Soru-cevap/İnsan doğası

Eğer insan doğaları farklı farklı ise, onlara neden aynı kurallar uygulanıyor? Doğasına aykırı gelenler suçlu mudur?

Şöyle bir örnek üzerinden gitsek:

Diyelim ki bir kazan çamaşırınız birikmiş, bir çok değişik malzemeden üretilmiş, değişik renklerde kirli çamaşırlar!

Tek tek makineye atsanız zaman kaybı ve para kaybı olacak üstelik sizi bütün gün oyalayacak. Hele de daha önceden “hepsini bir arada yıkamaya kalkmak” gibi bir deneyiminiz olmamışsa, hiç düşünmeden makineye attınız ve içinde “iki tane çok kirli beyaz çorap var diye” dereceyi de 60 a ayarladınız.

E artık süre sonunda ne ile karşılaşacağınızı defalarca çamaşır yıkamış biri olarak ben söylemeye korkarım!

Şimdi bir çift çok kirli çorabın narına yandığımıza mı üzülsek?

Hep aynı renk ve cinsten elbise giymediğimize mi yansak?

Yıkama sürecinden en berbat çıkanların üstelik en kıymetli varlığımız (beyaz ve en hassas malzemeden pahalı bir gömlek!) olduğuna mı şaşırsak?

siyah ve kırmızı renkli olanlardan ve üstelik doğal malzeme kullanılmamış en ucuz giysilerin sapasağlam çıktığına mı üzülsek?

Bize hepsini tek tek yıkamak gerekli olduğunu tembih etmiş olan annemizi dinlemediğimize, kız arkadaşımızı hiç kaale almadığımızı aniden farketsek mi?

Yoksa bizi böyle koştur koştur acele işler yapmaya mecbur ediyor diye düzene, sisteme sunturlu küfürler atarak rahatlamaya mı çalışsak?

Tek tip giyilsin diyen sistemlerin, demek bazı durumlarda bir bildiğinin olduğunu kabul eder gibi mi olsak?

Şimdi bu nahoş hadisede suçlu kimdir? Doğasına aykırı gelen kimlerdir?

Şu kırmızı eşofman mı? bir çift çok kirli beyaz çorabınız mı? Ya da utanmadan 5 yaşında bir çocuğa uygun bedene indirgenmiş olan en pahalı yeşil kazağınız mı?

BU eşyalar birlikte yıkanacaklarından ve yıkandıklarından HABERLİ mi?

Haberli olsalardı bir uyarı yapma şansları olur muydu?

En nazik ve pahalı olanlar nasıl yıkanmaları gerektiğine dair uyarı plaketi ile gezerler. En kaba olanlarda uyarıya zaten gerek yoktur çünkü sonuçta onların rengi hakim olur.

Vallahi ben gerçekten bu durumda bir suçlu bulamıyorum? EKSİKlik görüyorum sadece… “yeterince çamaşır yıkama geçmişi”  EKSİKLİĞİ!

Sa

Ortaköy-2004

Hayat bir mucize :)

Bir 19 Mayıs günü, binlerce yıldır anadolulu olduğumun kanıtı ile doğdum. Bunun ne olduğunu o zamanlar bilemezdi annem babam, öğrenmek için yıllar geçmesi gerekti.

Doğduğumdan beri gizemli bir hastalığım vardı, öyle ki her hafta ölecek sanılarak evden götürülürdüm. Ağırlığınca altınla tartılmak gibi bişeydi doktorlara ve hastanelere ödenen paralar ve fakat annemin bu yolda çektiklerinin yanında sanırım ancak bir çiğ tanesi ederdi onlar 🙂

Ancak ondokuz yıl sonra tanı koyulabildi. Adi FMF olan bu hastalık literatüre  “doktor aldatan” diye geçmiş pek çok yerde. Açılımı “Familial Mediterranean fever” yani ailesel akdeniz ateşi olan bu hastalığın sebebi bilinmiyor ve halen kesin tedavisi yapılamıyor (etkilerini azalttığı gözlenen kolsijin maddesi dışında).

