Özgür Pencere -Röportaj

1. Anladığım kadarıyla bu kitap bir puzzle gibi. 2 kitap içiçe bir bütünü aktarmış. Birinin eksikliği diğerini algılamanın tam olması bakımından etkileyebilir ama tek ve çift bölümler kendi içlerinde özgür…

Bu kitabı yazarken 2 ayrı kitap yazarak mı yola çıktınız, yoksa herşey kendiliğinden mi gelişti?

 

Aslında kitap dört ayrı bölüm halinde ilerliyor. Tek ve çift sayılı bölümler büyük bir elips çiziyorlar, sonraki renk ve nota bölümleri de daha küçük bir elips oluşturuyor. Yani kitap, şematik bir bakışla yan duran bir sekiz gibi.

 

Tek ve çift sayılı bölümleri hemen hemen birlikte yazdım fakat çoğu zaman derin tereddütler geçirdim; bazen tek sayılı bölümleri yazmaktan vaz geçmeyi bazen de diğerlerini yok saymayı ciddi ciddi düşündüysem de her zamanki gibi bunlara karar vermek benim elimde değildi!

Bir çok defa da bu kitabı hiç yazmamam gerektiğini düşündüm. Yazarken onların ne derece güçlü olduğunu hissediyordum ve bu gücün ne tür enerjiler yönlendireceğini hesaplıyamıyordum.

Kitapta aktardıklarımı, yalnızca kendimin bilmesi yeterli gibiydi, onları kelime dizgileri haline getirmek haksızlık gibi geliyordu; çünkü bu yabani ve özgür bir ata koşum giydirmek gibiydi. Ki bu, yüreğime her zaman ağır gelmiştir.

 

Özetle ve samimiyetle şunu söyleyebilirim; yazmaya mecbur kaldım.

 

2. Farklı bir tarz deneyip, felsefi roman yazmışsınız. Bu farklılığa sizi götüren nedenler nelerdir?

 

Önceki romanlarımda YOLa çıkmak için cesaret biriktiriyordum. Niyetimi sarsılmaz hale getirmek için görünür bir çırpınış içindeydim. “Bir Kadını Öldürmek” ise yola çıktığımın resmidir.

Yani hiç bir şeye karar vermiyorum aslında, süreç beni götürüyor.

Bu zamana kadar yazdıklarımın her birinde (denemeler, şiirsiler, öyküler ve romanlar) arayış vardı. Onulmaz bir arayış! Kendimi var etmeye çabalıyordum. Onu (kendimi) her türlü bilgi içinde aradım. Her seferinde bir parçamı buluyordum ama bu yetersizdi.

Umutsuzluğa düşmek üzereydim.  Hatırlarsanız aynı şaşkınlık noktasına Jung da gelmişti, onca çalışmadan, binlerce hayata dokunduktan sonra;

 

“Kendime hayretle bakıyorum, düş kırıklığıyla, hoşnutlukla. Üzüntü, umutsuzluk… Kendimden geçmiş bir durumdayım. Bütün bunları bir araya toparlayıp hesabını çıkarmasını beceremiyorum. Gerçek değerimi, ya da değersizliğimi saptayamıyorum. Güvendiğim tek şey yok. Doğrusu hiçbir konuda kesin kanılarım yok. Doğduğumu ve varolduğumu biliyorum, o kadar, sanki sürüklenip götürülüyorum. Bilmediğim bir temel üzerindeyim. Tüm belirsizliklere karşın tüm varoluşun altında yatan bir sağlamlık; varoluş biçimindeyse süreklilik duyuyorum.”

 

diyordu tüm samimiyetini takınarak. Ve belki de bu yılgınlığın özürü olarak “yaşlı adam olma” kabulünü şu zarif cümlelerle sunuyordu

 

“Değeri ve değersizliği de görüp yaşamış, ömrünün sonunda kendi varlığına, sonsuzca bilinmeyecek olan anlama dönmeyi isteyen birinin üstün nüfuz gücüne sahip insan örneği. Gerektiğince gören yaşlı kişi arketipi sonsuzca gerçek. Bu kişi örneği her zeka düzeyinde görülebilir, ayırt edici özellikleri aynıdır hep; yaşlı bir köylü olabileceği gibi, Lao Tzu gibi bir filozof da olabilir; yaşlılıktır bu, bir yere varmış olmaktır.”

 

Hangi yerdir bu? İşte Nietzche’nin rüya görme tuzağı gibi;

 

“Eski insanlik ve hayvanlik, evet butun tarih oncesi ve o butun hissedilir (sensible) olan seylerin tum gecmisi bende siir yazar, sever, nefret eder, sonuclara varir,- ben birdenbire bu ruyanin ortasinda uyandim, ama yalnizca, sadece ruya gordugumu ve yikilmamak icin ruya gormeye devam etmem gerektigini kavrayabilmek icin uyandim; hani uykusunda yuruyenler asagi dusmemek icin ruya gormeye devam etmek zorundadirlar ya , ayni oyle.”

