Rüyalar- Akşam Gazetesi

AKŞAM | CUMARTESI | 23 OCAK 2010, CUMARTESİ

Rüyalarınızı çözerek bilinçaltınızı rahatlatın

Gördüğümüz ilginç bir rüyayı yorumlatmak, o rüyanın mesajlarını keşfetmek isteriz.  Biyoenerji uzmanı ve rüya analisti Sibel Atasoy, 0-6 yaş arasında şekillenen bilinçaltımızın rüyalarımızla verdiği mesajları anlamanın yollarını öğretiyor. Bu yöntem kişisel farkındalığı artırıyor.


Uzun yıllar finans sektöründe üst düzey yönetici olarak çalıştıktan sonra bir anda sahip olduğu her şeyi bırakıp Fethiye’de bir adada yaşamaya karar veriyor Sibel Atasoy. Orada hem kendini dinliyor hem de düşünmek için bol bol vakti oluyor. Doğal yaşamla kucaklaşma ve sessizleşme dönemi olarak adlandırdığı bu süreç 7 yıl sürüyor ve bu arada birkaç tane kitap yazıyor. Ardından İstanbul’a dönüyor. Bir arkadaşının vasıtasıyla rüya analizi yapmayı öğreniyor, biyoenerji alanında çalışıyor… Biz, onunla rüya analizi ile ilgili yaptığı çalışmalar nedeniyle bir araya geldik. Ve her zaman ilgi duyulan rüyalar dünyasına yolculuğa çıktık.

– Rüyalarla ilgilenmeye ne zaman başladınız?
Felsefe kulübüne devam eden bir arkadaşım vardı, ben de fırsat buldukça onunla toplantılara katılıyordum. Orada rüya analizleri de  yapılıyordu. O yöntem ilgimi çekmişti; onu öğrendim. İstanbul’da yaşamaya başladıktan sonra, analitik psikolojinin kurucusu Carl Gustav Jung’un takipçisi Gayle Delaney tarafından oluşturulmuş yönteme ait bir kitap buldum. 10 yıl önce ilk kez bir grup oluşturdum ve o öğrendiğim yöntemle rüyaları analiz etmeye başladık. Epeyce rüya çözdük. 

  • Ne şekilde çalışıyorsunuz?
    Niyetim rüya terapisi yapmak değil. Rüya danışmanı olmayı öğretiyorum ben. Yani bir nevi balık tutmayı… Soru sorma yöntemiyle, kişinin bilinçaltındaki simgeleriyle kendisine verdiği mesajları bulmasına yardımcı oluyorum. Bir rüyanın çözümlenmesi yarım saat ile bir saat kadar sürüyor.

HER PARASI OLAN BUDA OLAMAZ 
– Yani rüyamızda gördüğümüz herhangi bir şeyin önemi yok. Onun bize verdiği mesajın mı önemi var?

Aynen öyle. Aslında bunu kişi kendisi de bilmiyor. Simgeleri kendinin bulmasını sağlıyoruz. Bir seansta sizin bir rüyanızı çözebiliriz. İnsan psişesi (Jung ekolünde, insan kişiliğinin tümüne psişe denir) dediğimiz şeyi anlamamız lazım önce. En üstteki bilinçli alan egodur. Kişinin bildiği ne varsa hepsi egodur… Egodan dolayı kişisel bilinçaltı vardır. Kişisel bilinçaltı rüyalarımızın intibak alanıdır. İnsan doğduğu andan itibaren onu yetiştirenler tarafından kendisine öğretilen bir dünya oluşur. Kişinin bilinçli alanı yani ego, 0-6 yaş arasında ona kim bakıyorsa o kişi tarafından oluşturuluyor. Sadece kavramsal değil, fiziksel gerçeklik dediğimiz şey de böyle oluşuyor. Mutlak bir gerçeklik de değil. Ortak bir şey görmeye başlıyoruz. Bir anlamda, bildiklerimiz de kısıtlanmış oluyor. Mesela, kişi ‘maviyi severim’ diyor. Mavi olmayan şeyleri, kendisi bile farkına varmadan halının altına yani bilinçaltına süpürüyor. Burada kişisel bilinçaltı oluşuyor. Bu da zamanla sıkışmışlık oluşturuyor. Rüyaları çözümleyerek bu alanı genişletiyoruz. Bu da farkındalık sağlıyor. Bazen rüyalarda kolektif bilinçaltından gelen mesajlar olabiliyor. Rüyalarla bunları ortaya çıkartmak istiyoruz. Bu çalışma bir defada çözümlenemez. Öyle olsaydı parası olanlar hemen gidip aydınlanır, Buda olurdu. 

