca öyle çok ayna aydınlatmayı başarır ki, kıtalar tarafından çevrelenmiş OKYANUSU yani bizim deyimimizle “hala karanlık aynalar” bölgesinin varlığını ANLAR.

Bu durumdaki kişi her  şeyin BİR olduğunu artık bilir. Fakat bir ışık topuna dönüşmemiştir.

 

Diyelim ki kürede toplam ayna sayısı X olsun.

 

X sayıda aynanın hepsinin yanması Işığın yuvaya dönüşüdür.

Fakat yukarıda açıklamaya çalıştığım gibi aydınlatılmış aynalar öyle iyi ve akıllıca konumlanmış olur ki X/4 aynanın aydınlatılması bile karanlığı çevreleyerek varlığını BİLDİRİr.

 

Herkes herkesin ne olduğunu bir bakışta ŞIP diye görür. İnsan yalnızca kendisini göremeyecek kadar kibirli maalesef.

 

“şu an” dan kopmuş ve simgeler/düşünceler yolu ile yaşamaya başlamış insanların yukarıdaki aşamalardan geçmesi bir zorunluluk haline gelmiştir.

Dışımızdaki dünya aslında zihnimizdedir ve oradan yansıtılır. Milyarlarca insan tarafından yüzbinlerce yıldır yansıtılan bu görüntüyü artık “gerçek” kabul etmek zorundayız. Zihin imgeler çöplüğüdür.

BEN dediğimiz algımızın, zihnimizdekiler olduğu yanılgısı en büyük açmazımız olur.

Oysa BEN algısı TEKtir.

Kendini zihnindekiler zannederek ayrıştırır ve isim koyar; Ayşe, Mehmet, Sibel gibi…

Ayrıştırma anlamanın bir yolu olmakla birlikte eğer bunu ifrata vardırırsanız sonu tımarhanede biter. Ve çok sayıda küre bunu yaparsa bu dünya da böyle sonsuza kadar OYUNu geveler.

Çok yaklaştığınız objenin çekim alanı sizi yutar; çünkü o obje yüzbinlerce yıldır sayılmayacak kadar çok insanın enerjisini içinde barındırmaktadır. Bir kişinin enerjisi bunun yanında hiç kalır. Kuvvetli olan zayıfı yutar; Oyunun en gözde kuralı budur.

 

İnsanın ayrılıkçı zihniyeti, kendini biricik ve özel kılma zavallı girişimlerini açıkça gösteriyor.

Ayrılıkçı zihniyetler hep özel zümreler  yaratma peşindedir. İyi diye tanımlanmış bütün özellikleri kapsamaya geri kalanını ise dışlamaya çalışırlar. Böylece OYUN’un sonsuza kadar sürmesini garantilemiş olurlar.

Öyle ya da böyle…

 

Oyuna nasıl girildiyse aynı yoldan dışarı çıkılır. Kapı TEKtir.

 

Oyunun içindeki “seviyeler” ise çoktur, alt alt, üst üst sayısız basamaklar…

 

 Başka insanlarla anlaşamama nedenimiz, onu kendimizden farklı bulmamız ve var gücümüzle ayrı ve özel biri olma isteğimiz olabilir.

 

Aslında biz kendimizi bildiğimiz kişi değiliz!

 

Biz zihnimizde var olan şeyler de değiliz.

 

Zihnimizdeki her hangi bir şeyi kaybetmek ya da onun yanlışlanabileceği ihtimali bizi çılgına çeviriyor; çünkü benliğimizi kaybetmekten korkuyoruz.

 

Yanılgı içindeyiz.

 

Kaybetmekten korktuğumuz o şey değiliz.

 

Ortaköy-2004

 

<

p class=”MsoNormal” style=”margin: 0cm 0cm 0pt;”>

Çalışmanın tamamı için Bakınız: OYUN Kuramı-  https://blog.sonsuz.us/?p=187