 

Ya da üstad Tagore’un çığlığı gibi bıkarsın yoldan da kendinden de;

 

“Tut götür beni artık

Elimden tut götür beni

Üstünde bıkkınlık getirdim

Seninle gezmekten ey yol!

 

Şimdi bırakıyorum kendimi

Kolum kanadım kırık

Aşkla bırakıyorum sana kendimi

Tut götür beni artık!…”

 

Sonra bir şey oldu! Geleceğim, umutsuzluk durumuma el koydu. Tüm arayış bir anda sona erdi. Bundan önce yazılmış ve bundan sonra yazılacak tüm bilgilerin ben olduğumu fark ettim. Galiba o zaman kendimi gerçekten ve ilk kez sevdim. Bunun için sebeplere ihtiyaç yokmuş meğerse. Bu saptayış, varoluşla aramdaki tüm engelleri akan duru bir su gibi temizledi. Artık hiç birşeyle aramda sınır kalmadı.

İçimde sonsuz bir huzur ve ifade edilemez sevinç var.

İşin bu kısmını peyder pey şimdi yazıyorum.

 

3. Karakterlerinizi belirlerken ve içlerinde oldukları özgürlük sınırlarını belirlerken olması gerekenler mi, olanlar mı kriterleri belirledi ve ortaya bu karakterler çıktı?

 

Yine cevaplanması zor bir soru J

Sadece bu romanda değil tüm yazdıklarımın içinde, o karakterlerin her birinde ben oluyor/oynuyorum.

Romana başlarken ilk karakterleri kendim belirlediğimi sanıyorum; ama süreç içinde bakıyorum ki karakterler beni eline almış sürüklüyor. Bazen hiç beklemediğim duvarlara çarpıyorlar beni. Size onların canlı olduğunu söylemekten başka ne diyebilirim ki!

 

4. Eleştirmen siz olsaydınız romanınızı nasıl yorumlardınız?

 

İyi ki değilim. Bir şey hakkında o kadar kısa eleştirirdim ki kimsenin işine yaramazdı. Tek kelimelik şeyler olurdu bunlar. Örneğin “sevdim”, “harika” ya da “anlamadım” gibi J

 

Ben yine de romanın yazarı olarak davranmaya çalışayım. Açıkçası bu kitabın, insana zamanla geçit vereceğini sanıyorum. Yani bir kez okunmakla, ya da bir anda kendini açık etmeyecek denli utangaç o. Teşekkürlerimle

 

Sibel Atasoy

18.06.05

Cumhuriyet – Röportaj 25.04.06

Cumhuriyet – Röportaj 25.04.06

  1. Sırıtkan Kırmızı Ay, sizin ilk romanınız… Okurun Sibel Atasoy’un adı ve kurgusu ile tanıştığı ilk roman… Ama uzun yıllardan bu yana yazıyordunuz. İlk roman fantastik bir gerilim romanı olmasının yanında, bir yanıyla da gerçek hissi uyandıracak kadar etkileyici bir kurguya sahip… İlk romanın fantastik-gerilim türünde olmasının bir tesadüf olmadığını düşünüyorum. Ne dersiniz?

Aslında gerçekten de basılan ilk romanım bu. İlk yazdığım roman ise kayıp! Okumak için alanlardan biri getirmedi sanırım, onu tek nüsha ve daktiloda yazmıştım adada yaşarken. Herneyse bu durumda Sırıtkan’ı ilk kabul edeceğiz artık. Söylediğiniz gibi bu bir tesadüf olamaz, zaten tesadüflerin tesadüfen olmadığına inanırım. Bildiğiniz gibi roman, 1999 yılında yani depremden sonra yazılmıştı. Kitaptaki gerilimin de bunun psikolojik bir uzantısı olması mümkün. Aslında epey önceleri ben oldukça gerçekçi yapıdaydım, böyle bir roman yazacağımı doğrusu kendim de tahmin edemezdim.