  • Çalışmalarınızda nasıl bir yol izliyorsunuz?
    Dokuz haftalık bir periyot var. Haftada bir gün, üç saat birlikte oluyoruz katılımcılarla. Rüyalarınızı yazıyorsunuz ve birlikte rüyalarınızı çözüyoruz. Rüyaların bize ne mesaj verdiğini bulduğumuzda ‘gerçek ayma’ oluyor. Çünkü insan her zaman kendi bulacağı bilgiyi istiyor.

– Rüya tabirleri kitapları doğru mu peki?
Hem doğru hem yanlış. Mesela ‘gelin görmek’ zenginlik demek olsun. Bu toplumsal bir bilgi ve oraya yerleşmesi binlerce yılda oluyor. Rüyalarla birtakım şeylerin analiz edilmesi İslam’da da var. Bir sözcüğün üzerine aynı anlam yüklenirse ve siz inanırsanız, zamanla o doğru haline gelir. 

RÜYA GÖRMEK ÇOK SAĞLIKLI
– Rüya yorumları genelde böyle mi yapılıyor?
Rüya analistlerinin çoğu medyum gibi çalışıyor. Aynı fala bakmak gibi. Bu doğru olsa bile o doğrunun size ne yararı olacak ki, siz bulmadınız. Bu sizin farkındalığınızı arttırmaz. 

  • Peki, çok rüya görmek kişinin bilinçaltında kabul etmediği pek çok şey olduğu anlamına mı gelir?
    Hayır, çok rüya görmek çok sıhhatli bir şey. Erkeklerin çoğu, hiç rüya görmediklerini iddia ediyor. Oysa bilimsel olarak her insan rüya görür. Ama erkekler hatırlamıyor. 

  • Daha çok hangi rüyalar sık görülüyor?
    Rüyaları genellemek mümkün değil ama toplu olarak kolektif bilinçaltında tüm insanların bazı simgelere aynı anlamları verdiği durumlar var. Mesela ev, araba gibi… Kolektif bilinçaltından gelen haberci rüyalar ya da kozmik rüyalar vardır. Bunlar insan dünyasıyla ilgili değil, bambaşka bir gerçekliktir.

– Peki, rüyamızın kozmik mi, haberci mi olduğunu nasıl anlayabiliriz?
Günlük rüyalar, kişisel bilinçaltından gelir ve bizim en çok uğraştığımız bunlar. Günlük olaylarla birlikte kişinin bilinçlenme savaşlarıdır. Haberci rüyalarda kişiler kendi ya da yakınlarının geleceklerine ilişkin olayları görebiliyor.  Kozmik rüyalarda mekan, zaman olgusu yoktur ama bir olay gerçekleşir. Kozmik rüyaları eğitici rüyalar olarak görüyorum. Lusid rüya ise kişinin rüyada olduğunun farkına varmasıdır. Bunun da avantajlı olduğu söylenir. Çünkü siz teknikler öğrenerek rüyanızda öğrenmek istediğiniz herhangi bir şeyi öğrenebilirsiniz.

Auralarımızı temizlemeliyiz


Aynı zamanda biyoenerji uzmanı olan Sibel Atasoy, ‘Sosyal hayatımızda auralarımız birbirine dokunuyor. Aynı yerde çalıştığınız, aynı evde uyuduğunuz, uzun saatler beraber seyahat ettiğiniz kişilerle auralarınız alışveriş eder. Artık aura fotoğrafları da çekilmeye başlandı. Kirlian fotoğrafçılığı deniliyor buna. O fotoğraflara baktığınızda, delikli, lekeli, kararmış auralar görebilirsiniz. Çünkü bizde oluşan herhangi bir rahatsızlık önce auramızda oluşur. Tedavi edilmediği takdirde fiziksel organlarımıza yansır. Oysa sürekli aura temizliği yapılmış olsa hastalıklar ortaya çıkmaz’ diyor. Doğada vakit geçirerek, çocuklarla ve hayvanlarla temas ederek temizlenebileceğimizi söyleyen Atasoy, ancak bu durumda onların aleyhine olacağını çünkü insanda biriken enerjinin onlara geçeceğini söylüyor. Mesela insanların auraları       uzun süre birbirleriyle temas ederse, fizikleri de birbirine benziyor.

EKİN TÜRKANTOS
[email protected]

Açık Radyo

Yarın yani pazartesi sabah 11.00 de Açık Radyo’da  Sayın Melda Keskin’in konuğu olacağım.

Malum bende hazırda pek diyecek bişey yoktur ama bakarsın da an bize bazı şeyler getiriverir 🙂

(En azından rüya konusunu unutmasam bari)

Metafizik Yenir mi?

Xasiork – Ölümsüz Öykü Kulübü” röportaj…
Metafizik yenir mi?
“weblebi.com Temmuz/2003”

Oylum Gölbaşı
[email protected]

Felsefe öcü müdür? Metafizik yenir mi? Mistisizm ne işe yarar? Fiziğin felsefelisi mi makbuldür yoksa felsefesizi mi? Bilim ve metafizik çelişir mi yoksa kardeş kardeş geçinebilir mi?

