Açıl susam Açıl!

Susamı her zaman çok sevmişimdir (her zamanki gibi nedenini bilmeyerek), belki bu sebeple de tam bi simit canavarıyım 🙂

Az önce kahvaltımı yaparken, yediğim şeylerin her birini dalında yerinde hayal ederken (epey süredir bir yandan yer bir yandan hepsini gözümde canlandırır, teşekkür ve hürmetimi sunarım) susamın bitkisini hiç görmediğimi neye benzediğini bilmediğimi fark ederek çok utandım. Hemen iste-versin googledan fotoğraflarına baktım. Çok naif çok hoş bi varlıkmış.

Bu arada ister istemez hakkında bi kaç şey de öğrenmiş oldum:)

**

İçinde yoğun miktarda demir bulunduran susam yağının kansızlık problemi çeken insanlara son derece iyi geldiği bilinmektedir. Aynı zamanda bununla beraber yoğun vitaminleri bakımından da kullanımı oldukça büyük bir önem teşkil etmektedir.

Son dönemlerde yapılan araştırmalar sonucunda susam yağının bağırsak kanseri başta olmak üzere pek çok kansere iyi geldiği bilinmektedir. Son dönemlerde yapılan araştırmalarda bu şekilde öne atılan tezlerin büyük bir kısmının doğru olduğunu desteklemektedir.

Aynı zamanda susamın beyin ve sinir hücrelerinin yararına bir madde barındırdığı da bilinmektedir. Bu maddenin genel ismi ise lesitindir. Eğer cildinizi korumak istiyorsanız da susam yağından yardım alabilirsiniz. Çünkü içeriğinde oldukça yoğun miktarda E vitamini bulunmaktadır.

Özellikle Amerika başta olmak üzere pek çok ülkede susam yagı güneşin zararlı etkilerinden korunmak adına da kullanılmaktadır.

Susam yağı kolesterol dengesinin korunması açısından da büyük bir önem taşımaktadır.

Teşekkürler susam kardeş

Sıvı güneş ışığı!

Haçlı seferler Kudüs’ü dinsizlerden kurtarmak için değil, Ölü deniz’de tuz haklarını elde edebilmek için yapılmıştır. Bu beyaz altının anlamını ve önemini doğru anlamak için tarihi doğru anlamalıyız. Sal kelimesi Latince’de sol' kelimesinden geliyor, bu da Sole, yani su ve tuz'un oluşturduğu karışımın adı, yine aynı zamanda Latince'de ve İtalyanca'da Sol : güneş demektir. Böylecesole’ sıvı güneş ışığı, biyofotonlar, ışık kuvantları, anlamındadır. Bir çok insanda, bedenlerinde sodyum klorür fazlalığı olmasına rağmen, tuz eksikliği olduğunda, aslında damarlarında ışık olmadığı anlaşılmalıdır, bedenlerinde bütünselliği kaybetmişlerdir.

Dünyadaki tuzlar nereden geliyor ?  Milyonlarca yıllar önce, 250 milyon yıla kadar mevcut ana deniz güneşin de etkisiyle kurumuştur.  Kuruma esnasında 84 elementin elektromanyetik güçleri tuzun kristal kafesleri arasına bağlanmıştır. Enteresan olan da, bu ana denizin içindeki tuz konsantrasyonu aynı bizim fiziksel bedenlerimizde olduğu gibi oluşu , bu da % 0,97. Ve yine enteresan olan, tuzun içerdiği elementlerin aynıları bedenlerimizde de mevcut.  Aynı güneş ışığında olduğu gibi, kristalin sole' karışımını belli bir ışınım oranına maruz bırakınca, birkaç hafta içindehiç yoktan’, aslında <strong>her şeyden' amino asitlerin oluşmaya başladığını</strong> görüyoruz.  Canlılığı oluşturan albümin yapıtaşları, yani organik yaşam oluşmaya başlıyor.  Neden ?  Sole'nin içindehiç bir şey’ değil de `her şey’ olduğu için !

Hayvanlar Konuşamaz ama…

Arabayla toprak bir yolda seyrediyoruz. Dağ yolunda bir köy yerleşimine yakın bir yerde küçük bir tepelik dikkatimizi çekiyor. Etrafı tel örgüyle çevrilmiş, tel örgünün içinde onlarca keçi. Kimi kül rengi, kimi siyah, kimi yaşlı, kimi çocuk daha. Biz oradan toz kaldırarak geçip giderken onların dikkatini çekmiş olmalıyız ki içlerinden en yaşlı olanı dikkatimi çekti.