FMF geni olarak tespit edilen Pyrin/MEFV, yalnızca doğu akdeniz ülkelerinde rastlanan bir sapma. Anne ve babamdan aldığım bu çekinik olarak sonsuzca gizlenebilen gen bende açığa çıkmaya karar vermiş. En sık rastlanan dört mutasyonunu da %100 oranında taşıdığım için herhalde bu hastalığın dünyadaki en iyi-belirgin-şiddetli örneğiyim.

İşte böylece binlerce yıldır bu topraklarda oluşumun tıp açısından kanıtını sunduktan sonra, bütün bunlardan habersiz annem bir de bana tesadüfen(!) “Sibel” ismini vererek, Anadolunun en eski ana tanrıçası Kibele’nin kulağını çın çın çınlatmış!

Oysa on beş sene önceye kadar ismimin Kibeleden geldiğini bilmediğim gibi onu tanıdığımı da söyleyemezdim. Gel gör ki, vizyonlarımda bir çok kez anadolunun o dikdörtgen yarım adasının başında dikildiğimi, ve her noktasını sevgi ve ilgiyle izlediğimi gayet net anımsıyorum. Anlamını çözemediğim bu görsülerde o, 814.578 kilometre kare önümde küçücük ama harika görünürdü. Duyduğum sevgiyi size anlatmam zor, yüreğimden dışarı akan bir sıcaklık seli, tıpkı 42 dereceleri bulan FMF ateşim gibi 🙂

Doğduğum günün sayısal değeri, hayatım boyunca her yerde beni takip etmiştir. Allahtan ki ondokuz sayısını severim, asal sayıdır, başlangıcı ve sonu temsil eder. Hem bebektir hem bilge 🙂 Böyle değilse bile ben böyle yorumlamayı seviyorum.

Neyse şimdiye kadar düşünmediğim bu konu şimdi nerden aklıma geldi bilmiyorum. İlla aklileştirmek zorunda değilim. Oh çok şükür ki artık değilim.

Hayat çok güzel, bir mucize.

Jiddu Krishnamurti – Bilinenden Kurtulmak

Tamamen aynı şeyleri hissettiğim için Krishnamurti ustanın sevgiye dair notunu buraya aynen alıyorum (Ayrıca onu, her düzeyde insana hitabedecek denli açık, sade ve sabırla ördüğü anlatımı için en içten duygularımla övüyorum):

Kendini güvende hissetme isteği ilişkilerde kaçınılmaz olarak kedere ve korkuya sebep olur. Bu güvence arayışı güvensizliğe davetiye çıkarır. Bugüne kadar herhangi bir ilişkinizde güveni bulabildiniz mi? Bulabildiniz mi? Çoğumuz sevmenin ve sevilmenin verdiği güvenceyi isteriz ama her birimiz kendi güvenliğinin, kendi hayat yolunun peşindeyken sevgi diye bir şey söz konusu olabilir mi? Sevilmiyoruz çünkü sevmeyi bilmiyoruz.

Sevgi nedir? Bu kelime o kadar farklı anlamlar yüklü ve yozlaştırılmış ki kullanmak bile istemiyorum. Herkes sevgiden bahsediyor. Ülkemi seviyorum, kralımı seviyorum, bir kitabı seviyorum, şu dağı seviyorum, zevki seviyorum, karımı seviyorum, Tanrı’yı seviyorum. Sevgi bir fikir midir? Eğer öyleyse, terbiye edilebilir, büyütülebilir, el üstünde tutulabilir, itilip kakılabilir, istediğiniz şekle sokulabilir. Tanrı’yı sevdiğinizi söylediğinizde bunun anlamı nedir? Kendi hayal gücünüzün dışa vurumunu, kendinizin, neyin asil ve kutsal olduğunu düşünüyorsanız ona uygun şekilde belli saygınlık kalıplarıyla süslenmiş bir dışa vurumunu sevdiğiniz anlamına gelir; o yüzden “Tanrı’yı seviyorum,” demek tamamen saçmalıktır. Tanrı’ya tapındığınızda aslında kendinize tapınıyorsunuzdur ve bu sevgi değildir.

