Hayat-Ölüm-Hayat

İki ay geçmiyor ki bir başka kişiliğin ay pardon, evin yıkımına şahit olmayayım! Deprem filan değil çok şükür, yalnızca baştan aşağı yenilenme durumundaki bir bölgede oturuyorum.

Bugün tam karşımdaki ev yıkıldı ve şu saat oldu hala moloz temizliği yapılıyor. Sabahtan beri havalanan tozun toprağın haddi hesabı yok. Yüz yıla yakındır bir çok duyguyu içine çekmiş olan o taş toprak demirin unufak olan tozu, aynen ölen bir insanın serbest kalan enerjisi gibi, ağaçların insanların köpeklerin kedilerin ve dahi bilumum canlı cansızın içine ve üzerine serildi, emildi, emdik! Rüzgarla komşu sokaklara ve mahalleye yayıldı.

Sırada başka evler de var, belki yarın ya da gelecek hafta!

İkibuçuk yıldır önce her gün yirmidört saat taş kırılarak metrobüs yolu yapıldı, sonra bir çok başkası geldi. Kaç binlerce saat radon gazı soluduk bilemiyorum. Bir gün yıkılan, ertesi gün de yeni yapılana şahit oluyorum. 

Hayat-ölüm-hayat döngüsü, teşekkür ederim.

Sınırlar…

Kimini sınırları dar diye, kimini sınırları geniş diye severiz/sevmeyiz.
İşimiz budur bizim “sınır ölçücü!”
Özellikle çocuklar ve çocuk kalanlar bayılır bu oyuna. Kimi sınırı bulmakla da kalmaz, onu ittirip kaktırmaya adar yaşamını.
“Sınırları genişletme”, tüm zamanların en popüler oyunudur. Bunun için sevişilir, dövüşülür, hayal kurulup, rüyalanır.

Bildiğimiz şeylerin küçük ya da büyük hep sınırları olur; bir adacık da olsanız bir kıta da fark etmez. Geometrinin en popüler problemleri, sınır ve alan hesaplamalarıdır. Amorf varlıklar, sınır ve alanlarını formülle bulamadığımızdan pek tutulmaz!
“Sınır boyları”, tarihimiz boyunca defalarca geçen bir tanımlamadır. Zaten millet olarak bu açıdan biraz korkulu rüyayız da denilebilir!
“Serhat” ismi sık kullanılan erkek isimlerimizdendir (Sınır boyu anlamına geliyor).
Çok tatlıyız biz çok…

Viki diyor ki; Çok sayıda kar kristal çeşidi olmasına rağmen hepsi altı köşelidir. Kar tanelerinin kristal yapıları birbirinin tıpa tıp aynısı değildir.  Kar kristalleri üzerinde ilk araştırmaları yapan ABD’li Wilson Bentley, gördüğü muhteşem sanat karşısında adeta büyülenmiş ve elli yıl boyunca sürekli kar kristali fotoğrafı çekmiştir. Elde ettiği 6000 resim içinde kristal yapıları birbirinin aynı olan iki kar tanesine rastlayamamıştır. Daha sonraları diğer bilim adamlarının sürdürdüğü çalışmalar neticesinde şimdiye kadar kar tanecikleri arasında aynı büyüklükte, aynı şekilde ve aynı sayıda su molekülü ihtiva eden iki kristal bile bulunamamıştır.

İlginç olan bir özelliği de havada hiç bi kar tanesi birbiriyle çarpışmıyorlar çünkü birbirlerini itiyorlarmış. Eğer bu özellik olmasa gökten kar yerine çığ yağabilirdi!
Kar tanesinin sınırını, ya da çevre uzunluğunu nasıl ölçeriz? Kenarlardaki minicik girinti çıkıntılarındann dolayı sanırım böyle bi işlem ya imkansız ya da çok zor (şu anda hatırlayamadım)

Kar tanesine nerden geldiğimi şu an tam bilemesem de, büyüleyici güzellikte ve gizemle dolup taşan şeyler oldukları kesin 🙂

Karar?

“karar” ne kadar önemli. Enteresan olan karar kelimesi iki zıt kelimenin desteği ile kullanılır, fakat zıt kelimeler anlamı değiştirmez: “Karar almak–Karar vermek”
Nefes almak-nefes vermek gibi.
Buna bir anlam veremedim mi alamadım mı desem? 🙂

“karar” kelimesini muayene masasına yatırıp biraz hurifilik yapmayı denesek: Örneğin kararınca-yeterince anlamı için: K(kozmik)ARA
Karar vermek, Kozmik ayar anlamına geliyor sanki. Kozmik arayış!
Her karar gelecek ve geçmişi belirler, en küçüğünden en büyüğüne. Bu anlamdaki bir diğer kelime, SEÇİM 🙂

 

Hayat güzel, gerçek ya da sanal farketmez.

Harika bir kitap okuyorum; Milton Erickson’un öykülerle tedavisini anlatıyor. Okudukça hayretten hayrete düşüyorum (kendimden izler bulduğum için galiba). Uzun süre önce rahmetli olmuş olan Erickson, zorunluluktan oluşturduğu gözlem yeteneğini (Küçükken çocuk felci geçirip ölümü beklenirken, uzun yıllar sadece gözlerini hareket ettirebildiğinden, sadece gözlem yapabilmiş) sonraları gayet eril biçimde sistemleştirebilmiş ve bunu binlerce hastayı şifalandırmak ve bir o kadar da meslektaşını eğitmek için kullanabilmiş olması övgüye layık değil mi? 

