İlerlemek zorunlu mu?

5/12/2005 ·Tarihinden bi günlük notu (Ne kadar ciddiyim? Vay canına dedim görünce!)

Belki inanmayacaksınız ama son yılımın tek çelişkisi bu oldu/oluyor!

Dünya tarihine bakıldığında evrim en bariz realite. Sanki evrilmek mecburi gibi görünüyor.  Üstelik sonsuzca devam edebilirmiş gibi görünüyor (bulunduğum noktadan bakıldığında); çünkü evrim, zamanı hiç takmıyor!

Evrilmekten kaçmak mümkün değil mi?!

Zaten benim “oyun kuramı” da sonuçta evrilmenin bizi bi yere götürmediği olgusu üzerine yapılanıyor.

Kendi kuramımda oyundan kaçmak için yapılacak tek şeyin kendi etrafında dönmeyi bırakmak olduğunu söylemiştim. Bundan da hala hiç kuşkum yok!

O zaman ne demeye evriliyormuşum gibi hissediyorum?

Cevabı açık; demek ki kendi çevremdeki dönüş durmuyor!

Çelişki burada başlıyor; evrilmek için hazırım. Yani Sibel denen makina şu anda buna hazır, biliyorum. Kıpırdamaya çekiniyorum. Ama üzerime sel suyu gibi geleni görmezden gelemiyorum.

Mesele aslında şu; ben Sibel değilim. Ben evrilmenin gereksizliğini bilenim.

Berbat bi durum!

Ve yine biliyorum ki; bu ve buna benzer çelişkiler, Sibel’le aynı seviyeye geleceğimiz ana kadar bitmeyecek.

Onunla ne yapacağımı bilemiyorum.

Daha berbat olanı da şu; ne yapacağımı bilmek için Sibel’e muhtacım!!!

İronik değil mi?

Sibel ne yapacağını fevkalade biliyor; zaten programı buna göre hazırlanmıştır.

Evrilmenin anlamsızlığını bilen ben, kendi etrafında dönmeyi bırakamıyan Sibel yüzünden, onu evrilmesi için serbest bırakmak zorundayım.

Serbest bırakmazsak, onunla sonsuza kadar ŞU AN da duracağız. Fakat bu çelişki de bizimle duracak…

Ben hayatımda bu kadar saçma bi şey görmedim. Bir şeyin oluşunu, onun olmama nedeninin içine nasıl sokarım ben? Hayır bu kadar da şapşal olamam herhalde!

Yine de olmuşum işte!

Bu yalnızca KAZA eseri olabilirdi…

Bir (1), sıfırın (0) içine girebilir mi?

01010000101011111010100101010100100101010101010101010101010101

Böylece yan yana geldiklerinde görüntü oluşuyor; hayat illizyonu!

Bu zavallı dizilerden kurtulmak için bir, sıfırın içine girmeli!

Küçük anılara devam

Konu başı için tıklayınız

Babam çok ikna edici konuşur ve örnekleri çok etkileyici olurdu. Müthiş bir dinleyiciydi. Kendisini ziyarete gelen köylüleri saatlerce -sanki dünyanın sekizinci harikasıymış gibi-dinleyebilirdi. Bu bana ilginç geliyordu. Ben okumayı öğrendiğim andan itibaren tarih ve sosyolojiye merak sarmıştım (bu babamın da çok iyi olduğu konulardı), daha sonra bilim ve siyeset gündemime girdi. Bireysel konular çok daha sonra fark ettiğim alanlar oldu, yani psikoloji, mana alemi vs 🙂

Ben arada roman da okurdum, babam bunu pek de desteklemezdi ama bişey de demezdi. Sonraki yıllarda durup durup bana “kefken, büyük taarruzu oku” derdi. Ona göre hayat hakkındaki herşey kurtuluş savaşımızda gizliymiş.

**

Beş yaşından sonra hep anadolunun köylerinde kasabalarında dolaştık. Yani hep toprakla ilişkim vardı. Yediğim meyvelerin çekirdeklerini çöpe atmazdım, hemen kapıdan çıkıp en yakın toprağa gömerdim. Oralarda ağaç çıkacağını sandığım için kendimi mutlu hissederdim. Sonra oradan taşınmış olurduk hatta üzerine üç kez daha taşınmıştık olurduk. Babam bi seyahatten elinde kocaman bi madlen çikolatayla döndüğünde aynı zamanda bana bi de havadisi olurdu; “kefken biliyo musun, senin felanca yerde diktiğin ağaç büyümüş, altında oturanlar vardı,hatta bana şeftalisini ikram ettiler, senin yerine yedim, şahaneydi”derdi. Ben de inanırdım. Tabi biz televizyon, internet çağı çocuğu değildik, her söylenene inanırdık, üstüne üstlük ben iyice saftım. Çok sevinirdim. O babamın her dönüşünde müjdesini verdiği meyve ağaçlarımın hülyasını kurardım geniş geniş tebessümlerle.