Sevgi denen bu insani şeyi çözemediğimiz için kaçıp soyut kavramlara sığınırız. Sevgi insanın bütün dertlerinin, sorunlarının ve çektiği bütün zahmetlerin çaresi olabilir, öyleyse sevginin ne olduğunu nasıl öğreneceğiz? Sadece onu tanımlayarak mı? Kilise onu başka bir şekilde tanımlıyor, toplum başka bir şekilde ve her tür çarpıtma ve sapkınlık mevcut. Birisine düşkün olmak, birisiyle birlikte olmak, o duygusal alışveriş, o dostluk… Sevgi kelimesinden kastımız bu mu? Standart veya kalıp şimdiye dek hep bu oldu ve o kadar kişisel, tensel ve sınırlı bir hal aldı ki, dinler, sevginin bundan çok daha öte bir şey olduğunu açıkladılar. İnsani sevgi dedikleri şeyin zevk, rekabet, kıskançlık, sahip olma, elde tutma, kontrol etme ve bir başkasının düşüncelerine karışma arzularını içerdiğini görüyor ve bütün bunların yarattığı karmaşayı bildiklerinden başka tür bir sevgi olması gerektiğini söylüyorlar; ilahi, güzel, el değmemiş, bozulmamış bir sevgi.

Dünyanın dört bir yanında din adamları denen kişiler eskiden beri bir kadına bakmanın tamamen yanlış bir şey olduğunu iddia eder: Kendinizi seksle şımartırsanız Tanrıyla yakınlaşamayacağınızı söylerler, bu yüzden de içlerini yiyip bitirse de bu konuyu bir kenara iterler. Ama cinselliği yok saymakla kendi gözlerini kör etmiş, kendi dillerini kesip atmış oluyorlar çünkü dünyanın bütün güzelliğini yok sayıyorlar. Kalplerini ve zihinlerini yoksun bırakıyorlar; onlar aslında susuzluk çeken insanlar; güzellik kadınla ilişkilendirilmiş olduğu için güzelliği hayatlarından kovuyorlar.

Sevgi kutsal ve bayağı, insanı ve ilahi diye ayrılabilir mi, yoksa yalnızca sevgi mi vardır? Sevgi çok’a değil, bire mi dairdir? “Seni seviyorum,” dersem, bu başkalarını sevmeyi dışlar mı? Sevgi kişisel midir, kişisel olmayan bir şey midir? Ahlaki midir, ahlaksız mıdır? Aileyle mi ilgilidir, ailenin dışında bir şey midir? Bütün insanlığı severseniz belli bir kişiyi sevebilir misiniz? Sevgi bir his midir? Sevgi bir duygu mudur? Sevgi zevk ve arzu mudur? Bütün bu sorular, sevgi hakkında, sevginin ne olup ne olmaması gerektiği konusunda fikirlerimiz, içinde yaşadığımız kültürün geliştirdiği bir kalıp veya düsturumuz olduğuna işaret ediyor, değil mi?

O zaman sevginin ne olduğu sorusunu irdelemek için önce onu yüzlerce yıllık kabuğundan çıkarmalı ve ne olup ne olmaması gerektiğine dair bütün idealleri ve ideolojileri bir kenara bırakmalıyız. Bir şeyi “olması gereken” ve “olan” diye ikiye bölmek hayatla başa çıkmanın en yanıltıcı yoludur.

Sevgi dediğimiz bu alevin ne olduğunu nasıl öğreneceğim peki, onu başkasına nasıl ifade edeceğimi değil, sevginin kendi başına ne ifade ettiğini? Öncelikle kilisenin, toplumun, anne babamın ve arkadaşlarımın, bütün insanların ve kitapların onun hakkında söylediklerini reddedeceğim çünkü ne olduğunu tek başıma öğrenmek istiyorum. Burada söz konusu olan bütün insanlığı ilgilendiren çok büyük bir problem… Sevgi şimdiye dek binlerce şekilde tanımlanmış, ben de o anda neyi sevdiğime ya da neden keyif aldığıma göre belirlenen şu ya da bu kalıba takılıp kalmış bulunuyorum. Öyleyse onu anlayabilmek için ilk önce kendimi eğilimlerimden ve önyargılarımdan kurtarmam gerekmez mi? Kafam karışık, kendi arzularım beni hırpalıyor, ben de kendi kendime şöyle diyorum: “Önce kendi kafandaki karışıklığı çöz. Belki sevginin ne olduğunu, ne olmadığından yola çıkarak bulabilirsin.”

