Yap-mama uygulaması

YAP-MAMA

başımdan geçmiş olan olaylardan hiç söz etmememi , hatta onlarla ilgilenmememi önerdi .Bir günlük dinlenmeden sonra, donJuan, o “varlıklar”la aramıza mesafe koymanın akıllıca bir hareket olacağını belirterek o yöreden birkaç günlüğüne ayrılmamız gerektiğini açıkladı.

Güneş doğmadan önce arabamla kuzeye doğru yollandık, yorucu bir araba yolculuğundan ve süratli bir yürüyüşten sonra, akşama doğru tepe doruğuna vardık.DonJuan, daha öncede yaptığı gibi , uyumuş olduğum o noktaya ince dal ve yapraklar serdi.Sonra bana bir avuç yaprak vererek göbeğime yakın tenimin üzerine koymamı ve yatıp dinlenmemi söyledi.Soluma yakın bir yerde başıma bir buçuk metre kadar mesafede bir yer seçti ve oraya uzandı. Daha birkaç dakika geçmeden nefis bir ılıklık ve görkemli bir esenlık duyumsamaya başladım.Bedensel huzur diyebileceğim bir duyguydu bu, havada asılı dururmuşçasına bir duyumsama.DonJuan’ın, “ip yatağı”nın beni havada asılı tutacağı şeklindeki sözleri hiçte yalan değildi.Bu duygusal deneyimimin inanılmaz niteliğinden söz ettim donJuan’a.

Donjuan, üzerinde durmaksızın, zaten bu “yatağın” o amaçla yapıldığını söyledi.DonJuan kıkır kıkır gülerek yumuşak bir sesle kendimi asılı durma duyusunu terk etmem gerektiğini anımsattı. O gizemli yerde duyumsadığım bu barış ve bereket duygusu ta derinlere gömülü bir takım coşkularımı uyandırdı. yaşamımdan söz etmeye başladım.Hiçbir kimseyi, hatta kendimi bile saymamış ve sevmemiş olduğumu, hep özde kötü bir kimse olduğuma inandığımı bu yüzden başkalarına karşı davranışlarımda her zaman belli bir efelik taslama ve avurtlama kisvesinin ardına gizlendiğimi itiraf ettim.”Doğru,” dedi donjuan.”Kendini hiç sevmiyorsun sen.” Kesik kesik gülerek , benim anlattığım sırada kendisinin”görmekte” olduğunu söyledi.

Önerisi şöyleydi;Yapmış olduğumhiçbir şey yüzünden pişmanlık duymamalıymışım, zira kendi edimlerini kaba, çirkin yada kötü diye etiketlemesi, kendi kendine yersizcesine önem vermek sayılırmış.Ben daha başka birşey demeden , donJuan gevşemem ama elimden gelgiğince uzun bir süre bir bilinçlilik durumunda kalmam gerektiğini söyledi. O “ip yatağının”bir savaşçının belli bir barış ve esenlık durumuna ulaşması sağlamak amacıyla kurulduğunu bildirdi.

“İşin püf tarafı insanın neyin önemli olduğunu bilmesidir,” dedidonJuan. “biz kendimizi ya mutsuz yada güçlü kılarız. Her ikisi içinde harcadığımız çaba aynıdır.

….

DonJuan’ın benimle konuştuğunu işitebiliyor ama onu dinlemek için bir çaba sarf etmiyordum. O gün yemiş olduğum her bir şeyi zihnimde sıralamaya çalışıyordum, ama sonra ilgimi çekmez olduda vazgeçtim. bunun önemi yokmuş gibi bir duyguya kapılmıştım.

“Güneş işiğindaki değişimlere bak,” dedi donJuan.Sesi çok net gelmekteydi.Su gibi akan bir ses, akıcı ve ılık. Batı yönünde gökyüzü tamamıyla bulutluydu,güneşin işikları görkemli bir manzara oluşturmaktaydı. Belki de donJuanın anıştırmalarından ötürü akşam güneşinin sarımtırak kızartısı gerçekten muhteşemdi.

“Kızartı seni tutuştursun ,” dedi donJuan .” Güneş bügün batmadan önce son kerte dingin ve tazelenmiş durumda olmalısın, zira yarın ve öbür gün , yap-mamayı öğreneceksin.”

“Neyi yapmamayı öğreneceğim ? ” diye sordum.

“Bırak şimdi,” dedi donJuan ,”Şu volkanik dağlara tırmanalım da hele.”