  1. Sibel Atasoy’un geçmişinde bir yayıncılık girişimciliği de var… Bu yayıncılık serüveninin içinde Orkun Uçar’ın adına da rastlıyoruz… Serüven diyorum, çünkü günümüzde butik yayıncıların işe gerçekten de zor. XasiOrk’un yaşamı da çok uzun sürmedi sanırım. Ama geriye güzel izler bıraktı… Pek çok genç yeteneğin fantastik-gerilim türü roman ve öykü kitapları ile XasiOrk Ölümsüz Öyküler Kulübü… İnternet aracılığıyla bu oluşumu sürdürüyorsunuz sanırım…

Evet Xasiork Ölümsüz öykü kulubünü Orkun kurmuştu sonra onu yayımevine birlikte dönüştürdük. Fikir tamamiyle Orkun’a aittir. İnandığı şeyleri öylesine coşkulu savunur ki ben de onun idealine ortak oldum. Gerçekten de o dönemde yayımevleri fantastik, bilim kurgu ve polisiye dallarında yerli yazarlara pek güvenemiyordu. Oysa biz bu konuda yetenekli bir çok genç tarafından adeta kuşatılmıştık. Kendi yazdıklarımızın da yabancılardan geri kalmadığının farkındaydık. Böyle gelmiş böyle gider demek için çağ artık müsait değildi. Bu çağda her şey ne kadar hayal edebiliyorsanız o kadar oluyordu!. Gerçi bu, dünya kurulalı böyle ama biz insanların çoğunluğu bunu yeni farkettik sanırım. Böylece yayıncılık hayatımız başladı, sadece Türk yazarları ve ilk kitaplarını bastık. Bunu ticari anlamda bir intihar da sayabilirsiniz belki. Fakat zaten amacımız ticaret değildi. Sadece bu türün yeteneklilerine ümit vermekti ve belki biraz da yayımevi camiasına cesaret kazandırmak, örnek teşkil etmekti. Doğrusu amacımıza ulaştığımızı zannediyorum. Artık bir çok yayımevi fantastik edebiyata Türklerin dahil olduğunu kabul etti. Ölümsüz Öyküler gurubu içinden kitabı basılan epeyce genç arkadaşımız oldu. Bu hepimiz adına bir övünç konusu.

Şimdi hoş bi anı geldi aklıma; Kulüp üyeleri iki haftada bir toplanırdık, bunların bir kısmı da benim evimde yapılıyordu ve öğleden sonra başlayıp ertesi güne kadar sürüyordu. Bir keresinde Orkun şöyle demişti; “ben fantazileri hayal etmekle ilgilenirim, örneğin şimdi şu terasa bir ufo gelse başımı çevirip bakmam bile!” diğer genç arkadaşlarla ben koro halinde itiraz ettik tabii; “kimi ben merak ederim, kimi bayılırım kimi de ben binip giderim abi!” dediler. En ufak tartışma bile saatlerce sürerdi. Hayal dünyasını genişletmek için yaratık tasarımlama toplantıları hatta yarışmaları olurdu.  İnsanın daha önce söylenmemiş/görülmemiş yeni bir şey yaratması kolay değil.

  1. XasiOrk Ölümsüz Öyküler Kulübü öncesinde de siz öykü yazıyor muydunuz? Yazınınızda Sırıtkan Kırmızı Ay ile başlayan fantastik eğilimi bu kulübün desteklediğini düşünüyorum. Zor ama bir o kadar okur kitlesi olan ve sevilen bir tür fantastik edebiyat… Türkiye’deki okurlar konusunda neler düşünüyorsunuz? Bu türün okurları ile yazarları arasındaki en sıkı bağlantı da, türe çok uygun bir alan olan internet olsa gerek…

Hayır Sırıtkan Kırmızı Ay’ı henüz İstanbula dönmeden önce Fethiye’de yazdım. Yani Kulübün bu konuda etkisi olmadı üzerimde. Fakat Venüs Bağlantısında biraz etkisi olmuş olabilir; çünkü Orkun nedense benim çok iyi bir polisiye yazarı olduğumu tekrarlayıp duruyordu. Ben de bi yazıp göreyim bakayım dedim J)) Fantastik edebiyatın alıcısı siz de tahmin edersiniz ki yoğunluklu olarak genç kesim. Aslında şimdilik daha ziyade okuyan kesim de aynı; çünkü sanırım insanlar yaşam gailesine düştüklerinde okumaya fazla vakit ayıramıyorlar. Gençler de henüz para kazanmadığı için kısıtlı bütçenin bir bölümünü kitaba ayırmakta zorlanıyor. Bu sebeple bazen bir kitap en az on kişi tarafından okunuyor. Böylece okur sayısını kitap satışlarından kestirebilmek güçleşiyor. Öğrenciler için bir diğer çare de internet üzerinden paylaşılan eserlere ulaşmak tabii.

  1. Fantastik türün Türkiye’deki kadın yazar temsilcilerinden birisiniz… Sırıtkan Kırmızı Ay ve Venüs Bağlantısı okurun beğenisini kazanmış başarılı eserler… Peki, Sibel Atasoy’un fantastik edebiyat dünyası nasıl oluştu, nelerden ilham aldı, etkilendi, beslendi diye sorsam, cevabınız ne olur?