Hükümet, “Git ve ülkene duyduğun sevgi adına adam öldür,” der. Bu sevgi midir? Din, “Tanrıya duyduğun sevgi adına seksten vazgeç,” der. Bu sevgi midir? Sevgi arzu mudur? Hayır demeyin. Çoğumuz için öyle – arzu ve zevkten; duyular yoluyla, cinsel anlamda bağlanma ve tatmin olma yoluyla alınan zevkten ibaret. Sekse karşı değilim ama seksin neleri içerdiğini görmelisiniz. Seksin size bir anlığına verdiği şey, kendini tamamen bırakma hissidir, sonra telaşınıza geri dönersiniz, bu yüzden de hiçbir endişenin, hiçbir sorunun, hiçbir benliğin olmadığı o halin bir daha bir daha tekrarlanmasını istersiniz. Karınızı sevdiğinizi söylersiniz. O sevgi cinsel zevkle, evde çocuklarınıza bakacak, yemek pişirecek birisinin olmasının verdiği zevkle alakalıdır. Ona ihtiyaç duyarsınız; size bedenini, duygularını, desteğini vermiştir, belli bir güven ve iyi olma hissi de vermişti. Sonra size sırtını döner, sıkılır veya başka birisiyle gider ve duygularınızın bütün dengesi bozulur; bu hoşlanmadığınız rahatsızlığın adı ise kıskançlıktır. İçinde acı, endişe, nefret ve şiddet vardır. Dolayısıyla aslında söylediğiniz şudur: “Bana ait olduğun sürece seni seviyorum ama olmadığın an senden nefret etmeye başlıyorum. İsteklerimi -cinsel olsun, başka türlü olsun- tatmin edeceğine güvenebildiğim sürece seni seviyorum ama istediğimi vermemeye başladığın an senden hoşlanmıyorum.” Yani aranızda düşmanlık ve ayrılık vardır, kendinizi karşınızdakinden ayrı hissettiğiniz sürece ortada sevgi diye bir şey yoktur. Ama bütün bu çelişen halleri, içinizdeki bu bitmek bilmez kavgaları yaratmadan karınızla birlikte yaşayabilirseniz, o zaman belki -belki- sevginin ne olduğunu bilebilirsiniz. O zaman ikiniz de tamamen özgür olursunuz ama bütün zevkleriniz için ona ihtiyaç duyarsanız onun kölesi olursunuz. Demek ki insan sevdiği zaman özgür olmalıdır; yalnız karşısındakinden değil kendisinden de kurtulmalıdır.

Bu bir başkasına ait olma, psikolojik anlamda bir başkasından beslenme, bir başkasına ihtiyaç duyma, bütün bu haller hep bir endişe, korku, kıskançlık, suçluluk içerse gerek. Korku olduğu sürece de sevgi var olamaz; kederin hüküm sürdüğü bir zihin sevginin ne olduğunu asla bilemez; aşırı duygusallığın ve çabuk heyecana kapılmanın sevgiyle hiçbir alakası yoktur. Dolayısıyla sevginin zevk ve arzuyla alakası yoktur.

Sevgi düşüncenin ürünü değildir. Düşüncenin sevgiyi üretmesi mümkün değildir, düşünce geçmişe aittir. Sevgi kıskançlıkla örülü ve ona takılıp kalmış bir şey değildir çünkü kıskançlık geçmişe aittir. Sevgi daima şimdiki zamandadır. “Seveceğim” ya da “sevdim” demeyiz. Sevmesini biliyorsanız kimsenin peşinden gitmezsiniz. Sevgi itaat etmez. Sevdiğiniz zaman ne saygı vardır ne saygısızlık.

Bir insanı gerçekten sevmek ne demektir bilmiyor musunuz; nefret, kıskançlık, öfke hissetmeden, ne yaptığına veya ne düşündüğüne karışmak istemeden, kınamadan, kıyaslamadan sevmek ne demek bilmiyor musunuz? Sevginin olduğu yerde kıyaslama olur mu? Birisini bütün kalbinizle, bütün zihninizle, bütün vücudunuzla, bütün varlığınızla sevdiğiniz zaman karşılaştırma söz konusu olur mu? Kendinizi o sevgiye tamamen teslim ettiğinizde başkaları yoktur artık.