Don juan kuzeyde ta uzaklardaki sivri,kapkara,ürkünç görünümlü dağların tepelerini gösterdi.

Perşembe,12 Nisan 1962

Akşama yakın volkanik dağları çeviren yüksek çöle ulaştık, gözlerimi oradan ayıramıyordum.Bu doruklar insanı gerçekten ipnotize ediyordu.Don juan dinlenmek amacıyla durdu.Yere oturup yiyecek taşıyan sukabaklarını dikkatlice bir kayaya yaslarken, bu gece burada kamp kuracağımızı söyledi.Bulutlu bir gündü,alaca karanlık ortalığı çabucak kuşatıvermişti.

Don juan ayağa kalkarak çalılığa doğru gitti.O döndüğünde volkanik dağların silüeti artık kapkara bir kütleydi.DFon juan yanıma oturarak dikkatimi dağların üzerine kuzeydoğu istikametindeki doğal bir oluşuğa benzeyen bir yere doğru çekti.Çevresindeki yerlerden çok daha açık renkli bir noktaydı orası.Alacakaranlıkta volkanik dağ silüetlerinin her tarafı tekdüze bir koyu kahverengi görünümünde olduğu halde,don juan’ın gösterdiği nokta sarımtırak yada koyu bej renkteydi.Deviniyormuşa benziyordu; hatta nabız gibi attığını bile düşünmedim değil.Gözlerimi kıstığımda, rüzgar orayı sürüklüyormuş gibi dalgalanıyordu.

“Gözünü ondan ayırma!” diye buyurdu don juan.

Gözlerimi onun üzerinde tutmaya başladıktan epey bir süre sonra, bir an geldi, tüm dağ silsilesinin bana doğru yaklaştığını duyumsadım.Bu duygu eşliğinde midemde alışık olmadığım bir karıncalanma peydah oldu. Artarak beni son derece rahatsız etmeye başlayınca ayağa kalktım.

“Otur yere!” diye haykırdı don juan,ama ben hala ayaktaydım.

Cuma 13 Nisan 1962

Tan ağarırken dağlara doğru yöneldik.Şaşırtıcı bir şekilde uzaktaydılar.Öğleyin derin vadilerden birine girdik .Sığ gölcüklerde biraz su vardı.Dinlenmek için bir yarın gölgesinde oturduk.

“Burada ayakta dur,” dedi don juan ve bedenimi güneşe bakabileceğim bir konuma getirdi.

Gözlerimi dikerek tepemdeki dağ duvarlarına bakmamı istedi.Manzara harikulade idi.Püskürtünün o muazzam yükseklikten akışı zihnimi allak bullak etmişti.Ne müthiş bir volkanik patlama cereyan etmiş olduğunu hayret içinde düşlemeye başladım.Gözlerimi dağlardaki güneş ışığını yansıtan bir alana çevirdim.Kanyon boyunca göz gezdirirken nefis ışık oyunları sergileyen bir alan daha gördüm.Don juan’a bunu anlatırken, bir ışıklı alan daha dikkatimi çekti, sonra değişik bir yerde bir başkası daha, tüm vadi dev ışıklı alanlara gark oluverdi.

“Ben seni buraya birşey öğretmek amacıyla getirdim,” dedi don juan ve bir süre duraladı.

“Yap-mamayı öğreneceksin sen. Konuşmaktan başka çarem yok, zira sen başka türlüsünü ne yazık ki anlamaktan acizsin.Ben senin yap-mamayı benim bişey anlatmama gerek kalmadan anlayabileceğini sanmıştım.Yanılmışım.”

“Neden söz ettiğini anlamadım don juan”

“Aldırma” dedi.”Ben şimdi sana uygulaması çok basit ama pek zor olan bişeyden söz edeceğim; gerçi bu iş, sırf bedenle yapılacak bişey olduğundan ötürü konuşmakla açıklanabilecek bişey değildir ama ben genede yap-mamayı anlatacağım sana.” “Yap-mama öyle zor ve öyle güçlü bişeydir ki ondan kesinlikle söz etmemelisin,” diye devam etti don juan. “Dünyayı durdurana dek, yani ; ancak o zaman ona ilişkin özgürce konuşabilirsin, şayet konuşmadan edemiyorsan elbet.”

Don juan çevresine söyle bir baktı ve irice bir kayayı gösterdi.

“Şuaradaki kaya, yapma yüzünden bir kayadır, ” dedi.