Bu etkileşimleri tam olarak takip etmem mümkün mü bilemiyorum. Yani görünenlerin altında ince ince akan herşeyler nehrinin sistemi nasıl işliyor buna henüz vakıf değiliz. Ben hep norm dışı oldum galiba. Çocukluktan beri zihinsel faaliyetim çoktu, hep ilginç diye nitelendirilen şeyler gelirdi aklıma. Hatta bunların çoğu senelerce sonra film oldu, gerçek oldu.  Şaşırmayı ve şaşırtmayı seviyorum. Fakat işin ilginci ben hayallerimin içinde, sanki rüyalarım gibi canlı yaşıyorum. Küçüklükten beri çok kitap okurum, okuma hızım da yüksek olduğu için muhtemelen her birinden değişik etkiler alarak ilerlemişimdir. Gördüğüm rüyaların haddi hesabı yok ve onlar hemen tümüyle fantastik. Küçükken çok masal uydururdum. Kardeşlerim ve komşu çocukları beni dinlemek için çevreme sıralanırlardı. Annem bu kadar masalı nasıl aklımda tuttuğumu sormuştu bir kez, ben de ona tutmadığımı anında uydurduğumu söylemiştim. Şimdi bu anı, aile içinde anlatılıp gülünüyor. Fantastik edebiyat, hatta diğer fantastik sanat dalları büyüleyici bir alan; hem çok güzel ve faydalı hem de tehlikeli. Çünkü burada yaptığınız kurgular geleceği oluşturmaya başlıyor. Yani sorumluluk çok ağır. Aslında sanatla ilgisi olmayan kişiler de bu işlemi kendi zihinleri içinde gerçekleştiriyor. Gelecek, şu anda ve tam burada zihinlerimizin içindeki fotoğraflar zinciri. Bu anlamda baktığınızda gelecek sürpriz içermiyor çünkü belli. Yine de değiştirmek mümkün ve sadece şu anda zihninizdeki fotoğrafları değiştirebilmenize bağlı! Ve bu zannedilebileceğinden çok daha zor. Fantazi dünyasını yalnızca bir zevk unsuru gibi görmek yanıltıcı olabilir.

  1. Bu tür için çok sayıda dosya hazırlandığı, oldukça genç aday yazarlar olduğunu biliyorum, ben de pek çok dosya okudum bu türün ürünleri olan… Ancak doğru kurguya ulaşmak ya da doğru kurguyu kotarmak hiç de öyle dışardan görüldüğü kadar kolay değil… Bunun bir formülü olmadığını biliyorum ama yine de sormak istiyorum, Sırıtkan Kırmızı Ay’ı yazarken nasıl bir yol takip ettiniz?

Çok doğru söylediniz, bunun bir formülü olduğunu sanmam. Herkesin tıpkı parmak izi gibi kendine özel bir g-örüşü var. Bu harfi özellikle böldüm; dikkatinizi kelimelerin içindeki büyülere çekmek istiyorum. Aslında ben de bunu daha geçen yıl keşfettim.  Bir gündüz düşünde, kelimenin bir sapan gibi kişinin ağzından fırladığında, onun arkasındaki şekilsiz   uzantıyı gördüm. Bir çeşit koku gibi saçaklı bir şey! Ve aslında biz o kelimeyi değil uzantıyı algılıyorduk. Uzantı, değişik formlarda oluyordu. Duygu ve düşünce bileşkesi olduğunu sandığım o şey, kelimenin arkasına gizlenerek hedefine doğru ilerliyordu!

O an, tartışma-anlaşamama dediğimiz şeyin neden olduğunu net biçimde anladım.

Kelimenin sözlükte bir anlamı var ve biz onu biliyoruz. Ama bize fırlatılan kelimenin arkasındaki sözlükte yazılı değil ve bilinçaltımız  yazılı olmayan o şekilsiz uzantıyı fevkalade algılıyor. Ve bu kelimeye karşılık verirken de sözlük anlamına aldırmaksızın algıladığı anlam üzerinden ve yine üç boyutlu kelimeler fırlatıyor. Bilinçli düzlemde ise sanki konuşma, iki boyutlu düzlemdeymiş gibi varsayılıyor.

Bu durumda olanla, olduğu sanılan oldukça farklı, üstelik ironik. Bu düşten çok etkilendim;

O halde dedim biz nasıl olur da kelimelerle anlaştığımızı iddia ederiz? Kelimeler yalnızca konuşurken değil yazılırken de uzantıları taşıyorlar. Ve gerçekten büyük etkileri var.

Sırıtkan Kırmızı Ay’ı yazarken bunların farkında değildim. Ve şimdi onu okuduğumda neler yapmış olduğumu biraz da dehşetle farkediyorum.