Sevginin sorumluluğu ve vazifesi var mıdır, ayrıca bu kelimeleri kullanır mı? Bir şeyi görev gereği yaptığınızda bunda sevgiye yer var mıdır? Görev sevgi içermez. Görevin insanı esir alan yapısı insanı mahvetmektedir. Bir şeyi göreviniz olduğu için yapma gereği hissediyorsanız yaptığınız şeyi sevmiyorsunuz demektir. Sevginin olduğu yerde görev ve sorumluluk yoktur.

Çoğu ebeveyn ne yazık ki çocuklarından sorumlu olduklarını düşünür ve sorumluluk anlayışları, çocuklarına neyi yapmaları neyi yapmamaları, büyüyünce ne olmaları ne olmamalarını söyleme şeklinde kendini gösterir. Anne babalar çocuklarının toplumda güçlü bir yere sahip olmalarını isterler. Sorumluluk dedikleri şey, o taptıkları saygınlığın bir parçasıdır ve bana kalırsa saygınlığın olduğu yerde düzen yoktur; bütün dertleri mükemmel bir burjuva olmaktır. Çocuklarını topluma uyum sağlamaya hazırlarken savaşı, çatışmayı ve vahşeti devam ettirmiş olurlar. Sizce bu ilgi ve sevgi midir?

Gerçekten ilgi göstermek bir ağaca veya bitkiye gösterdiğiniz gibi ilgi göstermektir, ona su vererek, ihtiyaçlarını ve en iyi hangi toprakta yetiştiğini inceleyerek, ona şefkat ve özenle bakarak. Çocuklarınızı topluma uyum sağlamaya hazırlarken onları aslında ölmeye hazırlıyorsunuz. Çocuklarınızı sevseydiniz savaş olmazdı.

Sevdiğiniz birini kaybedince ağlarsınız – gözyaşlarınız kendiniz için mi yoksa ölen kişi için midir? Kendiniz için mi bir başkası için mi ağlarsınız o anda? Bir başkası için ağladınız mı hiç? Savaş meydanında ölen oğlunuz için ağladınız mı hiç? Ağladınız ama o gözyaşları kendine acımadan dolayı mıdır yoksa bir insan öldüğü için midir? Kendinize acıdığınız için ağlıyorsanız gözyaşlarınız bir manası yoktur çünkü kendinizi düşünüyorsunuzdur. Eğer büyük bir sevgi yatırımı yaptığınız birisinden mahrum kaldığınız için ağlıyorsanız, o hissetmiş olduğunuz şey sevgi değildir. Ölen kardeşinize ağlıyorsanız onun için ağlayın. Kendiniz için ağlamak çok kolay çünkü o artık yoktur. Görünüşte bir şeyler yüreğinize dokunduğu için ağlıyorsunuzdur ama yüreğinize dokunan onun acısı değil, sadece kendine acıma duygusudur, kendine acımak da insanı acımasız, içe kapanık, hissiz ve aptal yapar.

Kendinize ağlamanız sevgi midir -yalnız olduğunuz, mahrum kaldığınız, artık güçlü olmadığınız için ağlamak- kaderinizden, çevrenizden şikâyet etmek- ağlayan da hep sizseniz? Bunu anlarsanız ki bu konuya bir ağaca, bir sütuna veya bir ele dokunur gibi doğrudan temas etmek demektir, kederin kendi yarattığımız bir şey olduğunu, düşünce tarafından yaratıldığını, zamanın ürünü olduğunu görürsünüz. Üç yıl önce ağabeyim vardı, şimdi o yok, şimdi yalnızım, içim acıyor, ne teselli ne arkadaşlık için yüzümü dönebileceğim kimse var ve bu gözümü yaşartıyor.