Anlık bakışlarımız buluştu sanki. Ve yaşlı keçinin bize bakmasıyla beraber diğerleri de hep birlikte yönlerini bize doğru dönerek pür dikkat kesiliverdi. Görüntü ilginçti. Arabayı durdurduk. Aşağıya inip yanlarına gittik. Yaşlı keçi gözlerini ayırmadan bakmaya devam etti. Biz de ona baktık. Öylece bakıştık bir süre. Anlamaya çalışır gibiydi hali. Bir şey söylemeye çalışır gibi…

Motorla Olympos yolunda iniyorum. Yavaş gidiyorum. Motoru kapattım. Eğim yardım ediyor gidişime. Ve bir bukalemun gördüğümü sandım anlık. Durdum ve geri döndüm. Yolun ortasındaydı. Hareket ediyordu. Sevindim. Hemen onu alıp güvenli ormana bırakacağımı düşünerek sevindim. Yanına gittiğimde garip bir şekilde gövdesini yukarı doğru kaldırmaya çalıştığını gördüm. Kafasında kan izleri olduğunu görmek çok büyük bir hayal kırıklığına uğrattı beni. Kan vardı ağzında, gözleri kapalıydı. Karnını yukarı çekmeye çalışıyordu. Hemen aldım, kenara koydum. Hiç kıpırdamadı uzunca bir süre. Ne yapacağımı bilmiyordum. Nefes alıyordu. Elini tuttum. O küçücük eliyle son gücünü de toparlayıp elimi tuttu. Ağlıyordum. Ondan bana gelen etki karışıktı. Enerjisini hissedebiliyordum. Karışık, ölümcül bir şey… Kuyruğuna baktım. Arka bacaklarında his kaybı vardı. Kımıldamıyorlardı. Sağlıklı hali geldi gözümün önüne. Şimdi iyi olsa kuyruğunu elime dolardı diye düşünmeden edemedim. Gözleri bir o yana bir bu yana bakarken çok yavaş hareketleri hayranlık uyandırırdı bende. O ise ölmek üzereydi. Vücudunda bir yara yoktu. Ona çarpan her neyse başına darbe vermişti. Bir süre daha geçti öylece. Elini tutmaya devam ediyordum. Ve kısa bir süre sonra kusmaya çalıştı. Ağzını açtı birkaç kere. Ve öylece can verdi. Gözleri kapalıydı zaten. Hiç açmamıştı. Elini bıraktım ve öylece kalakaldım orda…

Konya Selçuk Üniversitesi’nde rastladım onlara. Veterinerlik Fakültesi’nde. Üç tane at. Yan yana yüksek duvarlı ve kapısı kilitli küçücük bölmelerde korku dolu gözlerle bakıyorlardı etraflarına. Öğrencilerden birine sordum. Okul programı içinde kullanıldıklarını, önce enfekte edilip sonra tedavi edildiklerini öğrendim. Bazen aralarından kimilerinin öldüğünü de. İçimden bir şey direndi. Bir atın yaşamının oyuncak gibi bu şekilde kullanılmasına gönlüm razı olmadı. Bir yanlış vardı, büyük bir hata…

Bir köydeyim. Komşum olacak hayvan düşmanı bir adam bir dağ tavşanı yakalamış ve onu bir bölmeye hapsetmiş. Sözüm ona tavşan çiftleştirerek çoğaltmak için. Gelip giderken ona bakardım hep. Aynı bölmede bir tavşan daha vardı. Evcilleştirilmiş olduğundan hiç kaçmıyordu. Adam onu satın almıştı pazardan. Yabani olansa hiç görünmüyordu. Onu hiç göremedim. İçten içe kaçmasını diledim bir gün. Öyle günlerce kaldı. Sonra kaçtığını duydum, sevindim içten içe…

Karatavuk. Öyle güzel bir kuştur ki, uzun kuyruğu vardır. Mavi renkleri gözükür tüylerinde. Güzel ve büyük bir kuş. Bir tarlada ölüsünü gördüm. Mısır ekili tarlada korkuluğun ucuna saplanmıştı. Kanatları zoraki açılmış, öylece duruyordu. Başımı çevirince aynı tarlada üç yerde ölü karatavuklar gördüm. Her biri korkulukların üzerinde kanatları zoraki açılmış bir vaziyette duruyorlardı. Öfkemden deliye dönmüş bir halde öylece kalakaldım. Çaresizlik içinde…