Bu kitaba başlarken gündelik zevkli rutinimden yola çıktım. O sıralarda her gün 7-8 kilometre yürürdüm. Son derece safiyetle bu yürüyüşü anlatmaya başladım. Zaten bu diğer kitaplarımda da böyle oluyor. Ne anlatacağımı bilmiyorum. Yalnızca yürümeye başlıyorum. Aşağı yukarı beşbin kelime civarında yazdıktan sonra bilemediğim bir şey oluyor ve kahramanlarım canlanıyor, yani iradelerini takınıyorlar. O noktadan itibaren ben de yalnızca izleyici olabiliyorum, gördüklerimi yazıyorum. Olayın nereye gideceğini merak ediyor, zaman zaman şaşkınlıktan günlerce elimi tuşlara koymaktan çekiniyorum. Sizi neler korkutur diye sormuşlardı bir röportajda, galiba kendi yazdıklarım demiştim.

Bazen de kahramanların beni çekiştirdiği yere gitmek istemiyorum. Aramızda büyük gerginlikler yaşanıyor, aylarca ara verdiğim oluyor. Fakat şunu itiraf etmeliyim ki bu anlaşmazlıklardan hep yenik çıkıyorum.

  1. Venüs Bağlantısı ikinci romanınız… Bu romanda da fantastik öğeler bu kez polisiye kurguyu destekliyor. Geçtiğimiz yıl Altın Kitaplar’dan yayımlanan Bir Kadını Öldürmek ise başlı başına farklı bir biçime ve kurguya sahip… Her üç roman arasında bir kurgu bağlantısı, ortak bir yön var mı?

Üç kitabı birer kelimeyle ifade etmek gerekseydi ne söylerdim diye düşündüm şu an. Sırıtkan için deprem diyebilirim; alışılmışın güvenli ve uyutucu etkisinden bir depremle uyanmak. Venüs ise arayış, dipten yukarı çıkan malzemelerin ayıklanması. Bir Kadını Öldürmek, yola çıkmak; ama artık bu, mışıl mışıl uyunabilen bir yol değil, şaşırtıcı, capcanlı, ölümünüzle kolkola yürüyebildiğiniz bir yol.

Ortak yönleri ise insanın mutad hikayesi oluşu belki J

Edebi açıdan ortak yönleri anlatımdaki sadelik olabilir. Bir çok okuyucudan ve eleştirmenden bu tepkiyi aldığım için söylüyorum, yoksa insan kendini göremiyor malum, aynaya bakmak gerekiyor.

  1. Sırıtkan Kırmızı Ay’ın tanıtımında yer alan şu cümle oldukça ilgi çekici: “Kuantum felsefesinin, günlük sade hayatımızdaki yerini merak ediyorsanız eğer; kelebek etkisini, bilinçli gözlemcinin, gerçekliğin mükemmel doğasına katılımını Sezen’in bu öyküsünde bulacak ve belki ağlayarak kendi hayatınızla özleştireceksiniz.” Bu paragraftan kuantum felsefesini bu romanın kurgusunda kullandığınız anlaşılıyor. Konuyu biraz daha açabilir misiniz?

Evet, sanırım kuantum felsefesi ile 1996 yılında tanıştım (Fiziğin taosunu saymazsak). Her bulduğumu okuyup, üzerinde uzun uzun düşünüyordum. Gerçekten önümde yepyeni ve heyecanlı bir yol açılmıştı. O zamana kadar okuyarak ve deneyerek öğrendiğim tüm şeyler deli gibi ortalarda zıplıyorlardı. Bunu sindirmesi zaman aldı ve tabii bu bir süreç ve sonu gelmeyecek bir süreç, bunun bilincindeyim. 1999 da Sırıtkan’ı yazarken zihnimle anladığım ancak uygulamaya henüz geçiremediğim bir çok şeyle uğraşıyordum. Ve bütün bu işlemler kitaba aynen yansımış durumda. Şimdi onu tekrar okuduğumda ne kadar zorlanmış olduğumu ve aslında değişime çok istekli gibi görünüp ne denli direnmiş olduğumu anlayarak kendime şefkat duyuyorum.

Tekrar sorunuza odaklanacak olursam, belki ben kuantum fiziğini anlatmayı hedeflememiştim ama o bütün güzelliği ve çıplaklığıyla ortaya serilmiş.

Gerçeklik nedir? İnsanı derinden sarsan bir soru. Gerçekliği irdeleyebilmek için onu araştıran bilinçli gözlemcinin varlığına muhtacız. Einstein’ın çok sevdiğim bir sözü var: “Deney yapmadan gerçeği bulamayız evet ama deneyde neyi aradığını bilen bi adam var, işte onun katılımı olmaksızın ortaya çıkabilecek bağımsız bir deney sonucu yok” Herhalde aynen bu sözleri kullanmamıştı fakat bende bıraktığı iz böyle.  Bazı kişiler kuantum fiziğinin atom altı fiziği olduğunu ve bizim gündelik hayatımızla ilişkisi olmadığını söylüyor. Bu beni çok güldürüyor. Sanki biz atomlardan ibaret değilmişiz gibi! Sanki her nefesimizde milyonlarca atom yutmuyormuşuz gibi.