Dikkatle izlerseniz bütün bunların içinizde olup bittiğini görebilirsiniz. Bunu tam anlamıyla, bütünüyle tek bakışta görebilirsiniz, analiz yapmaya zaman harcayarak değil. Bir anda “ben” denen bu sıradan küçük şeyin bütün yapısını ve doğasını görebilirsiniz: Gözyaşlarım, ulusum, inancım, dinim… Bütün bu çirkinlik içinizdedir. Bunu aklınızla değil, kalbinizle gördüğünüz zaman, tüm içtenliğinizle gördüğünüz zaman kedere son verecek anahtar elinizdedir.

Keder ile sevgi bir arada olamaz ama Hıristiyan dünyasında acı çekmek idealleştirilip bir çarmıha gerilmiş bulunuyor ve ona tapılıyor. Bununla acı çekmekten bir tek o kapıdan geçilerek kaçılabileceği ima edilmekte, insanı sömüren dindar bir toplumun bütün yapısı da bundan ibaret zaten.

O yüzden, sevginin ne olduğunu sorduğunuzda, cevabı göremeyecek kadar çok korkuyor olabilirsiniz. Bu, hayatınızın tamamen altüst olmasına neden olabilir, ailenizi parçalayabilir; karınızı veya kocanızı veya çocuklarınızı sevmediğinizi -seviyor musunuz gerçekten?- fark edebilirsiniz; kurduğunuz evi yıkmanız gerekebilir; tapınağa bir daha hiç dönmeyebilirsiniz. Ama hâlâ öğrenmek istiyorsanız, korkunun sevgi olmadığını, bağımlılığın, kıskançlığın ve hükmetmenin sevgi olmadığını, sorumluluğun ve görev duygusunun sevgi olmadığını, kendine acımanın, sevilmemenin acısının sevgi olmadığını, alçakgönüllülük nasıl kibrin zıddı değilse sevginin de nefretin zıddı olmadığını göreceksinizdir. Demek ki bütün bunları zorla değil, yağmurun günlerin tozunu bir yapraktan sıyırıp atışı gibi içinizi yıkayıp onu atarak ortadan kaldırırsanız, belki o zaman insanın hep açlık duyduğu bu çiçeğe rastlarsınız.

İçinizde sevgi yoksa -sadece birkaç damlalık değil, bolluk derecesinde- içiniz onunla dolup taşmıyorsa dünya felakete sürüklenecektir. İnsanlığın bir bütün olması gerektiğini ve sevginin tek çıkar yol olduğunu zekânız biliyor ama size sevmeyi kim öğretecek? Herhangi bir otorite, yöntem veya sistem size nasıl sevmeniz gerektiğini söyleyebilir mi? Eğer bunu size birileri söylüyorsa, o sevgi değildir. “Sevgiyi tatbik edeceğim. Günlerce oturup onu düşüneceğim. Şefkatli ve nazik olmayı tatbik edip kendimi başkalarını düşünmeye zorlayacağım,” diyebilir misiniz? Kendinizi, sevmek için disipline edebileceğinizi, sevmek için iradenizi kullanabileceğinizi mi söylüyorsunuz yani? Sevmek için disipline ve iradeye başvurursanız, sevgi elinizden uçup gider. Bir sevme yöntemi veya sistemi uygulayarak çok akıllı ya da şefkatli bir insan olabilir veya şiddetten kaçınma haline erişebilirsiniz ama bunun sevgiyle hiçbir ilgisi yoktur.

Bu paramparça çorak dünyada sevgi yok çünkü en önemli rolü zevk ve arzu oynuyor, oysa sevgi olmadan günlük hayatınızın da bir anlamı yoktur. Sevgi de güzellik olmadan olmaz. Güzellik gördüğünüz bir şey değildir; güzel bir ağaç, güzel bir tablo, güzel bir bina ya da güzel bir kadın değildir. Ancak kalbiniz ve zihniniz sevginin ne olduğunu bildiği zaman güzellik vardır. Sevgi ve bu güzellik anlayışı olmadan erdem olmaz ve ne yaparsanız yapın, ister toplumu ıslah edin, ister yoksulları doyurun, sadece daha fazla huzursuzluk yaratmış olacağınızı çok iyi bilirsiniz, çünkü sevgi yoksa kendi kalbinizde ve zihninizde de yalnızca çirkinlik ve yoksulluk vardır. Ama sevgi ve güzellik varsa, ne yaparsanız doğrudur, ne yaparsanız ahenklidir. Sevmeyi bilirseniz istediğinizi yapabilirsiniz çünkü o diğer bütün sorunları çözer.