İster istemez doğuştan gelen hastalığımı ve her hafta ölmek üzere evden götürülüşümü ve ölemeyip geri getirilişimi hatırlamamak olası değildi tabi. Yarım asır civarında tekrarlanan bu hastalık döngüleri, insanı gerçekten de gözlem yapmaya ve düşünmeye itiyor. Belki de söylenildiği gibi hayatı yaşamaktan alıkonulursan filozof oluyorsun (ben bu ünlü sözü biraz  değiştirdim). Bu bir erdem değil mecburiyet 🙂

Ve fakat yine de bu hastalık periyodları arasına sıkıştırmayı başardığım, birbirinden farklı, maceralı yaşamlar için de kendimi kutluyorum. Az önce balkonda kahvemi yudumlarken (aslında sigara molası idi bu), eğer hasta olmasaydım nasıl biri olabileceğim sorusu geldi aklıma.  Bu soruda içeriğinden daha ilginç olanı; bütün ömrümce bu soruyu ilk kez sorduğum gerçeği bulunuyordu. Hayretten dilim tutulacaktı! Belki profesyoneller buna öğrenilmiş çaresizlik diyebilirler. Bilmiyorum.

Herneyse, her şeyin bir ilki vardır 🙂

Soruyu kendime yöneltip cevabı almak için merakla dinledim, dedi ki: “Hasta olmasaydım nasıl biri olacağımı ya da neler yapmış olabileceğimi bilemem! Bi kere bunu geç! Belki şöyle bir soru daha makul olabilirdi, hastalığım aniden geçse neler yaparım?”

Çok heyecanlandırıcı bir soruydu, beni nefessiz bıraktı. Zaman kazanmak için bunları günlüğüme not etmeye karar verdim. Henüz cevabı bilmiyorum.

…

İçimden gelen en kışkırtıcı istek, beni çağıran dağlara koşmak, tırmanmak, terlemek, yorulmak ve o yorgunlukla nefis uykular çekmek oldu. Gözüm yaşararak şunu söylemek isterim ki, bedenen çalışmak, bedenen yorulmak istiyorum. Yüzümde rüzgarın dokunuşunu hissettiğim işler yapmak istiyorum. Kendi ellerimle kulübemi çakmak istiyorum. Kaplumbağa gibi sırtıma bir öz yaşam ünitesi geçirip saatlerce, yıllarca yürümek, önüme çıkan her şeyle iletişim kurmak istiyorum. Nereye gittiği belli olmayan yürümeler olsun… Ellerim yazı yazmak ve yemek yapmakta mahir olduğu kadar başka şeylerde de işe yarıyor mu görmek istiyorum. Beğendiğim bi ustaya çırak olmak, yine sıfır noktasından başlamak istiyorum. (Bunları hayatım boyunca hastalık aralarındaki kısa molalarda yapmaya çalıştım, bu istek bende hep vardı)

Aklıma başka şeyler gelirse ilave ederim.

Yanlışta ısrar

İnsan ustalardan çok şey öğreniyor. Az önce benim çatı ustasına çay götürdüğümde ikimizin de tanıdığı tesisatçı H’den konu açıldı. Ben H’nin hem bana hem de müteahhit M’ye milyarlarca zarar verdiği halde sanki İstanbuldaki tek tesisatçı oymuş gibi hala onunla devam edildiğine çok şaştığımı söyledim. O. Usta fazla konuşkan biri değil, başını kaldırıp şu kısa cevabı verdi: Çünkü gel dediğinde geliyor git dediğinde gidiyor!

Ne kadar çarpıcı bir yanıt değil mi?

Tesisatçı H’yi görseniz sizde seversiniz, her zaman gülen saf yüzü ve alçak perdeden yumuşak konuşması ile ve gerçekten de gel dediğinde hemen koşup gelmesi ile tanınır. Her gelişinin başka bir yanlışa ve tomarla para/zamana mal oluyor olması sanki her daim unutulan bir şaka gibidir!

Gerçi ben unutmam. Uzun yıllar yöneticilik yaptığınızda yönetilmesi kolay insan değil, zeki, yaratıcı  ve hatalarından ders almasını bilen insanlarla çalışmanın uzun vadede herkese ve bütüne yararlı olduğunu daha ilk başta anlamış oluyorsunuz. O yıllardan kalan bir tespitim de birden hatırımda canlandı: “bana iyi insan lazım değil, ne atabilirsin ne satabilirsin” demişim.

Çukurova gurubunun sahibi ile altı yıl birlikte, içerden kapı geçişli yan yana odalarda çalıştım. Olgunlaşmış gerçek hayat tecrübelerini ilk elden gözlemlemek benim için bir şanstı. Yine o günlerden bir anım canlandı şimdi. Çok gençtim o sıralar (22 yaş olabilir), benim serviste çalışan veznedar işten ayrılmıştı ve ben de onun yerini alabilecek adaylar arasında bir seçim yapmış ve son onay için patrona sunarken, şöyle takdim etmiştim: “güvenilir biri” 🙂

Samsa Bey imzalamak için hazırladığı kalem tutan elini geri çekip yüzüme baktı ve dedi ki: “Ama bu bir özellik değil ki, zaten doğal olarak bulunması gereken bi şey”

Kulağıma küpe oldu. H’nin durumunda Mütehhaitimiz (o da iyi kalpli!) M. Beyin yetersizlik durumunu görmemek mümkün değil. Komuta edebileceği, sorun çıkarmayan elemanlarla çalışmak isteyen ve bu sebeple uğradığı tüm zararları sineye çeken (gelişmeyen-geliştiremeyen) kişilik yapısı.

Bu arada benim sokakta aynı sırada hem sağda hem de solda iki büyük inşaat başladı. Sabahlara kadar taş kırılıyor,  hem ses hem de açığa çıkan radon gazından sarhoş durumdayım. Hayırlısı olsun bakalım, bütün bu hareketin dikkate değer bir sonucu olacaktır, hep olmuştur.