Birbirimize doğru baktık, don juan gülümsedi, ben bir açıklama yapmasını bekliyordum ama o sessizce kaldı.Nihayet ne demek istediğini anlamadığımı söyledim ona.

“Bu yapmadır işte!” diye ünledi.

“Afedersin?”

“Bu da yapmadır.”

“Ne diyorsun sen, don juan?”

“Yapma, o kayayı kaya şu çalıyı da çalı kılan şeydir.Yapma seni sen, beni de ben kılan şeydir,” dedi.

“Örneğin; şu kayayı ele alalım.Ona bakmak, yapmadır, ama görmek, yap-mamadır.” Sözlerinden hiç bişey anlamadığımı itiraf etmek zorunda kaldım.

“Anlıyorsun, anlıyorsun!” diye bastırdı don juan.

“Ama anlamadığına inanıyorsun, bu da senin yapmandır işte.Bana karşı da dünyaya karşı da davranış biçimin bu senin.”

“Bu kaya senin bir çok şey arasından yapmayı en iyi bildiğin şeyin bu olması yüzünden bir kayadır.” dedi. “Ben buna yapma diyorum.Bir bilgi adamı, örneğin, bu kayanın bir kaya olduğunu sırf yapma yüzünden bilir, bu durumda bu kayanın bir kaya olmasını istemediği takdirde yapması gereken tek şey yap-mamaktır.Şimdi anladın mı?”

“Bu dünya bu dünyadır, zira sen onu öyle kılmak için gereken yapmayı bilmektesin, ” dedi.”O yapmayı bilmeseydin, dünya bambaşka birşey olurdu.” Uzanarak yerden bir taş aldı ve sol elinin baş parmağıyla işaret parmağının arasında tutarak, taşı gözlerimin önüne doğru kaldırdı.

“Bu bir çakıldır, çünkü sen onu bir çakıla çeviren yapmayı bilmektesin,” dedi.

“Ne dirsun sen?” diye gerçek bir şaşkınlıkla sordum. Don juan gülümsedi içinden taşan haşarıca bir neşeyi gizlemeye çalışmaktaydı sanki.

“Ne diye şaşırmaktasın, bilmiyorum,” dedi.”Sen sözcükler olmadan edemiyorsun.Kendi cennetinde yaşıyorsun.”

“Senin bunu bir çakıl taşı kıldığını söylüyorum, zira bunun için gerekli olan yapmayı durdurman gerekiyor.”

“Bu küçük taşcağızı ele alalım,”diye sürdürdü, “Yapmanın gerçekleştirdiği ilk şey onu bu boyuta indirgemektir.O halde, bir savaşçının dünyayı durdurma amacıyla yaptığı ilk şey, bu küçük taşı, yada başka her hangi bir şeyi, yap-mama ile genişletmektir.” Don juanh ayağa kalkarak çakılı iri bir kayanın üzerine yerleştirdi, sonra da bana, oraya yaklaşıp onu incelememi söyledi.Çakılın üzerindeki deliklerle girintilere bakmamı ve onlardaki en ince ayrıntıları belirlememi istedi.Ayrıntıların üzerinde yoğunlaştığım takdirde o deliklerin ve girintilerin ortadan kaybolacağını ve “ypa-mamanın” ne anlama geldiğini nalayacağımı söyledi.

“Yapma, senin bu çakılı şu koca kayadan ayırmanı sağlar,” diye sürdürdü don juan.”Yap-mamayı öğrenmek istiyorsan, diyebiliriz ki onları birleştirmen gerekir.”

Don juan çakılın, o iri kayanın üzerine vuran küçücük gölgesini gösterdi ve onun bir gölge değil de, onları birbirine bağlayan bir tutkal olduğunu söyledi.Sonra geriye doğru dönüp, daha sonra geri gelip beni sınayacağını söyleyerek uzaklaştı.Uzun bir süre çakılı seyrettim.Dikkatimi deliklerdeki ve girintilerdeki ince ayrıntıların üzerinde yoğunlaştıramıyordum ama çakılın o ipiri kayanın üzerine vuran gölgesi ilgimi çokça çekmeye başlamıştı.Don juan haklıydı; bir tutkal gibiydi o gölge.Deviniyor, yer değiştiriyordu.Sanki çakılın altından sıkılarak akıtılan bir zamk gibiydi.Don juan döndüğünde, gölgeye ilişkin gözlemlerimi ona anlattım.