**

Üç-dört yaşlarındaydım. Annem her gün bana bi çiğ yumurta yedirirdi ve ben çiğ oluşunu sevmezdim ama mecbur edilirdim. Bi gün mutfakta yumurtayı kırıp elime verdi ve sonra içeri geçti, ben de fırsat bu fırsattır diye onu çöp tenekesine attım. Az sonra annem döndü, inceleyici gözlerle bana baktı sonra çöp tenekesine baktı ve ordan dökülememiş (maalesef) yumurtayı çıkarıp yeniden elime tutuşturdu.  O, böylesi en doğrusu diye biliyordu. Bilim dinine inanırdı (hala öyle). Üstelik bütçesi günde tek yumurta almaya yetiyordu ve bunu benim için kullanıyordu (sonradan söylemişti).

**

Çikolatayı çok severdim, hala severim (bitter). Babamın her hafta getirdiği o kocaman şahane çikolatanın her bir bölümünü kırıp birini verirdi annem bana (devasa çikolatalardı onlar, beş bölümden oluşurdu, şimdilerde yok). Ben de yavaş yavaş minik kesiklerle dilimin üstünde, ağzımın damağımın her noktasına değdirerek eriterek, zevkle yerdim. Babam yavaş bitsin diye böyle yiyor derdi. Oysa ben itiraz ederdim, gerçek lezzeti ancak öyle alınıyordu. Çikolata dişlerle çiğnenerek yenmez, hala aynı fikirdeyim.

**

Babam köylerine 20 km uzakta olan bi ilkokula yürüyerek gidip gelerek okumuş. Bi gün yine yorgun argın okuldan eve dönerken açık arazide bi çok köpeğin saldırısına uğramış. Köpekler havlayarak ona koştuklarında o hemen yere çömelip okul kitabını eline alıp okumaya başlamış. Köpekler durmuş ve onun ikişer metre çevresinde daire şeklinde sıralanarak beklemeye başlamışlar. Babam da beklemiş. Karanlık çökmüş. Sonuçta köpekler sıkılıp dağılmışlar ve babam yoluna devam etmiş 🙂 Liseyi de üniversşteyi de evden kaçarak ve ekstra zor şartlarda okumuş. Belki de evimizde bu kadar şahane bi kütüphane olmasının bi sebebiydi bu, kimbilir.

**

Küçükken ziraat mühendisi olmak istemiştim. Hayallerimde bir at sırtında rüzgar yelelerimizi uçururken bi köyden diğerine at koşturduğumu görürdüm. Biraz daha büyüddüğümde kuaför olmak ilginç gelmeye başladı, hem estetikti hem de yaratıcıydı. Ortaokuldan sonra bi meslek hayali kurmadım ama mühendis olacağım kesin gibiydi sanki.

**

Küçükken uzun ve harika,hatta büyüleyici rüyalar görürdüm, hepsini de hatırlardım. Hatta babam “kefken renkli sinemaskop rüya görüyor, hem de uyanıp aynı rüyaya devam ediyor” dye dalga geçerdi. Annem ise uzun uzun anlattığım rüyalarımın artık bi yerinde bunalıp “aman bu ne sibel, rüya mı film mi anlatıyosun” derdi. Neşahane rüyalardı onlar.

Günler böyle geçip giderken bir gün, tam olarak kaç yaşımda maalesef hatırlayamıyorum, şu muhakemeyi yaptım: gerçek hayat hangisiydi, her gece rüyalarımda yaşadıklarım mı (çünkü onlar gündüz yaşadıklarım kadar gerçekti), yoksa gündüz yaşamakta olduğum mu? Bunu bir kaç gün ciddi ciddi düşündüm. Sonunda mantıklı bir sebep bularak gündüz yaşamımın gerçek olduğuna karar kıldım, ve ondan sonra da belki yirmi yıl bunu bir daha sorgulamadım. Bulduğum sebep basitti: gündüz rüyam gerçek olmalıydı çünkü her sabah kaldığım yerden devam ediyordu, yani bir sürekliliği vardı, demek ki gerçek olan buydu! 🙂

Peki şimdi ne oldu da (aslında son yirmi yıldır) yeniden hepsinin rüya olduğuna karar kıldım?
Sanırım, burda her sabah güneşin doğuşu ile başlayan, istikrarlı rüyanın, bütün insanlar tarafından desteklendiğini, çünkü bu rüyayı ortak olarak gördüğümüzü anladım. 🙂

**

İyi ki Doğdun Oğlum

-Eski günlüğümden-

Bugün oğlumun doğum günü, onunla ilgili hatırladığım bazı anıları yazmak istedim birden.