  1. Yazmaya başladığınız yeni romanın Mısır’da geçen bir polisiye olduğunu biliyorum. Yeni romanda da fantastik öğeleri kullanacak mısınız?

Evet büyük bölümü Mısırda geçen bir roman yazıyorum şu aralar. Tarzı yoğunluklu olarak polisiye olacak ama henüz beşbin kelimeyi yeni geçtim. Yakında roman ne olmak istediğini bana gösterir, malum dizginler benim elimden çıkıp gidiyor. Fantastik öğeler benim kullandığım bişey değil, ben onun içindeyim. Üstelik Mısır fantazmanın kol gezdiği bir yer. Umarım beni de okuyucuları da memnun edecek bir sonuç çıkarabiliriz.

Bu güzel röportaj için teşekkürler ve yeni romanı merakla bekliyoruz.

25.04.06

Korku edebiyatının genç öncüleri

Yeni Şafak – 24.9.2003

“Türk yazarı korku, bilim kurgu ya da fantasya romanı yazamaz” diyen, önyargılara karşı bir hayal üretme ordusu gibi çalışan Xasiork Ölümsüz Öykü Kulübü, Türk edebiyatına yüzde 100 yerli öykü ve romanlar kazandırıyor.

  • ÜRÜN DİRİER
    Onlar aramızda dolaşıyor, hayallerle besleniyor, zamanı aşıyorlar. Düşlerle yaşayıp, olmayan ülkelere gidiyor, bilinmeyen ırkları görüyorlar. Onlar, Anadolu korku ve fantasya yazınının ilk temsilcileri ve Xasiork Ölümsüz Öykü Kulübü fantastik Türk edebiyatının öncü yazarları. İnternet üzerinden öykü ve roman yarışmaları da düzenleyen kulüp, Orkun Uçar ve Sibel Atasoy’un ortaklığıyla kurulan yayıneviyle de, genç yazarları edebiyat dünyasına kazandırıyor. Yazar sayısı kısa sürede 100’e yaklaşan kulüp, her ay toplantı yapıyor, bilimkurgu ve korku panelleri düzenliyor. Orkun Uçar, amaçlarının Türk edebiyatında korku, gerilim ve fantasya dalında bir ekol oluşturmak olduğunu belirterek, “Yurtdışında öykü kulüpleri çoktur, özellikle bilimkurgu ve gerilim alanında yazıp çizenleri biraraya getiren kulüpler. Türkiye’de de bunun kurulması gerektiğini düşünüyordum. Bir yıl olmasına rağmen Xasiork bence ekol oldu bile” şeklinde konuşuyor.

    “Türk’ün Türk’ü kabul etmesi zor”

    Barış Müstecaplıoğlu, Perg Efsaneleri’nden “Korkak ve Canavar” ve “Merderan’ın Sırrı” kitaplarının yazarı. Eleştirmenlerin fantastik Türk romanlarına ilgi göstermediğine değinen Müstecaplıoğlu, “Büyük bir çoğunlukla fantastik roman okumak isteyen biri, yabancı çeviri eserleri tercih ediyor. Örneğin, Harry Potter’a yapılan tanıtım bir Türk yazarı için yapılsa, o yazarın da kitapları satılırdı” şeklinde konuşuyor. Şimdiye kadar Türk yazarlarından Sırıtkan Kırmızı Ay, Venüs Bağlantısı, Derzulya 1 ve Kıyamet Sirki kitaplarını basan Xasiork Yayınevi, çeviri kitap basmıyor.
    http://yenisafak.com.tr/arsiv/2003/eylul/24/hayat.html