“İyi bir başlangıç bu,” dedi don juan.”Bir savaşçı gölgelere bakarak bir çok şeyi anlayabilir.” Sonra don juan o çakılı alarak bir yere gömmemi söyledi.

“Neden?” diye sordum.

“Uzun bir süredir bakmaktaydın sen ona,” dedi.”Şimdi senden bir şeyler var onda.Bir savaşçı her zaman yapmanın gücünü, onu yap-mamaya çevirerek dengeler.O çakılı sırf küçük taştır diye ortalıkta bırakırsan, bu yapma olur.Ama o çakılı,sırf bir kaya parçası olmanın ötesinde bir şey olarak alırsan, bu da yap-mama olur.Bu durumda, o çakıl seni uzun süre emmiştir ve sen şu anda, onu ortalıkta öylece bırakamazsın, onu gömmelisin.Ama sende kişisel erk olsaydı, yap-mama o çakılı bir erk nesnesine çevirmiş olurdu.”

“Bütün bunlar doğru mu, don juan?”

“Senin soruna karşı evet yada hayır demek, yapmadır.Ama yap-mamayı öğrenmekte olduğuna göre sana anlatmam gerekir ki, bunların doğru olup olmamasının bir önemi yoktur.Bir savaşçının sıradan bir kimseye olan üstünlüğü buradadır.Sıradan bir insan her bir şeyin doğru yada yanlış olmasına özen gösterir, ama bir savaşçı öyle yapmaz.”

Don juan bir savaşçının ne zaman kendi bedeninden, bir hastalık yada nahoş bir durgu gibi bir şeyi def etmek istese bu hareketi yaptığını anlattı.İşin püf yanı, insanın kendi elinin özgürce hareket etmesini engelleyici ağır bir nesnenin yada yoğun bir kütnenin varlığını hissedene dek direnen muhayyel bir gücü itip çekmesiymiş.Bu alıştırma bağlamında,”yap-mama” ,hissedilmesinin mümkün olduğuna inanmamasına karşın insanın eliyle ağır bir kütle hissetmesine dek yinelenmesiymiş.

“Bir bilgi adamı, dayanıklı çizgiler üretmek için bedeninin öbür bölümlerini kullanır,” dedi.

“Hangi bölümlerini mesela, don juan?”

“Bir biligi adamının ürettiği en dayanıklı çizgiler bedeninin ortasından çıkar,” dedi don juan.”Ama gözleriyle de yapabilir onları.”

“Gerçekten çizgi midir onlar?”

“Elbette.”

“Yani onları görmek, onalara dokunmak mümkün müdür?”

“Onları hissedebilirsin,diyelim.Bir savaşçı yaklaşımının en zor yanı dünyanın bir duygu olduğunu kavramaktır.İnsan yap-mamayı uygularken dünyayı duyumsamaktadır ve insan dünyayı çizgileri aracılığıyla duyumsar.”

“Yap-mama çok basit ama çok zordur; sonra, görmeye anca, insanın yap-mama yöntemiyle dünyayı durdurmasından sonra erişilebilir.”

“Tuhaftır şu gölgeler,” dedi birden.”Bir tanesi bizi izlemekte farkındaysan.”

“Öyle bir şeyin farkında filan değilim ben,” diye yüksek sesle karşı çıktım.Don juan, ısrarla karşı çıkmama rağmen bedenimin izleyen varlığın farkına varmış olduğunu söyleyerek kendinden emin bir sesle bir gölge tarafından izlenmenin anormal bir yanı olmadığını söyleyerek beni sakinleştirmeye çalıştı.

“Yanlızca bir erktir o,” dedi. “Bu dağlar onlarla doludur, geçen gece seni korkutan o varlıklar gibidir onlarda.”

Tam önümüzde duran yüksekçe bir kayayı gösterdi.

“Şu kayanın gölgesine bak,” dedi. “Gölgesi o kayadır, ama değildir de.Kayanın ne olduğunu anlamak için kayaya bakmak, yapmadır; ama onun gölgesine bakmak da, yap-mamadır.”

“Gölgeler kapıya benzer, yap-mamanın kapıları.Örneğin bir bilgi adamı, gölgesine bakarak insanların en gizli duygularını bilebilir.”

“Hareket eder mi gölgeler?” diye sordum.

“Devindiklerini yada dünyanın çizgilerinin onların içinde gösterildiğini söyleyebiliriz.”