O zaman şu noktaya varıyoruz: Zihin disiplin, düşünce, zorlama, herhangi bir kitap, öğretmen veya lider olmadan güzel bir günbatımına rast gelir gibi sevgiye rast gelir mi?

Bence bir şey kesinlikle şart, o da amacı olmayan bir tutku – bir adanmanın veya bağlılığın sonucu olmayan, şehvetten ibaret olmayan bir tutku. Tutkunun ne olduğunu bilmeyen bir insan asla sevgiyi tadamaz çünkü sevgi ancak kendinden tamamen vazgeçme söz konusu olduğunda var olabilir.


“Arayış içindeki bir zihin tutkulu bir zihin değildir ve sevgiyi aramadan bulmak onu bulmanın tek yoludur; onu herhangi bir çaba veya deneyimin sonucu olarak değil, bilmeden bulmak. ” demiş Jiddu Krishnamurti.

Krishnamurti, “çaba varsa çatışma da vardır” der. Çatışma sorun yaratır. ( ki bu çok doğru)

Halbu ki akışta olunsa çabasız bir mutluluk gelecektir. Her ne niyetle olursa olsun, çaba devreye girdiğinde çatışma hiç gecikmeden, gölge gibi oraya geliveriyor. Yavaş yavaş bütün güzellikleri bir kurt gibi kemiriyor. Sen aşkın için bir şovalye gibi mücadele ettiğini, erdemli bir şeyler yaptığını sanıyorsun. Gerçekte mücadele ettiğin, yok ettiğin şey aşkın oluyor…

Köylerde ne var ne yok?

Cumartesi günü İznik’e gittik. Sisli bir gündü ama yılmadık.

İzniğin iki köyünü gezdik. Bir tanesi seksen haneli diğeri biraz daha büyüktü. Her iki köyde de okul yok. Önceleri varmış ancak yıpranmış ve onarılacak bütçe çıkmamış. Buna mukabil her iki köyün ortasında da yeni yapılmış devasa aynı şekil ve renkte gıcırgıcır iki cami var. Belki görmediğiniz için abarttığımı sanabilirsiniz ancak ben başımı çevirip ilk kez gördüğümde uzay aracı sandım. Minareleri nerdeyse gördüğüm en uzun olanlarından.

Köyde evler yıkık dökük, yolları berbat, çorak. Evlerin bahçelerinde bi tane bile meyve ağacı yok! İnanılır gibi değil ama gözlerimle gördüm. Kahvede oturup bir çay içtik, içim sıkıldıkça sıkıldı. Ben ki bırakın böyle İstanbula birbuçuk saat mesafede köyleri, defalarca anadolunun ücra yerlerinde köylere gitmiştim. İki ayrı köyde oturdum, uzun süreli yaşadım, hatta ilkokul diplomam köy okulundandır. Yani köy, köylü bilmediğim şey değil. Aslında değildi demeliyim artık; çünkü bu gördüğüm köylerde ruh kalmamış, yaşamıyorlar sanki. Köyler yaşlı fillerin ölmek için gittikleri ücra yerlere benzemiş.

Oranın bir köylüsü,  camiyi nasıl yaptıklarını anlatırken biraz canlanır gibi oldu, gözleri parıldadı. Bu tepkisinden gururlandığı anlaşılıyordu. İki gecedir düşünüyorum neydi bu diye. Sonuçta köylümüzün büyük bir yalnızlık ve çaresizlik içinde vefat etmiş olduğuna karar verdim. Bu memlekette sosyal konularda bir çok kıymetli akademisyenimiz olduğu muhakkak ve eminim ki bu hazin durum için sosyolojik, psikolojik, ekonomik ve siyasal saha araştırmaları yapmışlar ve bunları yayımlamışlardır. Fakat bu çalışmalarla pek karşılaşma imkanı bulamıyoruz. Günlük ucuz pop karmaşası içinde muhtemelen görülüp duyulmuyordur (Yapılmamış olabileceklerine asla ihtimal vermiyorum).