Tüm bu kavramlar hayatınızın ne kadar içinde ya da değil bilinmez. Belki siz de tüm bunları ‘mantık ve bilim dışı’ bulup burun kıvıranlardansınız. Belki de merak edip araştıranlardan. Belki de hiç ilginiz olmadı hayatınız boyunca. Cevabınız ne olursa olsun Sibel Atasoy’un romanlarına kayıtsız kalamayacağınız kesin. Çünkü yoğun bir görsellikle kaleme alınmış Sırıtkan Kırmızı Ay ve Venüs Bağlantısı romanlarının usta işi, heyecan dolu hikayelerinin içinde yepyeni fikirler ve sağlam bir hayat felsefesi bulacaksınız.


Metafizik, mistisizm edebiyatınıza nasıl girdi?
Aslında yeni bir yazar olduğum için bu olaya metafizik, mistisizm hayatıma nasıl girdi diye bakmak lazım. Hayatıma 15 sene önce girdi. Her zaman çok okuyan ve çok da düşünen bir insandım. Yanlış anlaşılmasın, düşünmenin çok matah bir şey olduğunu söylemiyorum. Fakat elimden başka türlüsü gelmiyor. Çok düşünürdüm, araştırırdım, felsefeye de ilgim vardı. Küçüklükten beri de kendimi hep biraz tuhaf bulurdum. Genelde günlük yaşamımı sürdürürken insanlardan o tuhaflık duygusunu gizlemeye çalışırdım. Yaklaşık 15 sene önce seçtiğim, aldığım yüzlerce kitaptan bir tanesi beni çok etkiledi. Metafizik değildi aslında o kitap. Fakat benim düşüncelerime çok yakın, benim gibi tuhaf olan üstelik bu tuhaflığını yazmaktan da çekinmeyen bir insan olduğunu görmek beni çok rahatlattı. Yani o yalnızlık duygusundan bir an için ayağımı yere daha sağlam basar gibi oldum. Ve üstelik bu yazar dünyada milyon adet satmış bir yazardı. Böyle bir insan, böyle tuhaf bir insan dahi böyle olabiliyorsa demek ki böyle insanların sayısı benim sandığım kadar az değil, bu konulara ilgisi olan insanlar da olabilir diye bir fikir uyandı bende. Ondan sonra da hızla bu konuda tüketmeye başladım. Aşağı yukarı Türkiye’de yayınlanmış metafizik, mistik anlamdaki tüm kitapları istisnasız olarak okudum. Düşündüm, kendi kendime uygulamalar yaptım… Böylece kendi içimde bir olgunluğa doğru ilerliyordu o. Son üç senedir fiziğe ilgi duymaya başladım. Nedense okullarda hiç dikkatimi çekmeyen bir felsefi boyutu olduğunu fark ettim. Bu sefer de fizik okumaya başladım. Tabii ki özellikle fiziğin felsefe kısmını. Çünkü matematiksel kısmını alt bir eğitim almadan anlamak mümkün değil.
Hayatınızı değiştiren kitabın adı Sırıtkan Kırmızı Ay’da geçiyordu sanırım…
Evet vardı. Richard Bach’ın Sonsuza Uzanan Köprü kitabı.
Sırıtkan Kırmızı Ay’daki Sezen karakteri o kitabı arkadaşlarına verdiğini ve kendisinde yarattığı etkiyi hiçbirinde yaratmadığını söylüyordu. Bu sizin de başınıza geldi mi?
Tabii, o benim anımdır zaten. Aldım, hediye ettim kaç kişiye. Ama onlarda bendeki gibi bir etki yaratmadı. O zaman anladım ki bizim hayatımızın kitabı, filmi ya da sözü dediğimiz şeyler başkalarına da aynı anda etkili olacak diye bir şey yok. Herkesin kendine özel gelişim yolu var. O kendine özel gelişim yolunda her anlarında kendi titreşimine uygun bir şeyle karşılaşacaktır ve onu o etkileyecektir. Bu çok da güzel bir şey aslında. Bunu sonuçta anladım ama o günkü gençlik heyecanıyla bunu bilmiyordum.
Türkiye’de metafizik, mistisizm, parapsikoloji gibi konularla ilgili öykü ve romanlara sıklıkla rastlamıyoruz. Bu konuda duayenimiz yok. Bu, tamamen yabancı kaynaklardan beslenen bir edebiyat dalı Türkiye’de.
Aslında şöyle bir şey var, metafizik, mistik anlamdaki edebiyatın dünyada bile fazla örneği yok. Yani roman olarak örneği yok. Ama deneme, bilgi aktarımı, öğreti şeklinde anlatan kitaplar var. Bu, yurtdışında bile az kullanılan bir yöntem. Aslında daha fazla örneği olmasını çok isterdim. Onun için yazıyorum zaten.
Okur anlamında bu tür kitapların neredeyse fanatikleri var ama yazar sayısı çok az. Bunu neye bağlıyorsunuz?
Bunun bir rast gelme olayı var. Yazarlık tabii ki belli bir kabiliyet gerektiriyor. Gerçi bu çok yazarak da elde edilen bir şey ama… Ayrıca bu çok zahmetli bir iş, karşılığında çok fazla bir şey almadığınız bir iş. Mesela bir kere yazarak para kazanamıyorsunuz. Burada büyük bir eleme oluyor. Yani insanlar hayatını kazanmak için başka bir iş yapmak zorunda kalıyor. Dolayısıyla yazar olmak bana göre fedakarane bir şey. Ama diğer taraftan da yazarların birçoğuna bakarsanız görüyorsunuz ki bunu artık ellerinden başka bir şey gelmediği için yapıyorlar. Çünkü kendilerini ifade etmek istiyor, bunu sözle değil de yazarak daha iyi başardıklarını düşünüyorlar veya bundan keyif alıyor. Zaten yazar bu anlamda birçok insandan ayrılmış oluyor. Bir de bu yazarların hepsinin metafizik, mistik, felsefi öğelere ilgisi olup olmaması da önemli. Çoğu yazarın ilgisi olmadığı için bu öğeler yazarlıkla bir araya