Bi kere on gün geç doğdu, galiba bulunduğu yerde keyfi yerindeydi ve bu dünyaya da pek hevesli değildi. Ellidört santim, dörtbuçuk kilo çeken cüssesi, uzun saçları, pembe ve gergin derisi ile ona bakan yeni doğmuş diyemezdi herhalde. Bi filmde kullanılmış olsaydı, eh işte türk filmi, yeni doğmuş bebek bulamamışlar, bize yutturuyorlar diyebilirdik. Hamilelik döneminde çok huzurluydum (bi iki şiddetli fmf atağı dışında), eşim üzerime titriyordu. Bebek çok hareketliydi, çok çabuk hareketlendi ve yoğun tekmeleri doğana kadar artarak sürdü. İçimde bi şey olduğunu bilmek olağanüstü hoştu. Hamilelik nefis bi şey. Bu arada sanırım hamileliğin beşinci ya da altıncı ayında iki kaşımın arasında bi işaret ortaya çıktı, kuş ayak izi gibiydi. Öylesine belirgindi ki biraz utanırdım. Doğurur doğurmaz geçti.

Aslında öylesine acı bir doğum tecrübesi geçirdik ki, ben altı ay uykularımdan sıçrayarak uyandım, o ise tam 365 gün hiç durmamacasına ağladı! Evet abartmıyorum, bu çocuk tam bir sene hiç uyumadı ve günde yirmidört saat avaz avaz ağladı. Doktorlara götürdük, sebep bulamadık, uyutucu maddeler de vermek istemedim, kimbilir belki akıllı fikirli biri olacaktı da kendi rahatımız için bu olasılığı zedelemek istememiştim.

Çok yoğun bir iş hayatım vardı, sürekli ağlayan ve hiç uyumayan bir çocuğa bakmak cidden büyük sabır istiyordu, bu durumda ona dört kişi bakabildik, babası/ben/anneannesi ve dedesi. Nöbet çizelgesi yaptık ister istemez. İlginç bir deneyimdi. Zaten şimdi ona baktığımda ona 0-6 yaşında damgasını vuran dördümüzün de izlerini görebiliyorum. Çünkü her birimiz onun kakalı bezlerini yıkadık (O zamanlar hazır bezler yoktu daha),besledik, ayakta kucağımızda sallayarak (devamlı ağladığı için) saatlerce gezdirdik, onu teskin edeceğinii umduğumuz sözler şarkılar fısıldadık bildiğimiz uyarınca.

Gözümün önünden hiç gitmeyen bi anı şudur. O içerde divanın üstünde yatıyor (bebek yatağı filan yapamamıştık, yapsak da yatmayacakmış zaten) ve ben de odanın kapısında yarı saklanır biçimde ona bakıyorum. O da bana bakıyor. Öylece dakikalarca dik dik bakışıyoruz. Ondan çekiniyorum. Evimize neden geldiğini bilemiyorum. Kim olduğunu anlayamıyorum. Resmen korkuyorum. Zaten sonraları o büyürken de ve halen de ondan çekinirim. Onu doğurmuş olmak zaten yeterince garipti benim açımdan, bi de onun sorumluluğunun bize ait olduğu söyleniyordu.

Bir yaşından sonra azar azar uyumaya başladı, iştahı her zaman yerindeydi. Konuşması yürümesi normal zamanlarda oldu geçti. Onda en ilginç olan sanırım bakışlarıdır. Doğduğu günden beri dik dik ve kirpiklerini kırpmadan delici bakışlara sahipti. Öyle bir bakardı ki, içiniz dışına çıkmış gibi olurdu! Kendi kendine vakit geçirmek gibi bir zevki hiç olmadı, O insanlara takıktı… Mutlaka ve mutlaka birinin tepesinde olmalı, onun dikkatini üzerinde tutmalıydı. Ne oyuncak ve bilgisayar ne müzik aleti ne vs vs, hiç bişey onun ilgisini çekemiyordu.

Üç-dört yaşlarına geldiğinde anneannesi onu Ankaraya, dayılarının(üniversiteye giden) evine götürürdü. Oralarda üniversite yaşamını epeyce seyretti, o genç delikanlılarla epeyce anısı oldu.Şimdilerde bi araya geldiklerinde anlatıp gülerler.
Bir gün saçlarımı iyice kısa kestirip eve döndüğümde ona nasıl olmuş diye fikrini sordum (zevkine hep güvenirdim), bana şöyle dikkatle bakıp nerdeyse sinirli bir sesle “bana bu kadar benzemek zorunda değilsin!”demişti.