Evimin bahçesinde bir dut ağacı vardı. Ağacın ana gövdesinin tam da yere bakan kısmından bir ses duyduğumu sandım bir gün. Dikkatlice sesin geldiği yöne bakarken kuş sesleri duydum. Yeni doğmuş kuş yavruları vardı. Bir ağaçkakan buraya yuva yapmış ve yavrularını bırakmıştı belli ki. Dinledim biraz. Annelerinin içerde olma olasılığı yüksekti. Çünkü yavrular durmadan ses veriyorlardı. İçerden ekmek ufağı getirdim ve çok yavaş hareketlerle delikten içeri tam atacağım anda anne ağaçkakanla göz göze geliverdik. Kafayı çıkarıvermişti. Ve hemen geri deliğe girmesi de aynı anlarda oldu.  Güldüm. Ekmek ufaklarını attım içeriye. Ben attıkça sesler yükseldi. Attıkça yükseldi. Bunu hissetmek hoşuma gitti. Ertesi günler ekmek ufağı atmayı sürdürdüm. Ve bir gün içerde otururken kapı çalınmasına benzer ‘tık, tık’ diye bir ses duyar gibi oldum. Başımı çevirip tam kapıya bakıyordum ki ses tekrar etti; ‘tık, tık.’ Kapıyı açtım ve anne ağaçkakanı gördüm. Bana baktı ve uçtu gitti… Donup kalmıştım. Anne ağaçkakan bana teşekkür etmişti. Bana güvendiğini ve benimle dost olduğunu anlamış ve bundan onur duymuştum. Uzunca bir süre kalbim bu sevinçle pır pır etmeyi sürdürdü.

Büyük Anadolu Yürüyüşü’ndeyim. Mersin dolaylarında bir orman yolunda önümüze çıkan bir kıl çadıra konuk olmak üzere mola vermek üzereyiz. Derken otlamakta olan keçileri gördük. Keçilerden biri otlamayı bırakıp bir taşın üzerine çıktı ve bizi izlemeye başladı. Sanki ‘hoş geldin’ der gibiydi…

…

http://www.olympos.com.tr/?p=7934&utm_source=feedburner&utm_medium=email&utm_campaign=Feed%3A+olympos_com_tr+%28Olympos%29

Az seçilen Yol

Eski bi yazımızdan ancak içeriği eskimeyen 🙂

Denemek… Korkutucu olmasına karşın yepyeni bir şeyi denemek, işte az kullanılan yol budur.
Denemenin kendine aşık olmak… Eğer böyle olabilseydik her yer başarı hikayeleri ile dolu olurdu; çünkü denemek bizatihi başarıdır.
“Sonuç odaklı” eğitime hayır.
“Başarısızlık Hikayeleri” eğer gerçekten yazılsaydı muhteşem olurdu. Ki onlar başarısızlık değillerdi.
Neye başarısızlık diyorlar?
Aklımızdaki varış istasyonuna/amaca ulaşamamaya başarısızlık diyor toplum. (Önce aklımıza hedefi koyuyorlar, iyi yokla kendini, o hedef zaten sana ait değil) Yalan! Küllen aldatmaca!
Tek bir başarısızlık tarifi olabilir; hiç bişeye girişmemek, taklitçilik, başkalarına askıntı olmak.
Varış istasyonu, bir seraptır zaten, varla yok arasında, içimizde bi yerlerde durur fakat aslında başarı; yeni bir yola girişmektir, cesaretle denemektir, az kullanılan yoldur o. Ve adım attığımız an bu yola başardık demektir. Bilinmeyenle yüzleşme, adrenalin salgımızın artmasına sebep olur, bu ise yeniden doğma anlamına gelecek bişeydir.
Ey Gezgin… Eyy az kullanılan yolları seçen deneyci… Sen bir savaşçısın. Gözünü hedefe dikme, kalbini kilitleme! Her adımında tüm duyuların açık olsun, her kokuyu, her sesi duy! Her yüzü gör! Dokun /dokunul… Bütün dünya, hepimiz senin arkandayız, her an sana işaret gönderiyoruz. Eğer açık isen (hedefe kilitlenmemişsen açıksındır) işaretlerimizi görür/duyar/hissedersin.
Bekınız: Ormana gittim

Elenin’in Yakın Geçişi

Kimilerine göre bir kuyruklu yıldız, kimilerine göre sönmüş cüce yıldız (dwarf star) olan Elenin, yaklaşık 12.000 yıllık bir yörüngesi olduğu söylenen ve bu yörüngesinde bizim güneş sistemimizden nadir geçişi esnasında, 16 Ekim 2011 tarihinde, Dünya’ya en yakın yakınlaşma noktası olan 22 milyon millik bir mesafeden geçiş yapacak. Elenin’in büyüklüğü ve Dünya’mız üzerindeki etkileri konusunda tartışmalar var. Bazı bilim insanları gezegenimiz üzerinde ölçülemeyen çok küçük bir etkiye sahip olacağını söylerken, bazı bilim insanları ve araştırmacılar Dünya üzerinde önemli etkileri olacağı görüşünde. Bu araştırmacılardan saygın bir isim olan Cornell Üniversitesi’nden Dr Mensur Omerbashich, sismik araştırmalar alanında dünyanın üst düzey bilim insanlarından. Önemli gezegen dizilimlerinin M6+ depremlere sebep olduğunu iddia eden Omerbashich, 2011 Ağustos-Ekim ayları arasında Dünya’nın çoklu hizalanmalarında yer alacak Elenin Kuyruklu Yıldızının Dünya’nın çok kuvvetli depremselliğini şiddetlendireceğini, büyük felaketsel olaylara neden olma olasılığının bulunduğunu söylüyor.