gelmiyor tabii ki. Bu konulara ilgisi olanların da yazmakla ilgisi yok. Yani tüm bu özellikler çok az kişide bir arada bulunabilir diye düşünüyorum. Tabii bir de şu var; yazarlar her zaman hem okuyucular hem eleştirmenler tarafından beğenilmek hem de tarih boyunca kalıcı olmak için biraz edebi bir şey yazma kaygısı içindedirler. Böyle olunca, saygı görmeyeceğini düşündükleri bir şeyi de kitaplarının içine fazlaca almaya cesaret etmezler. Bu zor bir şeydir. Benim hayatlarını okuduğum kadarıyla birçok bilimadamı (bunların içinde yoğunluklu olarak matematikçiler, fizikçiler, biyologlar var) kendi hayatları, kendi düşünce sistemleri içinde mistisizmi, doğu felsefesini araştırmışlardır, bilgileri vardır. Ama bunu kendi bilimsel açıklamalarında asla dile getirmezler. Çünkü bunun hafifseneceğini ve alay edileceğini bilirler. Bunun korkusuyla davranırlar. Bu durumun da yazarların bu konuya el atmamasıyla bir ilgisi olduğunu düşünüyorum.
Türk toplumu batıla, hurafeye inanmaya meyilli bir toplumdur. Eski mahallelerin hepsinde bir yatır, bu yatırların hepsinin de efsaneleri vardır. Ama toplumumuzda mistisizm, metafizik düşünce çok yerleşmedi. Sizce bunun nedeni nedir?
Bu, kritik bir cevabı gerektiren bir soru oldu. Çünkü bizde bunun çok rahat konuşulamamasının nedeni, İslam’da, Hıristiyanlık’taki gibi bir reform gerçekleştirilememesine çok bağlı. Yani ya bilim ya da işte mistisizm, metafizik gibi iki ‘ya’ arasında kalıyorsunuz. Halbuki Batı’da artık böyle bir şey yok. Yani onlar, o devrim daha önceden gerçekleştirilip bitirilmiş olduğu için artık pek çok şeyi, ki bunlar dinsel öğe dahi olsa ya da çok çok eskiden, hatta putperestlik zamanından bu yana gelmiş de olsa, bütün o öğeleri kullanabiliyorlar. Çünkü artık şöyle düşünüyor Batılı, ‘Ben meraklıyım, niye bu dünyada yaşadığımı merak ediyorum.’ diyor. Zaten Batı’da bilim de bunu araştırıyor, din de bunu araştırıyor, metafizik de bunu araştırıyor… Batılı bunların hepsini birer yol olarak görüyor. Katılmadığı yollar olabilir ama asla onları küçümsemez. Doğu felsefesinde de yolların çok çeşitli olduğu kabul edilir. Henüz Türkiye çok arada ve zihinlerde bu devrimi yapmadığı için, siz biraz metafizik bir kavramdan bahsettiğinizde mesela ‘Bir insanın aurası diye bir şey varmış, bu neymiş?’ falan dediğinizde hemen size deniyor ki, ‘Böyle safsata şeyler olmaz, bilim dışı şeyler bunlar!’ Yani duymak istemiyor, reddediyor ve sizi karalıyor. Dolayısıyla da bu konular çok fazla kişi tarafından açıkça dile getirilemiyor. Fakat ben çok yüksek oranda okunduğundan şöyle eminim; bundan 15 sene önce bu yolculuğa başladığımda, kitapçılarda gidip ‘Felsefe, metafizik, mistik konularla ilgili kitap arıyorum.’ dediğimde adam ‘Haa..’ falan derdi, merdivenlerin üzerine tırmanır, ta en üstlerde köşelerden ya da yerlerde sürünerek en diplerde bir yerden iki tane kitap bulurdu. Sonra bundan 4-5 sene kadar önce birden bire bu kitaplar kitapçılarda göz hizasındaki (ki bu çok önemli bir gösterge, göz hizası çok kıymetli bir yer, prime time gibi bir şey yani) raflara yerleşti ve başka bir sürü seçenek vardı. Eskiden bunu sadece Ruh ve Madde Yayınları yayınlamaya cesaret ederdi. Sonra Akaşa cesaret etti ve çok uzun süre sadece bu ikisi vardı. Şimdi ise birçok yayınevi bunları yayınlamaya cesaret ediyor. Çünkü okuru var. Bunun engellenemez bir trend olduğunu düşünüyorum. Ayrıca bunu bir inanç sistemi gibi görmek de hata. Yani birden bire inanç sisteminizi ya da başka bir şeyinizi değiştirmiyorsunuz. Bu, farklı kanalı dinlemek gibi bir şey. Sadece tek bir kanalı dinlemenin bana göre bir esprisi yok. Ama tabii ki bunu tercih edenlere de saygım var.
İki kitabınızda da seçimlerin hayatımızdaki yeri üzerinde duruyorsunuz. Sizce ‘seçmek’ diye bir şey mümkün mü hayatta?
Seçimlerin insanın biraz elinde biraz da dışında olduğuna inanıyorum. Bu, ‘İnsanoğlu yüzde yüz özgür müdür?’ sorusuyla bağıntılı bir soru. Eğer bir seçim şansı varsa, insanlar seçim yapmak için özgürdür. Ben bu durumda buna ne evet ne de hayır diyemiyorum. Ya da hem evet hem de hayır diyorum. Yani bu anlamda cevap verebiliyorum. Neden? Çünkü seçim şansım var ama bu sınırsız değil. Neden? Çünkü benim doğum yerim, şartlarım, aldığım genler, aile çevrem, eğitimim, başımdan geçen olayların bende yarattığı değişimler, oluşumlar… Bütün bunlar çevremde beni sonsuzluktan ayıran bir dış çember oluşturuyor zaten. Bu çemberin dışı benim hiç ilgi alanıma girmiyor, hiç karşılaşmıyoruz onunla. Her kişinin kendi dış çember alanı var. Dolayısıyla da bunun dışında kalanlar seçim alanında değil. Seçim şansımız var evet ama sınırsız değil.