O büyürken bizim de maddi durumumuz gelişiyordu, imkanlarımız doğrultusunda, kabiliyeti olan bir alanda öğrensin, gelişsin, zevk alsın diye önüne seçenekler sunuyorduk ve fakat ne mümkün! Muhteşem bir kulak ve sese sahip olduğu halde hiçbir müzik eğitimine girmek istemedi, mükemmel fiziğine rağmen hiç bir spor dalına ilgi duymadı. Ben ise feci bi iş temposunun ortasında, kendi bencilliğimin el verdiği ölçüde ona zevk alabileceği bir alan bulabilmek için çırpındım; fakat boşuna bir gayretti. Sanırım ona gereken bendim ve ben kendimi kimseyle paylaşmak niyetinde değildim.

Normal bir anne olamadım. Onu hiç bir şeyi yapmak için zorlayamadım. Daha üç yaşından itibaren giyeceklerini yiyeceklerini kendi seçerdi, tüm hayatı boyunca yaptıkları ve yapmadıkları yalnızca onun seçimidir. Kitap okumaz, televizyon seyretmez, bilgisayara hiç ilgi duymazdı. Kolej yarışına da girmedi doğal olarak, zaten prensip olarak ben de buna karşıydım ama eğer kendi isteği olsaydı imkanları ona sunabilirdik. Ders çalışmazdı, tüm tahsil hayatınca sadece bir kez kitap açtığını gördüm, o da üniversite birinci sınıftaydı. Fakat sınıfta kalmadı, ortalama bir öğrenci olarak sınıfları geçti diyeceğim ama bunu bile diyemiyorum sanki sınıflar onu geçti! O sessiz bir heykel gibi, çevresini derin derin süzerek bulunduğu noktada bekledi. Üniversite hazırlık kursuna gitmek istemedi! Ona göre boşuna zaman kaybıydı. Herhalde anadolunun en ücra köşesindeki kişi bile azıcık imkanı varsa bu kurslardan birine gitmiştir değil mi? Ama O, İstanbulun orta yerinde her türlü imkan önüne serilmişken gitmeyeceğim dedi. Ben de insanın üniversite okumasının bir zorunluluk olmadığını, eğer seçimi buysa, saygı duyacağımı söyledim.

Bir gün sohbet ediyorduk, ona “bana mı babana mı daha çok benziyorsun” dedim (soru tam böyle olmayabilir ama cevaptan kesinlikle eminim.) Dedi ki: “sen şahitsin, ben babamın devamıyım”. Çok ilginç gelmişti bu tesbiti, hala da şaşarım.

Üniversite sınavına girdi bari! Tabi kazanacağını hiç ümid etmiyorduk, hayatında eline kitap almamıştı daha. Ve ilk girişinde bence kendisine en uygun fakülteyi kazandı ve hepimizi şaşırttı. İletişim fakültesi sinema televizyon bölümü J Ve yine yıl kayıpsız okudu bitirdi. Ona yurt dışında master yapmasını ya da en azından hayat geçirmesini önerdik, hiç ilgilenmedi. Türkiye dışında bir yerde yaşamayı aklından geçirmiyordu. Hiç vakit yitirmeden gidip askerliğini yaptı, ona göre beklemenin anlamı yoktu. Sayesinde gidip Kağızmanı da gördüm. Bu arada daha üniversiteden önce ayrı evde yaşamaya başlamıştı, arabası vardı. Kendi bütçesini ayarlamayı bilirdi, hiç bir zaman ay ortasında parasız kalmazdı. Şundan bundan yakınmazdı. Hatta ona küçükken şöyle bir tekerlemeyle takılırdım; üşümez, uykusu gelmez, acıkmaz. Gerçi bluğ çağında öyle bir yemeğe başladı ki, iflas ettirecekti J Ondan kalmadığı için acil durumlar çikolatası saklardım evde bi yerlere, ikimiz de çikolata severiz de. Üniversite dönemindeyken bir dizi film için fotoğraf çekmeye başlamış, hem bütçesine katkı yapmış hem de o sektörün içini dışını tanımıştı. Çalışırken de kimseyle samimi olmaz, kimsenin önünde eğilmez, burnundan kıl aldırmazdı, sanırsam seveni azdı. Film sektörü onun başıbuyruk yetiştirilişine ve belki doğasına uygun değildi, bunu kısa zamanda fark etmişti. Çünkü orada işler el etek öpmeyle yürüyordu maalesef.