İnternet taramalarında görebildiğim kadarıyla Elenin hakkında haberler, spekülasyonlar son araştırma yaptığım zamandan bu yana iyice çoğalmış durumda. Kimileri bu gökcisminin kehanetlerdeki Nibiru ya da Marduk olduğunu, kimileri Hopi’lerin “Arınma Günü”nün habercisi Kachina’sı olduğunu, kimileri dev bir uzay gemisi olduğunu iddia ediyor.  Rusya savunma bakanı Serdyukov’un, yörüngesindeki anormalliklerden dolayı bu gökcisminin zeka sahibi kimseler tarafından yönetildiğini iddia ettiği, Seti projesinde görevli bilim adamları da aynı görüşte oldukları söyleniyor. Bazıları Elenin’in bu yakınlaşma sürecinde Dünya’da büyük felaketler yaşanacağını iddia ederken, bazıları İncil’de bahsedilen “SON”un geldiğini iddia ediyor. Örneğin Elenin’in Dünya ile Güneş arasından geçeceği 3 günlük süreyi, İncil’deki 3 günlük karanlık süreciyle bağdaştıranlar var.

En yakın geçiş olarak belirtilen 16 Ekim 2011 tarihi, Maya Takvimi’nin aslında 21 Aralık 2012’de değil, 28 Ekim 2011’de sonlandığını iddia eden Dr Carl Johan Callemann’ın verdiği tarihe yakın olduğu, 28 Ekim civarında ilginç gezegen dizilimleri olacağı için, olay bu tarih çakışması yönüyle de çok konuşulur hale gelmiş durumda.

Öte yandan NASA uzmanları ve bazı astronomlar Elenin’in bu yakın geçişinin Dünya’da felaketleri tetiklemeyeceği, çünkü küçük bir gökcismi olduğu görüşünde…

Kişisel kanımca bu yakın geçiş, önümüzdeki yaklaşık bir yıllık süreçte dünyevi olayları oldukça hareketlendirecek. Elenin’in yörüngesinde Dünya’ya en yakın geçişi, ülkeleri ve liderlerini kıran kırana rekabete yönlendiren, güç dayatılmasını öne çıkaran, kazanma hırsını arttıran ve gözü hiçbir şeyi görmeyecek denli yenilmezlik hissi getiren, kazanmak için her türlü yolu deneyen, manipülatif, istediklerine üstü örtülü yollarla ulaşmaya çalışan, her zamankinden daha fazla riskçi ve agresif bir profil çizeceği süreçte olduğumuzu gösterebilir. Uluslararası ilişkiler gerginleşebilir, savaş havası estirecek durumlar yaşanabilir, askeri operasyonlar hız kazanabilir, şiddet ve teröre yönelik eylemler artabilir. Bu bağlamda 2011 yılı Eylül, Ekim, Kasım ayları özellikle dikkat çekiyor. Ama sadece bu tarihlerde değil, takip eden bir yıllık süreçte de bu etkiler devrede olacak.

Pek tabii ki Elenin’in geçişini fiziksel anlamda kastedilen ve korkuyla karşılanan “Dünya’nın Sonu” alameti olarak görmüyorum. Ama her şeyin dönüşüm geçirdiği bu anlamlı “geçiş” döneminde insanlığın dünyadaki hayata ve ilişkilerine daha farklı bir bakış açısı kazanması, farkındalık ve bilinç seviyesinin yükselmesi için gerekli olan “dönüşümü” hızlandırıcı katalizörlerden biri olacağını, mevcut dünya bakışımızın değişmesinin zamanının geldiğini işaret eden bir rol üstlendiğini hissediyorum. Aşağıda okuyacağınız keşif anı astroloji haritasında Satürn’ün Terazi burcuna ve haritanın 12. evine yerleşimi, bilinçaltına yerleşen korku faktörünün ötesinde, aslında bu kuyruklu yıldızın gizli misyonunun insanlığın bilinçaltını yapılandırmak, adaletli düzeni kurma ve insan ilişkilerini dengeleme düşüncesini insanlığın bilinçaltına yerleştirmek olduğunu düşündürüyor.

http://www.onerdoser.com/Y57_1_elenin.html

Yazının orjinali çok detaylı, ilgisini çekenler yukarıdaki adresten bakabilir. Öner Bey, ciddiye aldığım saygıdeğer bir astrolog olduğu için zaman zaman böylesi ilginç saptamalarını ben de sayfamdan paylaşıyorum.

Vee her zamanki gibi yumuşak geçişler diliyorum 🙂