XMRV Virüsü nedir?

Dünyada yaklaşık 17 milyon kişiyi etkileyen kronik yorgunluk sendromunun faili bir virüs olabilir

<

p class=”habdetay_yazarisim”> LONDRA – Bilim, kronik yorgunluk sendromunun sebebini buluyor mu? ABD’li bilim insanları, bu rahatsızlığın nedenini anlama yolunda büyük ilerleme sağladı. Uzun süreli halsizlik, uyku ve dinlenmeyle geçmeyen yorgunluk ve kas-eklem ağrıları belirtileriyle kendini gösteren sendrom dünyada yaklaşık 17 milyon kişiyi etkiliyor. Bu hastalığın rasyonel bir tıbbi açıklaması daha önceden net olarak yapılamıyordu. Bilim insanları şimdi kronik yorgunlukla fare lösemisi virüsü (XMRV) arasında bir bağ olduğunu tespit etti. Science dergisinde yayımlanan makaleye göre, XMRV virüsü, kronik yorgunluk sendromlu 101 hastanın 68’inde görülüyor.
Araştırmayı yürüten Dr. Judy Mikovits, sendromun XMRV virüsüyle bağlantısını diğer bilimciler de kabul ederse, kronik yorgunluk sendromundan mustarip olanlara tedavi yolu açılabileceği müjdesini veriyor. Böylece antiviral ilaçlarla tedavi mümkün olabilecek ve aşı çalışmaları da başlayacak.
Bir grup bilim insanıysa bu rakamların hastalığın nedenini tam olarak açıklamada yetersiz kaldığı, araştırmada kullanılan insan sayısının kronik yorgunluk çeken diğer çoğunluğun hastalık nedenini kesinleştiremeyeceği görüşünde. (The Independent)

 Bu virüs daha öncede prostat kanseri ile ilişkilendirilmişti! Eminim her iki durumun ortak bölenlerini inceliyorlardır. Yoksa birbirlerinden habersizler mi?

Kardiyolog Aranıyor

Bir ilan… yoruma gerek bırakmıyor:

“Kardiyoloji çalışma arkadaşı aranıyor” başlıklı gazete ilanında hem doktorların çektiği sıkıntılar anlatılıyor hem de dolaylı biçimde hastane yönetimleri eleştiriliyor

Hastalara uygulanan gereksiz tetkik ve ameliyatlar, bir eleman alımı ilanına yansıdı. Kardiyoloji uzmanları alımı için geçtiğimiz günlerde yayımlanan “Kardiyoloji çalışma arkadaşı aranıyor” başlıklı gazete ilanında hem doktorların çektiği sıkıntılar anlatılıyor hem de dolaylı biçimde hastane yönetimleri eleştiriliyor.
Bir özel hastanede çalıştığını belirten ve adının açıklanmamasını isteyen doktorun verdiği ilanda, kardiyologlarda aranan özellikler arasında, “Anjio için hastayı sıkıştırmaya tenezzül etmemek” de bulunuyor. Çalışılacak ortamda ise, “Bugün kaç tane anjio çıkardın, baypas çıkardın, ne kadar tetkik istedin?” sorusuna maruz kalınmayacağı anlatılıyor.
İlanı veren doktor, “Bu ilanla ne amaçladınız?” sorusunu şöyle yanıtladı:
“Ben bu özelliklerde bir çalışma arkadaşı arıyorum. İlanda ne yazılıyorsa o. İlanı polemik  yaratmak, kimseyle kavga çekişme için ya da bir şeyleri test için vermedim. İşimi severek, düzgün yapıyorum. Doktorluğumla ortadayım. Gazetelerde adım çıkarsa çalışamam.

‘Soruştururuz’
İstanbul Tabip Odası Genel Sekreteri Dr. Hüseyin Demirdizen, “Sadece Türkiye’de değil, dünyada da tıbbi endikasyonlar dışında müdahaleler yapılabiliyor. Ancak benzer olayları tespit ettiğimizde gerekli yasal işlemi yapıyoruz. Bu ilanda kardiyologlara suçlama var. İlanı veren ‘Ben bunu arıyorum’’ dediğine göre, ‘Bazıları yapıyor’ demektedir. Gerekli soruşturmayı yaparız. Burada her durumda etik ve hukuki sonuç doğuracak bir olay var” diyor.