Türkiye’de tarım ve hayvancılığın bitirildiğini, genç nüfusun çaresizce büyük kentlere göç ettiğini biliyoruz. Büyük kente doğru gelen bu gençler, takke, başörtü ve pardesüden oluşan resmi kıyafetlerini giyip, iş, yatacak yer ve gelecek arıyorlar. Çok normal buluyorum bunu.  Türkiye bütçesinin sağlık eğitim ve din harcamaları kalemleri elden ele dolaşıyor tekrar edecek değilim sadece 67000 okula karşın 85000 cami olmasının ve Diyanete 2007 itibariyle ayrılan bütçenin 2,7 katrilyon olduğunu unutmayayım diye günlüğüme not düşmek istiyorum.

Bu mevcut durumu bizim halkımız, bizim köylümüz istiyor. İnsan ihtiyaç duymadığı bir şeyi neden istesin? Sanki ihtiyaç duymamaları mümkünmüş gibi oluşan bu tabloları kızgınlıkla karşılayan bir kesim var. Toplumu garip şekilde ikiye üçe bölmekten rant elde edeceklerin ekmeklerine yağ süren, orta halli gelire sahip, az buçuk tahsil yapmış kendilerini üstün gören bu kişilere bakıyorum ve şaşırıyorum.

Ülkedaşlarımın yarısından çoğu kırgınlık, çaresizlik içinde feryat ediyorlar, bu gidişatın kendi yaşam arzularını sıfıra indirdiğini ve belki  artık yalnızca ölüm sonrası için beklentilerinin kalmış olduklarını daha nasıl anlatsınlar?

Gelir dağılımındaki, yargıdaki, eğitim ve sağlıktaki hiç bişey eşit paylaşılamıyor. Şunu söyleyebilecekler vardır belki; “bu her zaman her yerde geçerli, ne zaman hakça paylaşım olmuştu ki? Ama halk böyle bir infial haline gelmiyordu, şimdi ne oldu?”

Bence şimdi “Televizyon” oldu! Toplumun kaymak tabakasının hayatları gözler önüne serildi. Her gece ve gündüz, ağaların, fabrikatörlerin, kaçakçıların yalılardaki hayatlarını, sevgi ve saygıdan nasiplenmemiş dallas entrikalarını seyrediyorlar ve anlıyorlardır ki bu uçurum asla kapanmaz daha kötüye gider. İyi tahsil yapıp, saygı ve hoşgörü dolu bir hayat sürdürerek mutlu olduğunu seyrettikleri örnekler var mı televizyonlarda? Ya şarkıcı- manken, futbolcu ya da düzenbaz olunabilsin veya sayısaldan at yarışından İddaa’dan bişey kazansınlar da maküs talihlerinden yırtabilsinler.

Genel kanı “okuyup da ne olacak, görüyoruz işte. Her biri bir kapııda sürünmekte” sonucu çıkıyorsa bir ülkenin medyasından, o halde bu insanların artık neye bel bağlıyacakları açık ve kaçınılmaz görünüyor bana. Çok da anlamlı bence, dürüstlük yok, ahlak yok, samimiyetsizliğin bini bir para ise bi şeyin bu sistemi çökertmesi lazım. Gidilen yolun en iyi örneği Amerika ve biz onun uşağı ve bağımlısı olarak demek ki ondan bile beter olacağız.

Belli ki köylü bu duruma dur diyor artık,  madem çare değil ne gerek bana okul, bana cami gerek cami diyor. Açlık geldiğinde pırılpırıl uzay araçlarına doluşup bu dünyayı terk edecekler.

Sıfırlanma :)

Ziyaretçi sayısının aniden artması sebebiyle sitemizin nefes borusu tıkanmış! Sevgili Adminimizin cerrahi müdahalesi sonucunda problem ortadan kalktı.

Bu arada konuların okunma sayıları, ziyaret analizleri de sıfırlanmış oldu. Bir nevi yeniden doğum yaşıyoruz(reenkarne olduk!) bugün itibariyle.

Hayırlı olur inşallah 🙂