İki kitabınızdaki ortak bir diğer konu da tesadüfler. Siz tesadüflerin nedensiz olmadığına inanıyorsunuz sanırım.
Evet iki kitapta da tesadüfleri inceliyorum. Bunun üzerine çok düşündüm. Özellikle Batı’daki bireyselleşme, bilimin teknolojiyi bize sunması, pek çok konularda ilerlemiş gibi görünmesi, sanki insan her şeye hakimmiş gibi bir kanı oluşturdu. Sistemin sizden beklediği şeyleri yaptıysanız çağdaş bir kişi, bir birey oldunuz demektir ve eğer birey olduysanız her şeyi yapmakta özgürsünüz. Hayatınızdaki her şey sizin kontrolünüzde oluyor onlara göre. Ama ben bakıyorum hiç böyle olmuyor. Yani hayatta sınırsız sayıda karar alırız. Ama hani bir de sizin yolunuzu çok ciddi bir şekilde değiştiren kararlar aldığınız olur ve bunlar hayatınızda üç tanedir, beş tanedir. Ve bu kararların hiçbiri sizin gerçek kontrolünüzle alınmış değildir. Bunların hepsine tesadüf dediğimiz bir şey neden olmuştur. O zaman biz bunu nasıl görmezden geliriz? Hem her şey kontrolümüzde diyoruz hem de hayatımızın en önemli şeyleri tesadüfler tarafından oluşturuluyor. O zaman diyorum, her şey bizim kontrolümüzde değil. En azından bilinçli zihnimizin kontrolünde değil. Bilinçli olmadığımız bir sahanın etkisinde olabilir. İşte ben de tesadüflerin tesadüfen oluşmadığını iddia ederken, tesadüflerin bizim bilincinde olmadığımız bir saha tarafından yönlendirildiğini düşünüyorum.
Kitaplarınızda sıkça bir inanç sorununuz olduğundan söz ediyorsunuz…
Herhangi bir şeye inanmama gibi bir sorunum var gerçekten. Aslında öğretilerde bir şeylere inanamamak, hala arayışını sürdürmek, birçok şeyi duymayı gerektirir. Bir şeye inançla sarılmadığınız için rahatlıkla ve peşin hüküm koymadan birçok şeyi dinleyebilirsiniz, duyabilirsiniz, bir araya getirirsiniz. Daha ziyade sol beyni çalışanlarda bu böyle. Daha bilimsel ve Batılı bir tarz bu. Özenilecek bir tarz belki. Maalesef ben de biraz öyleyim. Fakat aslında bunu değil de bir yolu tercih etmek isterdim. Çünkü bireysel olarak büyümenin belki de diğer ismiyle tekamül etmenin yolu aslında bir şeylere inanabilmekten de geçiyor. Diyeceksiniz ki tamamen inançsız mısınız? Mesela şu anda burada ‘Bundan kesin eminim artık’ dediğim şeyler var. Belki yarın bunlardan emin olmayacağım. Ama şu anda nadir de olsa emin olduğum şeyler var. Bu da bu kadar inançsızlık içinde birazcık rahatlatıyor beni.
Eklemek istedikleriniz…
Her iki kitapta da aslında yapmak istediğim bir şey var ve bu çok iyi anlaşıldı. Bu kadar iyi anlaşılacağını tahmin etmemiştim. Çok dikkatli okurlar var demek ki. Bir okuyucunun merakını tatmin edecek tempolu, sarsıcı bir öykü ama bu öykünün altında da belki herkesi yormayacak biçimde yerleştirilmiş, bununla ilgisi olmayan insanları yormamak için çok daha inceltilmiş bir hayat felsefesi sunuluyor. Ve felsefeden, metafizikten, fizikten birçok alıntılarla sunuluyor bu. Bu iç içe geçişleri kendi içimde çok sorguluyorum. Bu sorgulamalarım kitaba yansıyor zaten. Mesela birinci kitap Sırıtkan Kırmızı Ay’da “Gerçekliğin mükemmel doğası bilinçli gözlemcinin katılımını bekler.” diye bir söz vardı. Bu Paul Davies’in beni çok etkileyen bir sözüydü. Bunun üzerine çok düşündüm ve hala da düşünüyorum. Aslında her iki kitap da aşağı yukarı bu cümleden yola çıktı.