‘Güven sarsılıyor’

Özel Hastaneler ve Sağlık Kuruluşları Derneği Başkanı Dr. Reşat Bahat ise “Mutlaka medyada bu konuda çıkan haberler, kullanılan negatif ifadeler sektöre güveni sarsmıştır” diyor ve ekliyor: “Sektörde ‘SSK, bakanlık bu tür suiistimalleri yapanları gün gibi ortaya çıkarır, çıkarıyor da… İlan sektörde kirlilik olduğunu düşünen birinin tepkisi olabilir.” (Milliyet)

To Be Us (Biz Olmak)

Ama size küçük bir ipucu vereyim. Bu, sandığınız şey değildir. Siz büyük, muazzam ışık patlamaları bekliyorsunuz. Süper-zekâlı olmayı bekliyorsunuz. Psişik yeteneklere sahip olmayı, büyücü olmayı bekliyorsunuz. Bunlar eski insan zırvalarıdır. Tanrısallığın anımsanması kesin yalınlıktır. Saflık. Onun bu insanca büyüklüğe gereksinimi yoktur. Dalaverelere gereksinimi yoktur. Başka insanları etkilemeyi gereksinmez. Ve daha da önemlisi, kendini etkileme gereksinimi içinde değildir. Herhangi bir şeyi düzeltmesi gerekmez. Hele hedeflere hiç ihtiyacı yoktur. Hedefler çok insancadır. O saftır ve yalın, sade, ve kendi içinde tamdır.

Böylece, ben bir yandan enerjimi Sam’e akıtıp bedenlenirken, biraz laflayalım. Ama sizi, bu geri dönüş, geri gelme, Sam ve benim bağlantımızı gerçekleştirme deneyimini hissetmeye davet ediyorum – çünkü siz de kendi bağlantınızı gerçekleştiriyorsunuz.

To Be Us (Biz Olmak)

Dün Kuthumi size bir tarih anlattı, benim geçmişimin birazını. Atlantis’teki zamanlardan ve Yeraltındaki zamanlardan söz etti. Ve Dünya’ya geri gelmekten ve Tobias’ın geçmişinden söz etti. Ama ben sizinle bugün biraz daha fazlasını paylaşacağım.

Ben, gerçekten de, Tobias’ım – en azından birkaç değerli dakika daha – ama Tobias kavramının tümü aslında hepimizdir. Hepimiz. 2500 yıl önce Tobias olan benim ruhsal varlığımdı, ama bu, hepimizin yaptığı bir anlaşmaydı; sevgimizi birleştirecektik, arzumuzu birleştirecektik, Tobias – To Be Us (Biz Olmak) – denen bu şeye kendimizi birleştirecektik. Zaten hep bizdik – siz ve ben, yanıbaşınızdaki kişi, İnternet üzerinden izleyenler – bu hep hepimizle ilgiliydi. To Be Us, Biz Olmak.

Daha geleneksel olan ve arketipsel enerji ya da kitle bilinci dediğiniz, ve örneklerini Yeshua’da ve bazı başka varlıklarda gördüğünüz enerji yerine, bu kez özümüzü benim ruhsal varlığımda birleştirecek ve Dünya üzerinde yeni bir zamanın müjdelenmesine yardımcı olacaktık. Bu, binlerce ve binlerce yıl önce başladı.

Siz, kendinizin bir bölümünü Tobias’a yerleştirdiniz. Hepimiz biraraya geldik, ve yaklaşık 2.000 yıl önce siz Dünya’yı Mesih bilinciyle tohumlamaya başladınız; bu tohumlar geçen binlerce yılda filizlendi, ve bugün insanlık için bu Yeni Enerji çağını belirliyor.