  • Ferrarisini geri alanlar

    Akşam gazetesi – haber -26.03.2006

    SİBEL ATASOY: FETHİYE’DE YEDİ YIL ROBİNSON GİBİ YAŞADIM

    Her Şeyİ terk ettiğimde 1994 yılıydı. İstanbul’u bırakıp Fethiye’de bir adaya yerleştim ve yedi yıl Robinson hayatı yaşadım. Finans dalında uzmanım ve gitmeden önce bir şirketin genel müdürlüğünü yapıyordum. Evliydim, bir çocuğum var. Sosyal hayatım iyiydi, mesleğimi çok seviyordum. Kariyer kadınıydım yani. Ama içimde hep bir balıkçı kasabasında sade bir yaşam sürme isteği vardı. O dönem çok para kazanıyordum ama o ölçüde de harcıyordum; bir yalıda oturuyordum, özel arabalarımız, evde çalışan yardımcılar vardı, ünlü markalar giyiyordum… Bunlar yaşadığım hayatımın getirdiği şeylerdi. Bir gün fark ettim ki, ben aslında başkaları için yaşıyorum. İş hayatında bana bir şey vermeyen insanlarla birlikte olmak, nazik laflar etme mecburiyeti, ye kürküm ye dünyası bana rahatsızlık vermeye başladı. Ve aniden gitme kararı aldım. Önce eşimden, sonra işimden ayrıldım, evimi sattım, ilişkileri dahi kapattım, bütün kartvizitlerimi yaktım! Ve 94 yılı Nisan ayında sadece bir sırt çantasıyla İstanbul’dan çıktım. Fethiye’de, üzerinde birkaç evden başka hiçbir şey olmayan küçük bir adada, bir oda bir mutfaktan oluşan küçük bir kulübeye yerleştim. Üç tavuk bir horoz aldım, tüm sebzelerimi kendim yetiştirdim. O yıllar boyunca gazete okumadım, televizyon seyretmedim… Fethiye’de yaşadığım yedi yılda şunu öğrendim: İnsanın yaşamak için çok fazla paraya ihtiyacı yok. Her şeyimi kaybetsem de hayatta kalabilirim düşüncesini kazandım. Sahip olduklarıma değil kendime güvenmeyi öğrendim. Farklı yönlerimi keşfedip geliştirdim. Yazmaya başladım.

    KALABALIKLARA BAYILIYORUM

    Bu süreçte esas olan Ferrari’yi satmak değil, kendini boşaltmak eylemiydi. Kahve fincanınız ağzına kadar doluysa üzerine yeni bir şey ekleyemezsiniz. Bunun için mevcut olan şeylerden bir kısmını feda etmek gerekiyor. Hele köklü bir değişiklik yapacaksanız kabı tamamen boşaltmanız lazım. Ben bunu yaptım. Sonra yeni iş kuran bir arkadaşım yardımımı isteyince geri döndüm. Ve burada tekrar sıfırdan başladım hayata. Önce o şirketin genel koordinatörlüğünü yaptım, sonra bir yıl boyunca Kazakistan’daki bir projenin hazırlanması görevini üstlendim. Şimdi proje bazında çalışıyorum, uzmanlık alanımla ilgili olarak büyük şirketlere eğitim veriyorum. Ama iş dünyasından bu kez değişik bir lezzet alıyorum. Çünkü mecbur olduğumu hissederek yapmıyorum. İstanbul’da yaşamak da artık farklı benim için. Gitmeden önce gürültüsüne, uğultusuna, kalabalığına dayanamadığım bir yerdi. Şimdi ise bana eskisinden güzel geliyor. İnsanları çok seviyorum, ne kadar kalabalık olursa o kadar hoşuma gidiyor. Gürültü beni rahatsız etmiyor. Burada yaşamaktan zevk alıyorum. On yılda İstanbul daha iyiye gitmiş olamayacağına göre bende bir değişiklik olmuş. Öyle bir ruh durumuna geldim ki, nereye gidersem gideyim aynı huzuru ve güzelliği bulabiliyorum artık. Bu durumda bir Ferrarim de olabilir, neden olmasın?

    xasiork Fantastik öykü kulubü

    Hürriyet gazetesi – 14.06.2003

    Fantastik öykü kulübü

    Şermin SARIBAŞ

    Xasiork bir bilimkurgu ve fantezi öykü kulübü. Yurtdışında Arthur C. Clark, Asimov gibi ünlü yazarlar adına kurulan öykü kulüplerine benziyor. Fikir sahibi Orkun Uçar’a esin veren Jules Verne ve H.G.Wells’in bugün klasikleşen eserlerini ilk kez üyelerle paylaştığı edebiyat kulüpleri.

    Uçar önce internette bir öykü sitesi açtı. İsteyen herkesin bilimkurgu ve fantezi öykülerini yayımlamaya başladı. Ardından kulübü bir yayınevi haline dönüştürdü. Ölümsüz Öyküler Kulübü Xasiork bugüne dek beş kitap yayımladı. Xasiork nasıl okunur diye sorarsanız, yardımcı olalım: ‘‘İksasiork.’’ Ne demek mi? Cevabı yazıda…

    Yayınladıkları bazı kitaplara ‘‘Nitumur in vetito’’ notunu yazıyorlar. Yasaklanmış olana erişmektir amacımız, anlamını taşıyor. Nietzsche’nin ‘‘İyiliğin ve Kötülüğün Ötesinde’’ adlı kitabında geçiyor. Xasiork’un içindeki asi yapıyı iyi anlattığını düşündükleri için bunu kullanıyorlar.

