Yedinci yıl

Oyun Kuramı’nın yedinci yılına girmişiz. Bana sanki çok daha uzunmuş gibi geliyor. Bu yıllar içinde bi kaç kez o satırları daha anlaşılabilir hale getirmek gerektiğini düşündüm ama sadece düşündüm. Bunun için gereken motivasyonu bulamadım.. Sihirli bi el omzuma dokunup “işte şimdi sırası” demedi.

Bugün evimde köklü bir tadilat başladı, bikaç senedir akılda olan ve yine yukardaki sebeple öyle yüzer gezer bekleyen bir iş. Umarım kolayca hallolur. Ve ben sessiz sedasız ortalarda gezinirken (ustalardan talimat gelir diye hazır nazır beklemekteyim) birden oyun kuramına neden açıklamalar getiremediğimi anladım. O zaten bendim altı tam bitmiş yıl önceki ben. İnsan kendi hakkında (aynaya bakmaksızın) nasıl açıklama yapabilirdi ki?

Şimdi, yedinci yılın içinde kendimi ona yabancılaşmış hissediyorum. Sanırım artık başka bir yapılanma içindeyim. İnşaat ne zaman biterse ben de o zaman yeni bir gözlükle bakabilmeye başlayacağım. Geçen bu yıllar zarfında yüreğimi kıpırdatan şeylerle ilgilendim, değilse parmağımı bile oynatmak gelmedi içimden. Giderek daha az mantık kullanan biri oluyorum galiba. Bu halim denizin altında sürüklenen bir mayını andırıyor.

Birkaç gündür yeni bir yapmama uygulaması içindeyim. Gerçekten de düşünmeyi durduran bir eylem “yapmama”. Her zamanki gibi beklentisizim. Boşum, gereksizim hatta.

VER Dağında

“Ver kurtul” ile “Vere vere nereye kadar” arasında bir gezinti yapmak geldi içimden.

Bütün bunlar “veren elin alan elden daha kıymetli” olduğu varsayımından çıkmış olabilir. Olmayabilir de.

Yine de sanırım ben bu ikisi arasında eşitlik olduğu bir taşa basıyorum şu an. Herhangi birinin daha kıymetli oluşundan değil, o an gerektiği için birini seçmiş olmaklığın sağlığından emin gibiyim. Neden diye sorduğumda, şu cevabı alıyorum kendimden; gerekeni seçtiğimde verdiğim ya da aldığım bilgisine sahip olamam, sadece gerekeni yapmışlığım vardır orta yerde. Olayla ilgili teferruat, “o an” gibi ortadan silinip gider, bir başka ana geçmişimdir zaten çoktan.

Mesele, iki ayaktan birine daha fazla kıymet biçmekle ilgili. Çünkü kıymet biçtiğimizde, kıymetli olan şeye yakıştırırız kendimizi. Bu da çok normal değil mi? Kendimi severim ve kendime kıymetli olanı uygun görürüm. Bu durumda kıymetli olanı yaptığım sürece kendimi giderek ve çoğunlukla gizlice beğenmeye başlarım. Bu durum zaten tehlikeye kucak açar! Bundan daha kötüsü ise “kıymetli”yi değil de kıymetsizi yapmak durumunda kaldığım zaman ortaya çıkar. Kendine acıma, değersizlik hissi ve bazen bunlara eşlik eden kıskançlık ve haset duyguları giderek bünyede nevrozların yeşermesine sebep olur. Bunlar uygun ortamlarda serpilip gelişmeye başlar. Üstelik bu sadece o kişiyi bağlamaz, onlardan yakın çevrelerine, ait oldukları topluluklara ve toplumlara bulaşır! Salgın hastalık gibi yayılır bu illet.

“Karşılıksız vermek” diye bir (özürlerimle) zırva duyup durmaktayım yıllardır. Yani “verdiklerinin hesabını tutma!” diyor kısaca ve bunun gölgesi basitçe “aldıklarının hesabını tutma!”dır. Edimler ancak karşılıkları ile geçerlidir. Aldıklarının hesabını tutmayanlar olmazsa verdiklerinin hesabını tutmayanlar olabilir mi?

Ayaklardan birini kıymetli saydığımız sürece nevrozlarla kaynaşan bir dünyamız olur kanaatindeyim. Vermeyi kıymetli sayanlar oldukça dengeye ulaşamayız. Çünkü onlar bu değer yargısı ile karşıtının varlığını garantilerler. Ve böylece fedakârlık, azizlik, iyilik gibi illetler baş gösterir.

Gerekeni yapanın payesi de olmaz.

Şu an bu taşa basmaktayım. Biraz gezip dolanayım, bakalım önüme neler çıkacak.

Bulmanın tadı…

Nasreddin Hoca eşeğini yitirmiş. Çarşı pazar dolaşırken “Benim eşeği bulana, yularıyla, semeriyle birlikte bağışlayacağım” diye yeminler edermiş. Birileri yolunu kesmiş:” Hoca! Yuları,semeriyle birlikte bağışlayacak olduktan sonra eşek bulunmuş bulunmamış, sana ne yararı olur?” diye sormuşlar.

Hoca gülümsemiş:

“Bulmanın tadını unutmayın!”

Yeniden bak!

Bir şey seni kızdırdı mı, ya da üzdü mü? Konumundan hoşnut değil misin?

Birleşim noktanı biraz yukarı, biraz sağa, ya da sola, ya da aşağı kaydır. Yeniden bak, ne göreceksin?