Arkadaş çevresi çok kalabalık değildi fakat mevcut arkadaşları ile sıkı dostluk bağları vardı, sanırım onlar Tolga’yı seviyor ve takdir ediyorlardı.
Hep ketum bir çocuk oldu, duygularını pek paylaşmadı. Büyüdükçe aile efradına karşı ilgisizleşti. Sanki ihtiyacı olduğu zaman yeterince sunamadığımız ilgiyi şimdi de o istemiyordu! Rolleri değiştik, artık o çok meşgul!
Onunla çocukken oyunlar oynardık, her türlü oyunu aynen benim gibi hızla öğrenir ve üstelik şanslıdır da, onunla oynayıp da kazanmak nerdeyse imkansız. Eline aldığı enstrümandan en azından bir iki şarkı rahatça çalabilir. Benim gibi beşiktaşlı oldu, maçlarını oldukça sıkı takip eder. Sanırım beni hep biraz kaçık buldu (başkaları gibi), fikirlerimi, hayallerimi ve yaşamımı ne onaylıyor ne de tam olarak reddediyordu. Yapı olarak benden daha realistik fakat sanırım ikimiz de pragmatizmde birleşiyoruz . Daha küçükten beri, yapacaklarım ve kendim hakkında ona sorular sorardım. Önerileri öylesine akıllıca ve inandırıcı olurdu ki derhal onun tavsiyesi yönünde karar alırdım.

Çevre detaylarını, insanların duygu tepkilerini hiç kaçırmaz, bu konuda muhteşem bir yetisi var, belki o tuhaf bakışların getirisidir bilemiyorum. Kızlar hep onun peşinde oldu, çocukluktan beri onu hiç boş bırakmadılar. Yakışıklı ve karizmatiktir ve tabi benim bilmediğim başka özellikleri de vardır. Kısa ve öz konuşur, kelimeleri keskindir. Mükemmel bir muhakemesi var, detayları hiç kaçırmadan toplar ve son derece hızla pişirir, yemeği önüne koyar! Öylesine isabetli sonuçlara varır ki şaşıp kalırım bazen. Umarım bir gün deneyimlerini yazmaya ya da anlatmaya başlar. İstanbulun orta yerinde nerdeyse on yıldır yalnız bir yaşam sürdürüyor, kimbilir ne kadar zengin bir anılar torbası vardır. A evet en beğendiğim özelliklerinden biri aşık olabilme yetisi! Bunun bir tanrı hediyesi olduğunu düşünürüm. Aşkın acısını da delikanlı gibi çeker, bahanelere sığınmaz, yaşadıklarının kendi tercihleri sonucunda olduğunu bilir.

Film sektöründen ümidi kestiği için kendine uygun alanları araştırdı. Fotoğraf konusu ilgisini çekiyordu fakat her konuda olduğu gibi bir şeyi ele geçirmek için gerekli öz disiplinden yoksundu (bu benim suçum), bir fotoğraf sütüdyosuna ortak olmak istedi, kendi işini yapmak istiyordu. Aslında bu iş için gerekli alt yapısının uygun olmadığını biliyordum (üstelik bu benim mesleğimdi), çok genç ve tecrübesizdi ve ortak olarak seçtiği kişi, kaldırımlardan yetişmiş gerçek bir türk müteşebbisti! Görünen köy klavuz istemiyordu;fakat yine de bu deneyimi kendisi elde etmesi gerekiyordu (gerçekten nasihata inanmıyorum), bu sebeple ona gereken maddi ve manevi desteği verdik. Artık maddi anlamda zenginlik dönemimi geride bıraktığım bir zamandı fakat şöyle düşündüm, herşeyin bir bedeli var, paramla deneyim satın alıyorum, dolayısı ile asla boşa gitmeyecek. Ve öyle de oldu, sanırım altı ay bile sürmedi (milyarlarca lira kaybederek bir birey kazandık) fakat oğlumun hayat tecrübesine çok şey kattı. Sonrasında yaradılışına çok uygun bir iş buldu, aynen zamanında benim yapmış olduğum gibi, iş ilanıyla ve zorlu testlerden geçerek iş buldu. Çok kısa zamanda işe hakim oldu, amirleri onun önünü boşaltmak için adeta yarıştılar. Şu an severek yaptığı bir işi var, Allah daim etsin. Umarım eksiklerini doldurmak için acı katalizörler gerekmeden, işaretleri hızlı ve doğru algılayıp, gerekeni bir savaşçı gibi yapacak ve hani Castaneda’nın dediği gibi; bir ok gibi fırlayıp kartalı aşacak, özgür olmak için.

İş aradığı ve maddi açıdan kısıtlı hissettiği bir dönemde, keşke doktor mühendis olsaymışım, bu ne ki meslek mi diye tasalanmıştı, istemeden de olsa bunun için bedel ödemek istemediğini hatırlatmak zorunda kaldım ve O, merdivenlere doğru yürüken başını çevirip “keşke zorlasaymışınız” dedi. Sanki yıllarca bu cümlenin edilmesini beklemiş gibi rahatlık duydum; çünkü standart bir anne olmayışımın vicdan azabını duyardım sık sık.
Evet, üzüntüyle itiraf ediyorum ki, seni eğip bükemedim oğlum. Sadece sana değil kimseye kıyamıyorum. Benim eğitim şeklim kendi inancım doğrultusunda oluyor; örnek olmak!
Ne sana ne de başkasına kendi yapamadıklarımı önermedim bunlar için baskı kurmadım. Ben hep kendimi terbiye etmeye uğraştım, kendim olmaya çalıştım, her neysem beni seyredecek beğendiklerini kopya edecek, beğenmediklerinin de tersini yapacaktın. Ben sadece bu kadarını yapabildim.