Siz taa o zamanlardan beri Tobias’ın çok içten bir parçasıydınız. Sizi bu çalışmaya bu çekti. Sizi başka Şambralara bu çekti. Hepimizin bu yolculuktan birlikte geçmesine, bedenlenilmiş bir enkarnasyondan geçmenin ne anlama geldiğini, tanrısallığı getirmenin ne anlama geldiğini, Eski Enerji insanının zorluklarıyla yüzleşmenin ne anlama geldiğini, sanki herşeyi kaybetmiş gibi, karanlığa gömülmüş gibi hissetmenin ne anlama geldiğini hissetmemize bu neden oldu. Siz, Tobias – To Be Us (Biz Olmak) – denen enerjinin bir parçasıydınız.

Böylece bugün ben Sam’de bedenlenirken, sizler de kendi geri dönüş işleminizden geçiyorsunuz, Tobias’ın bir parçası olan o yanınız, şu anda size geri dönüyor. Ben Sam’in bedeninde geri dönüşümü gerçekleştirirken, o parçanız da şu anda size geri dönüyor. Siz de şu anda bir yeniden-doğma işleminden geçiyorsunuz.

Birkaç dakikaya kadar Tobias’ın özü artık varolmayacak. Artık ona ihtiyaç yok. Siz kendi Tobias’ınız olacaksınız. Ben de kendi Tobias’ım olacağım. Linda da kendininkini. Tobias artık devam etmeyecek, çünkü hepimiz kendi Kutsal Benliğimize sahip çıkacağız.

Başka bir deyişle, sevgili Şambra, bu mezuniyettir. Biz vardık. Biz Tobias’ı dağıtıyor (lağvediyor), geldiği yuvaya geri getiriyoruz.

Derin bir nefes alın ve geri dönüşü hissedin. Bu yalnızca ben değilim; bu hepimiziz. Buna kadeh kaldıracağım.

Tobias bunu 19.08.2009 son celsede söylemiş, fakat bana çok eskiden söylenmiş gibi geldi; işte beni günlükten:

Tobias mı? To be us mı? [Bu yazıyı izle]

 

Şekercik Tobias’ı sevmeyen yok gibi geliyor bana. Zaten To be us gibi bakarsak isme bu “biz olmak” anlamına geliyor, konuyla ilgili arkadaşlar bilir, bu terim dördüncü boyut ve üstünde oluşan “bellek bileşimi” kavramını çağrıştırıyor, değil mi?

http://agnia.blogcu.com/tobias-mi-to-be-us-mi_17815191.html

Yağışlar

Körfezi şöyle çepe çevre hızlı hızlı yürüdüm, kırkbeş dakika kadar sürdü yağmur yağıyordu ama aldırmadım çünkü yanımda arkadaşımın hediye ettiği o hafif şemsiye vardı. Bazı insanlar yağmurda yüzüyorlardı, ki çok severim, onları hoşnutlukla izledim. Körfezin ucuna yakın yerde lüks tesisler vardı, birinin kafesinde bir çift gördüm, oturmuş yağmuru denizi ve gelen geçeni izliyorlardı. İçimden hafif bir özlem geçti eski günlere dair. Hızlı hızlı yürüdüğüm için önlerinden geçmiştim aslında ama yine de kadının yüzündeki sıkıntılı ifadeyi yeniden gördüm ve özlem duygum yerini büyük bir ferahlamaya bıraktı.

Yağmurun böyle sakince yağışı çok güzel tabi. Gece üç sularında çiselemeye başladı, çok hafifçe yapraklardaki izdüşümleri duyuluyordu ama yerler bir saat boyunca ıslanmamakta direndi. Dörtten sonra yağmur kendini belirginleştirdi ve ben de iki gündür bahçeyi sulamadığım için kendimi kutladım 🙂

İstanbuldaki felaket haberlerini aldık tabi, çok ama çok üzücüydü. Yetkililer Allahtan geldiğini söylüyorlardı ben ise daha bu hafta yayımladığım o haberdeki ellibin meşenin ahı tuttu dedim içimden. Binlerce, yüzbinlerce ağaç kestiler, hemen bütün yönetimler bunu çekinmeden rahatlıkla yapıp durdular, dere yataklarını cadde yaparak övündüler. Gecekondu oylarından çok memnun olanlar, günü gelince felaketlerin alahtan geldiğini söylüyorlar. Bu güzelim dünyanın dengesini nasıl bozdunuz, nasıl kıydınız? diye hıçkırıklar geliyor boğazıma.