    Yaş sınırı olmaksızın, bilimkurgu, korku, fantastik, polisiye konularında iyi yazan herkesin öyküsünü yayınlıyorlar.

    En küçük öykü yazarları 14 yaşında. Çoğunluğunu öğrenciler oluşturuyor, ama çocuklu ev kadınlarından tiyatroculara kadar geniş yelpazeleri var.

    Orkun Uçar, Peter Straub’un ‘‘Gece’’ romanını okuduğunda, yaşlı adamların toplanıp birbirlerine öykü anlattığı bir kulüple karşılaşmış. Daha sonra bu tür bir kulüpten bahsedildiğini, Stephen King’in ‘‘Kuşku Mevsimi’’ romanında da okuyunca kendisinin de buna benzer bir öykü kulübü kurabileceğini düşünmüş. Hele hele Frankenstein’ın yaratıldığı gecenin de hikayesini öğrenince bu düşüncesi iyice pekişmiş:

    1816 yılının Temmuz ayında Cenevre Gölü kıyısında beş kişi biraya gelmiş, ama fırtına nedeniyle eve kapanmak zorunda kalmışlardı. Birbirlerine korku öyküleri anlatarak vakit geçirmeye çalışırken ortaya çıkan öykülerden biri de Frankenstein’dı.

    LİSE ÖĞRENCİSİYDİ

    Orkun Uçar, Türkiye’de bilimkurgu, fantezi ve korku türü öykü yazacak kişileri biraraya toplayan bir kulüp ortamı oluşturmaya karar verdiğinde henüz lise öğrencisiydi. Ve onun liseyi okuduğu yıllarda TRT akşam yayına başlıyordu, özel kanal yoktu, video furyasının başlamasına ise daha çok vardı. Tabi İnternetin ise esamisi bile okunmuyordu.

    Bir öykü kulübü kurmanın yolunu yordamını bilmediği için projeyi oluşturdu ama ne şekilde ilerleyeceğini sonraki yıllara bıraktı. Kulübün adı ‘‘Ölümsüz Öyküler Kulübü’’ydü. Sembol olarak Xasiork kelimesini seçmişti.

    2001 yılında işinden kovulunca sahip olduğu külüstür bilgisayarıyla amatör bir site hazırladı, her gün bir öykü yazıp siteye koymaya başladı. Bir çağrı yapmamıştı ama siteye bir okur öykü gönderdi ve Uçar o öyküyü de yayınladı. Arkası geldi ve bilim kurgu, fantastik, polisiye, korku, gotik alanında yazan herkesin öykülerini yayınlamaya başladı. Bir süre sonra da interaktif bir öykü yazmaya karar verdi. İlk bölümünü Orkun yazdı, sonraki bölümler öykü yazıp gönderenlerce tamamlandı. Daha sonra kendi aralarında küçük bir öykü yarışması düzenlediler ve bir barda ödül töreni bile yaptılar. Hediyesi birkaç kitaptı.

    Yarışmaya katılanlardan birinin, ‘‘internet üzerinden bir dergi niye yapmıyoruz’’ fikriyle harekete geçtiler. O gün bu gündür, bilimkurgu, fantezi, korku, gerilim, polisiye, gotik, yeraltı konularını kapsayan yazılardan beğenilenler derginin sitesinde yayınlanıyor.

    KAFEDE YAYINEVİ KURDULAR

    Xasiork Ölümsüz Öyküler Kulübü’nü, sadece bir internet sitesi olmaktan çıkarıp, yayınevine dönüştüren süreç, Sibel Atasoy’un gönderdiği mail ile başladı. ‘‘İnternette gezerken siteyi buldum. Fantastik resimlerin, labirentlerin olduğu karmaraşık bir siteydi. Bana çok uygundu, çünkü ben düzeni sevmiyorum. Ne güzel bir yer, diye düşündüm. Mesaj atıp kutladım. Baktım cevap geldi. Sonra, geçen mayısta bir kafede Orkun’la buluştuk. Kafeden kalkarken yayınevini kurmaya karar vermiştik. O hafta düşüncemizi gerçekleştirdik. Orkun’un ve benim kitabım hazırdı. Ertesi ay ikimizin de kitabı çıkmıştı.’’ Orkun Uçar ve Sibel Atasoy’un kurduğu yayınevinin bir ofisi yok. Matbaayı, dizgiyi hep tanıdıklarıyla halletmişler. Paraları olur olmaz, yayınevlerini kurumsallaştırmak istiyorlar. Çeviri eser basmayıp, sadece yayınevinin konseptine uygun kitapları basacaklar.

    http://webarsiv.hurriyet.com.tr/2003/06/14/303486.asp