Seni doğruduğumda ne yaptığımın bilincinde olmayı dilerdim ama değildim. Toplumun gözünde iyi bir anne sayılmaşımın nedeni kendimden hiç ümidi kesmemiş olduğumdandır. Eğer kendimden vazgeçseydim tüm hayallerimi ve karmik boçlarımı sana yüklemek zorunda kalırdım. O zaman ve hala sen sensin ben de benim. Eksikliğini çektiğim yegane şey, senin emsalsiz varlığın (her çocuk ve genç gibi), büyüyüp gelişirken daha yakından izleme şansını yeterince kullanamamış olmamdır. İşte bu da benim tercihlerimin bir getirisi, hayıflanmam için bi gerek yok; çünkü eğer yapabilecek kabiliyette olsaydım yapardım. Ben de tüm insanlar gibi ancak kendi arka plan yetilerimin mükemmelini yaşayabiliyorum.

İyi ki doğdun, iyi ki varsın, seninle gurur duyuyorum oğlum.

sa

30.05.2008 – Beylerbeyi

Person of interest

CnbcE’de nihayet bi kaç yeni dizi başladı. Bitanesi bana oldukça gelecek vadedici göründü: Person of interest… Bu dizi Minory report (azınlık raporu) filminin kokusunu taşıyor fakat aynen Fringe gibi giderek faklı yönlere ilerleme kapasitesi görüyorum onda. Henüz üç bölümü oynadı ilgilenenlere duyurmayı bi borç bilirim.
Bu arada geçen gün sırf Brad Pitt kötü filmde oynamaz diye (hayranım adama işte) girdiğimiz filmde (adını bile hatırlamıyordum da şimdi internetten baktım; Money Ball imiş) öyle büyük zevk aldım ki kendime şaşırdım çünkü hareketli değil, gizemli değil,üstelik baseball gibi alakam olmayan bi sporla içiçe bi film. Fakat gel gör ki filmde öylesine azametli ilerleyen bi ders vardı ki, üstelik iki üç ana rol ile de acaip bi özdeşlik kurdum, resmen hayatımda yaşamıştım onları. E hepsinin üstüne bi de Brad’in yaşlandıkça daha da etkili olan kişiliği, duruşu ve sesi vardı tabi 🙂

**

  • Güvence duygusu olan bi kızı nasıl bulurum?

  • Dişlerini fırçalamayı dene!

(Yeni başlayan unforgettable dizisinden)

Küçük anılar

Dedemi ilk ve son kez görüşüm ölümünden evvel bulunduğu şehrin hastanesinde olmuştu. Tüm çocukları başka şehirlerden onu ziyarete gelmişler. Ben dört yaşındaydım, fazlaca hatırlamıyorum. O sıralar 2 ila 6 yaş arasındaki tüm kuzenlerim hastane odasında koşturup oynarlarken ben dedemin dizlerinde oturup saatlerce onunla konuşmuşum.. Sonra gitmeden hemen önce dedem annemi yanına çağırıp kulağına şöyle fısıldamış: “Saffet, kızın mütefekkir olacak!”
Annem bunu daha on sene kadar filan önce söylledi bana, herhalde duyduğunda hiç memnun olmamıştı (bir kızın en son olması beklenen şeydir muhtemelen) fakat artık yapacak bişey olmadığını on sene önce kabullendi belki :))))

Yine dört yaşımdayken İstanbul’dan Zile’ye akraba ziyaretine gitmişiz. O zamanlar oldukça büyük aileler şeklinde yaşıyorlar (iki koca konak), akşam yemeğine oturuldu. Oradaki kuzenlerimden biri “kaşuğu ver” diye seslendi. Ben nazik bi şekilde “kaşık” diye düzeltmişim. Bu durum iki kez daha tekrarlanınca şöyle dediğimi söylüyorlar: “bugün yorgunum, yarın sana hece hece öğretirim”… Akrabaların senelerce anlatıp güldüğü anılardandır.