Dolmuşta iki kadın hemenaz önce inen bir yabancının (ingiliz muhtemelen) arkasından konuştular yüksek sesle; “hem geliyorlar hem de hiç bişeyimizi beğenmiyolar, bizi sevmiyorlar!” diye. Bunu üç kez tekrarladılar, dolmuş şöförü ve diğer yolcular da homurtular çıkararak bu görüşü onayladı. Dayanamayıp yüksek perdeden lafa girdim; “hanımefendi burayı beğendikleri için geliyorlar, ha bire tapu sahibi oluyorlar üstelik ancak bu olağanüstü güzellikteki ülkeye layık olmadığımızı düşünüyorlar. Tanrı bir cennet yaratmış ve onu kendileri gibi kıymet bilenlere değil bizim gibi göçebe bi millete ihsan etmiş diye, sinirleniyorlar. haksızlar mı peki?” Önce sessizlik sonra onaylama sesleri yükseldi. Ben tepelerden aşağı koyların o buğulu güzelliğini seyrederken, bin yıldır yağmalayıp, bir çocuk bencilliği ile har vurup harman savurduğumuz bu cenneti hala bitirememiş olduğumuza şaştım bir yandan. Amerikayı en kötü yanları ile taklit etmemiz şart mı?

İnsan sesi

<

p class=”habdetay_h1″>YILDIRIM
TÜRKER

Nina Simone, 70 yaşında öldü. Robert Frost’un bir şiirinde mezar taşına yazılmasını istediği dize pekâlâ Nina’nınkine de yakışırdı: “Âşık kavgasına tutuştum dünyayla”.
Bütün hayatı, şarkıları gibiydi. Ne eksik, ne de fazla. O kimseninkine benzemeyen, olağanüstü bir denetimin yanı sıra beklenmedik patlamalar, şaşırtıcı vurgulamalarla, söylediği şarkıyı silbaştan yazan sesi, huzursuz bir varoluşun sesiydi. 1992’de çıkan otobiyografisinde, zaman zaman hayatımıza fon müziği olmuş şarkıların ardındaki kadının durmadan kendine batan, öfke ve aşkla ağırlaşmış hayatını yansıtıyordu. Farklı doğmanın, farklı olmanın, farkını koruyarak varolmanın bütün gerilimi, onun şarkılarına tutkun olanları kucakladı. ‘Soul tapınağının baş rahibesi’ adıyla anılan bu kadına pek çok ad takıldı; şu dünyada durduğu yeri belirlemek için pek çok unvan yakıştırıldı. Oysa o, arkadaşı Duke Ellington’un dediği gibi, ‘Kategoriler üstü’ydü.
1933 yılında Kuzey Carolina’nın Tyron’unda yoksul bir ailenin yedi çocuğundan altıncısı olarak dünyaya geldi. Henüz dört yaşındayken kilise korosunda piyano çalıyor, şarkı söylüyordu. Adı, Eunice Waymon’du. Anası, onun ilk siyah klasik piyano virtüözü olmasını istiyordu. Eunice, Bach’ın baş döndürücü zenginliğiyle tanışmış, piyano yeteneğini epeyi geliştirmişti. Ama siyah olmanın, bu yolda karşısına dikileceğini, hiçbir zaman istediği yere gelemeyeceğini sezmişti. Öte yandan ayakta durabilmek için para kazanması gerekiyordu. 1954’de Atlantic City, New Jersey’de bir İrlanda barında çalmaya başladı. Önceleri hiç ciddiye almamış olduğu şarkıcılığa zoraki geçişiyle birlikte adını değiştirdi. Nina, küçük kız demekti. Soyadını da çok sevdiği Fransız oyuncusu Simone Signoret’nin adından aldı. Nina Simone.