Virgül Dergisi – Ömer Türkeş


Venüs Bağlantısı, Sibel Atasoy, Xasiork yay. 266 shf.)

Her ne kadar kitap kapağında fantastik boyutuna vurgu yapılmış olsa da, Sibel Atasoy’un “Venüs Bağlantısı” toplumsal meselelere sıkı sıkıya bağlı bir polisiye. Romanın küçük kahramanı Lizen’in kendi kendine yaptığı esrarlı karalamalarla hikaye başka dünyalara taşınmasına taşınıyor, ama romanın bütünlüğüne doğrudan etkisi olmuyor bu küçük hikayeciklerin. Sibel Atasoy’un asıl meselesi Alev’in, İlhan’ın, Hamit’in ve Selma’nın rastlantılarla içine düştükleri muammanın çözüme kavuşturulması… Kısaca özetliyeyim; sade birer vatandaş olarak yaşayan Alev ve İhsan, bir gün aniden ortadan kaybolan Selma Darıca’yı bulmaları için kendilerini resmi kimlikli kişilerce ayrı ayrı görevlendiriliyorlar. Selma’nın kocası Rıfat da karısını aramakta ve Alev’i sık sık rahatsız etmektedir. Sayfalar ilerledikçe başlangıçta birbirini hiç tanımayan roman kişilerinin yolları bir noktada kesişir. Ancak düğümler çözülmez, tersine önce bir TV muhabirinin, ardından Selma’nın kocasının öldürülmeleriyle içinden çıkılmaz bir hal alır. Üstelik İlhan cinayetlerde zanlı durumuna düşmüş, kurtulabilmesi asıl suçluları bulmak zorunlu hale gelmiştir… Sibel Atasoy, bütün bu gelişmelerin nedenini nükleer atıklar üzerinden uluslararası şirketlerin kirli faaliyetlerine kadar genişletirken işin Türkiye ayağını bir medya patronuna ihale etmiş. Ekonomik krizin insan hayatlarına yaptığı etkilere, tefecilerin kararttığı hayatlara, mafya ile yüksek düzeyli görevliler arasındaki bağlantılara da yer veren roman bir yandan Susurluk’u hatırlatıyor, diğer yandan Susurluk’ta ortaya çıkan kirli ilişkilerin polisiye edebiyat açısından ne denli zengin bir ilham kaynağı olabileceğini kanıtlıyor. Medyadaki gücünü maddi menfaatlerini korumak, dahası derinleştirmek için kullanan, giderek devletin derinliklerine kadar nüfuz eden televizyon, dergi ve gazete sahibi -medya baronu- Erol Atun tipi, günümüzün medya imgesini çok iyi yansıtmış. Doğrudan niyet etmese de, kurgusu gereği siyasallaşan  “Venüs Bağlantısı”nı yine de iyimser bir sonla noktalıyor Sibel Atasoy, ne yazık ki burada ona eşlik edemiyoruz.