Babam benimle oynamaktan, bana sürekli bi şeyler sorup anlattıklarımı saatlerce büyük bir dikkat ve zevkle dinlemekten hoşlanırdı. O zamanlar bunu garipsemezdim. Ancak büyüdüğümde başka babaları gördüğümde durumdaki tuhaflığı anlayacaktım. 🙂

Bir sürü masalından biri içinde “ver elini beserek, ben sana küserek” tekerlemesi geçendi. Bunu sık sık anlatır ve tekerlemeyi neredeyse saatlerce uzatırdı. Bir gün annem içerdeki odadan çıktı ve “yeter artık!” diye bağırdı. Onun sabrı tükenmişti, oysa ben hala tekerlemenin sonrasında ne geleceğini merakla bekliyordum 🙂

İlk okula başladığım yıldı, bir resmi bayram gününün kutlamasından eve dönmüştüm. Babam her zamanki gibi o gün neler olduğunu ince ince anlattırdı bana. Bi yerde davullar eşliğinde oynadığımızı söylediğimde, “sen oynamayı biliyor musun kefken?” diye sordu. Ben de gayet doğal biçimde “uydurdum” dedim. Bu cevabım nerdeyse senelerce babamın aklında kaldı: uyduran kefken! (Babam bana hiç ismimle hitap etmedi)

Ortaokul son sınıftaydım ve babam artık bisiklet sürmemin zamanı geldiğine karar verdi. Bir yaz gecesiydi, ailecek evden çıktık, boş ve alacakaranlık bir sokağa geldik. Babam “hadi bisikletin üzerine çık ve sür” dedi. Babamın sözleri tartışılamazdı. Zangır zangır titreyerek koca erkek bisikletinin üstüne tırmandım ve sürdüm.

Orta bire başladığımda ingilizce öğrenmeye de başlamıştım. Apartmanımızın kapıcısının kızıyla da gayet iyi arkadaştım, sanırım benden bir yaş küçüktü. Ona eğer isterse kendisine ingilizce öğretebileceğimi söyledim. O da peki dedi. Ben artık her gün okulda öğrendiğimi merdivenlerde ona bir bir yazdırıp öğretiyordum. Bu böyle bir yıl sürdü ve biz ordan taşındık (ilk okulu on yerde okudum, sonrasını da 3 ayrıyerde).. Üniversiteyi bitirdiğim bir gün babam bana büyük bir neşeyle o kızı hatırlayıp hatırlamadığımı sordu. Evet hayal mayal hatırlıyordum. Babam dedi ki: o kız BBC’ye sipiker olmuş! Ağzımdan feryat niteliğinde bi hayret nidası çııktı. Hemen inanmıştım (her zaman bir sazan olmuşumdur), babam kahkahalarla gülüp günlerce bunun konusunu etti.

İlkokul birinci sınıfta yine anadolunun küçük bi ilçesindeydik. Benimle aynı sınıfa giden birkomşumuz vardı. Babam sık sık onunla benim aramda bilgi yarışması düzenlerdi ve ben her seferinde kıl payı yenilirdim. Fakat bu olacakşey değildi benim açımdan. Ben çok okuyan zeki bi çocuktum ve ondan daha çok şey bildiğimden tamamiyle emindim. Bu durum tekrarandıkça hırslanırdım ancak yapacak bi şey yoktu, arkadaşım beni yeniyordu. Oradan da 3 ay sonra taşındık. Yıllar sonra üniversite yıllarımda bu olayı bana hatırlattı. Yine hayal meyal hatırladım. Biliyo musun dedi o seni nasıl yeniyordu? “yoooo” dedim. Meğer ona kendi seviyesine göre sorular soruyor bana ise ortaokul seviyesinde sorular soruyormuş hain! :)))

Babam benim kitap okuma hızımı bi türlü kabullenemezdi (günde iki kitap bitiriyordum). Derdi ki, kefken kitabın bi başına bi ortasına bi sonuna bakıyo! Ben de şiddetle itiraz ederdim.Hayatımda gördüğüm en geniş kütüphane bizim evdeydi. Bir gün yine bi kitap seçip akşam yemeğinden önce biitirip yerine koymuştum. Babam büyük bi zevkle “hah şimdi seni yakaladım” dedi. Meğer o kitabı daha önce okumuş. “Hadi anlat bakalım şimdi” dedi. Baştan sona anlattım. Ve o günden sonra bu şüphesini geriçekmek zorunda kaldı 🙂

İlkokula başlayıp yazı yazmayı öğrenir öğrenmez kendimi bir gazetenin köşeyazarı ilan ettim. Maalesef köşemin ismini şu an hatırlayamıyorum. Her gün büyük bir ciddiyetle günlük makalemi yazardım, kısa, zekice ve vurucu olmasına özen gösterirdim. Bir tek okuyum vardı, babam 🙂 ama ne gam bu bana yetiyordu 🙂

Birbirine 1.5 yaş aralıklı iki erkek kardeşim doğal olarak her daim kavgavari oyunlar oynardı. Bense ders çalışmak durumundaydım. Ellerine birer tarak verir uzun saçlarımı taramalarına izin verirdim ve bu arada dersimi çalışıp bitirirdim. Annem buna çok şaşırırdı çünkü kıvırcık saçlarım yoluna yoluna nasıl konsantre olduğumu anlayamazdı.