50’lerde ilk kayıtlarını doldurdu. Aralarında ömür boyu klasikleri arasına girecek olan ‘Don’t Smoke in Bed’, ‘Plain Gold Ring’, ‘Little Girl Blue’ da vardı. Ama Gershwin’in ilk siyah müzikâli olan şanlı ‘Porgy and Bess’inden ‘I Love You Porgy’ yorumu, Nina Simone’u o İrlanda barından Carnegie Hall’a kadar taşıdı. 1959’da New York Town Hall’da verdiği konserden sonra artık bir stardı.
Ama yetmiyordu. O, daha sonraları karşılaştırılmaktan bezip ruh akrabalığını reddedeceği Billie Holliday’in kumaşındandı. Şarkıları yorumlayışındaki o irkiltici çıplaklık, sesinin en dipsiz koyuyla en ışıklı parlak arasındaki yolculuğu, kalıplara meydan okuyan tarzı, onu bekleyen tacın dikenli olacağının göstergesiydi. Huysuzdu. Ella Fitzgerald gibi, pırlantalarını takıp şanlı siyah şarkıcılar geleneğinin mutlu bir halkası olacağı yoktu. Siyah olmak üstüne, kadın olmak üstüne, yoksul olmak üstüne kafa yoruyor, hırçın bir telaş içinde kendi kimliğine çalışıyordu. Amerika’nın derininde dörtnala at koşturan ırkçılık ve saldırıları karşısında isyan kaçınılmazdı. Nina Simone’un hayatını değiştiren olay, 1963 Eylül’ünde Alabama’nın Birmingham’ında ırkçılar tarafından bir kilisenin bombalanması sonucu dört siyah kızın ölmesidir. Simone, o bir anda marşa dönecek olan şarkısını besteler: ‘Mississippi Goddam’. ‘Ah, bu koca memleket yalanlarla dolu/ hepiniz öleceksiniz, sinekler gibi’ sözleriyle yırtıcı bir isyan şarkısıdır. Nina, artık sokaklara dökülmüş, mücadeleye katılmıştır. Malcolm X’i izler. Şair Langston Hughes’un kendi için yazdığı ‘Backlash Blues’la bir adım daha atar. Dallardan sarkan asılmış siyah ölülerini anlatan ‘Strange Fruit/Tuhaf Meyva’ şarkısıyla iyice huzur kaçırır. ‘Ayaklanmalar, işitilmeyenlerin lisanıdır’ diyen Martin Luther King’e hayranlık besler. Ama Nina’da iktidarın bizzat kendisine karşı bir inançsızlık vardır. Siyahların çoğunlukta olup iktidarı ele geçirseler beyazlara aynı zulmü uygulayacaklarından dem vurur. Ona kalırsa bütün düzenin toptan değişmesi şarttır. Amerika, yalanlar üstüne kuruludur.
1973 yılında daha fazla tahammülü kalmadığına karar vererek Amerika’yı terk etti. 1985 yılında bir dizi konser vermek için dönene kadar da ayak basmadı. Barbados’a yerleşti. Daha sonra Liberya, İsviçre, Paris ve Hollanda’da yaşadı. Sonunda kendine aradığı yuvayı, Güney Fransa’da buldu. Ve en hain ayda, bir nisan ayında sessizce öldü. Ardından menajeri, ölüm nedeninin ecel olduğunu açıkladı.
Nina Simone, blues, soul, caz, folk ve pop türlerinin hiçbirine tam olarak adını yazdırmadan, hepsini olağanüstü yorumuyla kutsadı. Hair müzikalinden de, Leonard Cohen’den de, Bob Dylan’dan da, Jacques Brel’den de, Kurt Weill’dan da söyledi. Söylediği her şarkıyı geri alınamayacak kadar kendinin kıldı.
Bu yavuz insan hakları mücadelecisi, eşsiz yorumcu, şimşeklerle ışıyan zorlu bir hayat yaşadı. Şimdi, hemen onun bir aşk şarkısını dinleyin. Sözgelimi ‘Wild is the Wind’i. Onun sesi, bütün aşklarınızda size eşlik edecektir. Dünyayla aşık kavgasına tutuşmuş olmanın ateşini hisseden ruhlar bir daha onmaz.