Fantastik edebiyatta gönüllülerin kulubü

Sabah gazetesi – haber

Fantastik edebiyatta gönüllülerin kulübü

Romanlar ve filmlerle bütün dünyada fırtınalar estiren fantastik edebiyatta Türk yazarlar, yayınevlerinden üvey evlat muamelesi görüyor. Onlar kitaplarını kendileri basıyor.

Okul filmi genç bir yazarın, Doğu Yücel’in kitabından senaryolaştırıldı. Ancak bu genç yazar daha birkaç yıl önce yayınevlerinin kapısından geri çevriliyordu. Çünkü fantastik edebiyatta yayınevlerinin önyargıları yüzünden sadece yabancı yazarların romanları basılıyor.

KLÜPTEN YAYINEVİNE
Oysa Türk yazarlar da bu alanda kendilerini ispat etmiş durumda. Bir araya gelip oluşturdukları “Ölümsüz Öyküler Kulübü” ile kendi kitaplarını kendileri yayınlıyorlar.

 

***

Fantastik edebiyatın yükselişi

Bütün dünyada filmler, kitaplar ve bilgisayar oyunlarıyla yükselen fantastik edebiyatta sayıları giderek artan Türk yazarlar yayınevlerinden hala üvey evlat muamelesi görüyor

Ölümsüz Öyküler Kulübü fantastik edebiyata gönül veren yazarları bir araya getirdi. Ve yayınevlerinin basmadığı Türk fantastik edebiyatı ürünlerinin raflarda yerini almasını sağladı
Bütün dünyada yükselen fantastik edebiyat, Türkiye’de de okuyucuların gözdesi. Kitapçı raflarını artık daha çok fantastik edebiyat ürünü doldururken yıllardan beri yabancı yazarlarla idare eden okuyucular artık Türk yazarların eserleriyle de besleniyor. Fantastik edebiyat dergiler, internet siteleri, filmler ve FRP oyunlarıyla beslenen farklı bir dünyanın parçası olarak her geçen gün gelişiyor. Fantastik edebiyatın genç yazarı Doğu Yücel’in Hayalet Kitap adlı kitabından senaryolaştırılan Okul, bu gelişmeyi gösteriyor. Ancak fantastik edebiyat ürünlerini basan çok fazla yayınevi de yok. Mevcutlar da daha çok yabancı yazarların eserlerini çevirmeyi tercih ediyor. Yaklaşık iki yıldan beri kitap yayınlayan Xasiork yayınevi ise sadece Türk yazarlarının kitaplarını basıyor. Bu yayınevinin bünyesinde bir de Ölümsüz Öyküler Kulübü var ki, bu kulübün tek amacı fantastik edebiyatı yaygınlaştırmak ve tutkunlarını bir araya getirmek. Xasiork yayınevinin oldukça ilginç bir kuruluş öyküsü de var. Kurucuları kendi kitaplarını bastırmak için yayınevlerini dolaşan, ancak bir türlü yayınlatamayan yazarlar. Daha doğrusu bu yazarların yayınevlerinden duyduğu “Türk yazar basmıyoruz” yanıtı bir araya gelip, kendi kitaplarını yayınlamalarını sağlamış. Xasiork yayınevi kurucusu Sibel Atasoy ve Orkun Uçar fantastik edebiyat türünde en az ikişer kitapları olan, belirli bir okuyucuya sahip önemli yazarlar. Onlar aslında basım, dağıtım, matbaa, çek gibi işlerle ilgilenmek istemeyen sadece kitap yazmak isteyen iki edebiyat aşığı. Ancak yayınevlerinin Türk yazarlarına karşı tutumları onları böyle bir misyon edinmeye itmiş.