Annemin bi türlü anlayamadığı şeylerden biri neden her dersten on almadığımdı. Çünkü kitaplara beş dakika göz gezdirmekle 7-8 alırdım rahatça (cebir gibi dersler hariç onlar 10 dan aşağı düşemiyordu). Bana derdi ki “kızım neden bir kez olsun okumuyorsun,hep on alacaksın. Ben de bunu komik bulurdum “ne olacak yani hep on alınca”  Benim vaktim çok kıymetliydi, hergün iki kitap okunmayı bekliyordu 🙂 Ayrıca köşemi yazmalıydım, masallar uydurmalıydım.

Doğuştan şiddetli bir FMF hastasıyım. Bunun getirdiği sayısız anı var. Kaç kere evden ölecek diye çıkarılıp sonra döndüğümü bilemiyoruz. Bi keresinde Bandırmada otururken (7 yaşındaydım)şiddetli ataklar sebebiyle istanbulda bi hastaneye götürüldüm (o zamanlar fmf henüz teşhis edilemiyordu). Annem çalışıyor iki küçük kardeşim var, beni orda hemşire devralmış ve ben arkaya bile bakmadan yürüyüp gitmişim. Annem bunu hep tuhaf bulurdu. O hastanede bir ay yattım. Haftada bi günn ziyaret olurdu,her çocuğun ailesi gelirdi, benimkiler gelemezdi. Ziyaret saati sona erdiğinde yüzümü duvara dönüp ağlamıştım. Herhalde hayatımda gösterdiğimm tek duygusal tepkiydi.

Yine anadolunun küçük bir kasabasında yaşıyoruz,kardeşlerimden biri doğmuş diğeri de yolda. Sanırım ben altı yaşındayım. Doktorun verdiği iki iğne var. Hergün annem iğnelerimi elime verip beni çarşıya gönderiyor. Uzunca biyolu yürüyüp ikinci katta bi sıhhiyecinin yanına gidiyorum iğnelerimi oluyorum. İğneci amca büyük insanların bile dayanamayacağı korkunç yakan bu iğneleri gıkımı çıkarmadan oluşuma hayret ettiğini anneme söylemiş. Hatta bir keresinde sanırım iğneler alerji yaptı ben koşmaya başladım, deli gibi koştum çünkü evime varıp orda ölmek ve kimseye sorun çıkarmak istemedim. Gerçekten de kapımızın önüne geldiğimde düşüp bayılmışım.

Üniversiteye başladıktan sonra babam kefken ismini bıraktı ve canavar muhasebeciyi kullanmaya başladı. Üniversite ikinci sınıftaaynı zamanda çalışmaya da başlamıştım. Her gün üç şehir arasında mekik dokuyordum. Çalıştığım ofiste kısa sürede herkesin işini öğrenmiştim, patronlar ve çalışanlar beni seviyordu ancak yoğun pskolojik sorunları olan bir bayan bana resmen eziyet ediyordu. Kimseye bişey söylemiyordum ancak her gün o merdivenlerden ağlayarak iniyordum ve eve gizlice ağlayarak varıyordum Çünkü çalışmamı engelleyeceklerinden korkuyordum. Fakat bir gün babam beni ağlarken yakaladı. Durumu sordu. Ben de geçiştirerek o kadının bana yaptığı haksızlıklardan bahsetmek zorunda kaldım. Babam hayatım boyunca unutmayacağım bişey söyledi: “canavar, bu hayatta tornadan çıkmış insan bulamayacaksın!”  O oldu bi daha hiç bişey beni ağlatmadı.

Mühendislik yerine İşletme okumam için günler, haftalar aylar boyunca propaganda yaptı babam, sonunda galip geldi. Severek okudum severek şahane bir iş hayatım oldu. Yaratıcılığın en az olduğunu sanabileceğimiz bi iş kolunda tamamen özgün bir çok sistem kurdum, çok büyük şirketlere uyguladım. Hep bi bilmece çözer gibiydi günlerim. Muhteşemdi.
Okula başladığımın ikinci haftasıydı sanırım babam beni kenara çekti “canavar bu iş çok kolaydır, şimdi cebindeki parayı çıkarıp bana verirsen sen ne olursun? “Alacaklı” dedim. Peki ben sana bi para verirsem onu cebine koyarsan ne olursun? “Borçlu” dedim doğal olarak. İşte dedi bütün öğreneceğin buydu 🙂 Gerçekten de nerdeyse hiç ders çalışmam gerekmedi. Ben Fen bölümünden mezun olduğum halde ticaret lisesinden gelenlere ders çalıştırırdım. Galiba muhakemem iyiydi.