TÜRK YAZARLARI OKUNMAZ!
Yayınevlerinin fantastik edebiyat alanında Türk yazarlarına şans tanımayan tutumları ise hem yazarı hem de okuyucuyu dışlayan bir önyargıya dayanıyor. Büyük yayınevi editörlerinin çoğu bu önyargıyı “Türkler fantastik edebiyat türünde eser veremez. Çok başarılı bir eser dahi olsa okuyucu yabancı öğelere alışık olduğu için Türk yazarlarını okumaz” sözleriyle dillendiriyorlar. Bu konuda yayınevi editörleriyle çeşitli platformlarda tartışan Orkun Uçar; “Kültürel sömürgeciliğe karşıyız. Türk yazarlarının okunmaması demek insanın kendi geleceğini yok etmesi demektir. Böylece batının hayal ettiği ve dayattığı geleceğe mahkumuz. Korku en temel içgüdülerimiz arasında. Hayal gücünün sınırları ülke sınırları kadar önemlidir. Batılı gibi düşünüp batılı gibi korkarsan gelecekte var olamazsın. Biz bunun davasındayız” diyor Orkun Uçar. Yayınevi editörlerinin kolaycılıktan, bu tür kitap projelerini kabul etmediklerini çünkü bu türün okunma/düzeltilme aşamasının biraz daha eziyetli olduğunu söylüyor. Uçar bir kaç yıl önce bu alanda öyküler yayınlayan www.xasiork. org adresinde internet sitesi kurduğunda yayınevlerinin onu kendiliğinden keşfedeceklerini ve kitaplarının basılması için arkasından koşacaklarını düşünüyormuş. Ancak yayınevleriyle ilgili Türkiye gerçeğini öğrendiği zaman büyük bir hayal kırıklığı yaşamış. Aslında gazeteci olan Orkun Uçar kurduğu site üzerinden tanıştığı finans doktoru Sibel Atasoy ile bir yayınevi kurmaya karar vermiş. Bu arada internet sitesi sayesinde bir de kulüp kurulmuş ve üye sayısı çığ gibi artmaya başlamış. İki yıldır varlığını sürdüren kulüp ve yayınevi yaklaşık 10 tane kitap basmış. “Türkler yapamaz” denilen alana el atan Xasiork-Ölümsüz Öyküler Kulübü üyeleri, fantastik edebiyat kendine yayınevi bulamazsa geleceğimizin tehlikede kalmaya devam edeceğini söylüyorlar. Batı dünyasının hayallerimizi yönlendirdiği, esir aldığını ve batılı gibi hayal kurup batılı gibi düşünmeye devam edersek gelecekte yok olmaya mahkum olacağımızı hatırlatıyorlar.Kulübün tüm Türkiye’den yaklaşık 300 üyesi var. Üyelerin çoğu üniversite öğrencisi veya mezunu. www.xasiork.org sitesi üzerinden haberleşen üyeler arasında İngiltere, Amerika veya Afrika’dan katılan fantastik edebiyat tutkunları dahi bulunuyor. Bu sitede hem Xasiork Yayınevi’ndençıkan kitapların tümüne hem de bu alanda farklı yayınevlerinden basılmış diğer Türk yazarlarının kitaplarına ulaşmak ve bilgi almak mümkün. Site üzerinde bir de “sohbet divanı” isimli bir oda bulunuyor. Bu odada her hafta çeşitli münazaralar düzenleniyor. Kulüp bu yönüyle aynı zamanda bir okul görevi görüyor. Sibel Atasoy ve Orkun Uçar, genç yazarları bu konuda yüreklendiriyor ve yönlendiriyor. İstanbul’da düzenli olarak bir araya gelen kulüp üyeleri dışında farklı illerdeki üyeler de kendi aralarında düzenli toplantılar yapıyor, etkinlikler düzenliyor.

KENDİLERİ YAYINLIYOR
Yayınevi, kulüp üyelerinin yazdığı “Ölümsüzler” isimli bir de öykü kitabı yayınladı. Burada öyküleri olan çok genç yazarlar da var. Örneğin Sara Demirel 14 yaşında ve henüz lise öğrencisi. Sara gibi kulübün çok sayıda kadın üyesi ve yazarı var. Düzenli aralıklarla paneller düzenleyen kulüp geçtiğimiz aylarda Yapı Kredi Sermet Çifter Salonu’nda “Türkiye’de fantastik edebiyat ve yeni yazarlar” isimli bir panel düzenledi. Bu panelde “Edebiyatın türü fantastik ve bilimkurgu olunca Elf’lere cin derseniz ben okumam” diyenlerden, “Bunun türünü nasıl belirleyeceğiz?” diyenlere “Hangi öğeler kullanılabilir tartışmasından” “Dili nasıl kullanacağız?” sorusuna kadar pek çok konu tartışıldı. Sibel Atasoy, Türkiye’nin bağrından çıkmış, Türkiye’nin sorunlarını ve kültürünü anlatan bu tarz edebi kitaplara ihtiyaç olduğunu, bunun film endüstrisini de etkileyeceğini söylüyor. Fantastik edebiyat geleneğinin bizde de zamanla oluşacağını belirten Orkun Uçar, Yüzüklerin Efendisi serisinin ve bir ev kadının yazdığı Harry Potter kitaplarının ülkelere kazandıklarını hatırlatıyor. Uçar, “Tüm bunların hayal olduğunu kim söyleyebilir? Milyon hatta milyar dolarlık projelerden ve bunların ülkelerine kazandırdıklarından bahsediyoruz” diyor. Türk yazarların bu alanda sınavı başarıyla geçtiğini belirten Uçar ve Atasoy, sıranın Türk okurlarının kendilerini kanıtlamalarına geldiğini söylüyorlar.

Aynur Erdem

http://arsiv.sabah.com.tr/2004/02/22/cp/gnc106-20040207-101.html