“Ama gölgelerin içinden duygular nasıl çıkabilir ki, don juan?”

“Gölgelerin salt gölge olduklarına inanmak yapmadır,” diye açıkladı don juan. “Aptalca bir inançtır bu.Şu şekilde düşün bide; dünyadaki her bişey göründüğünden çok daha fazlasını içerdiğine göre gölgelerde herhal birşeyler içermeli.Öyle ya, onları gölge kılan şey yalnızca bizim yapmamamızdır.”

Kendisi o iki kayadan on metre kadar uzakta, yüzü batıya dönük, durdu.Üzerinde duracağım bir noktayı işaretleyerek o iki kayanın gölgelerine bakmamı istedi.Önemli olan şey, insanın gözlerini şaşi bakar gibi yapıp bir gölgenin ötekinin üzerine getirilmesini sağlamak imiş. O alıştırmayı yapma çabalarım boşunaydı. Başım ağrıyana dek çabaladım. DonJuan’ın başarısızlığımla ilgilendiği yoktu. Kubbemsi bir doruğa tırmanmış, haykırarak iki küçük ince uzun kaya parçası bulmamı söylüyordu. istediği kayanın boyutunu elleriyle göstermekteydi.
İki kaya parçası bulup onları don juan’ uazttım.Don juan her bir kayayı otua santimetre arayla iki yarığpın içine yerleştirdi, yüzüm batıya dönük onların üzerinde durmamı ve aynı alıştırmayı onların gölgeleriyle uygulamamı buyurdu.Bu kez bambaşka bir şey olmuştu.Daha ilk denemede gözlerimi şaşılaştırabilmiş ve her bir kayanın gölgesini üst üste bir gölgeymiş gibi algılayabilmiştim.İmgelere onları birleştirmeksizin bakmanın tek bir gölgeye inanılmaz bir derinlik ve bir bakıma saydamlık kazandırdığına tanık oldum.Baktım, baktım, hayretten donakaldım.Kayanın, gözlerimi üzerinde odakladığım her bir deliği net bir şekilde ayırt edilebiliyordu; onların üzerinde üst üste getirilmiş olan bileşik gölge ise tanımlanamaz saydamlıktaki bir film gibiydi.

O gölgenin çevresini de görsel algılamamdaki odaklanmayı yitirmeksizin tarayabildiğimin bilincine vardım.Sonra, bir an için, bir kayaya bakmakta olduğumu unutuverdim.O zamana dek tasavvur dahi edemediğim denli vasi bir dünyaya inmekte olduğumu duyumsadım.Don juan’a o harika duyumsamamı betimledim, o da, o manzaranın içinde kaybolmak üzere olduğumu “gördüğünden” dolayı bu deneyimimi kesmek zorunda kaldığını açıkladı.

“Ypa-mama” konusunda zihnimin eskisinden daha çok karışmış olduğunu itiraf etmek zorunda kaldım.Don juan bunun üzerine yapmış olduğum şeyden memnunluk duymam gerektiğini söyledi, zira bir kere olsun yöntemini doğru olarak izlemiş ve dünyayı azaltarak genişletebilmişim; üstelik, dünyanın çizgilerini hissedememiş olmama karşın kayalarıngölgelerini “yap-mama” ya giriş kapısı olarak kullanabilmişim.Dünyayı azaltarak genişletmiş olmama ilişkin sözleri merakımı çokca çekmişti.Gözenekli kayanın gözlerimi odaklamış olduğum alanındaki ayrıntılar öyle canlı ve öyle kesin tatlardan oluşmuşlardı ki yuvarlak doruğun üst bölümü benim için vasi bir dünya haline gelmişti; gene de, kayanın azaltılmış bir görüntüsü olmaktaydı bu.Don juan ışığı engellediğinde, normal zamanlarımdaki gibi baktığımı anladım–kesin hatlı ayrıntılar belirginleşmiş, gözeneklikayanın küçücük delikleri irileşmiş, kemikleşmiş püskürtünün kahverengisi donuklaşmış ve kayayı gerçek bir aleme çeviren o parlak saydamlık yok olmuştu.

Don juan sonra iki kayayı aldı ve onları derin bir çukurun içine yatırarak yüzü batıya dönük kayaların bulunduğu ilk yere bağdaş kurup oturdu.Sol yanındaki bir noktaya vurarak benimde oturmamı söyledi.

Uzun süre konuşmadık.Sonra, gene sessiz kalarak, bir şeyler yedik.Güneş battıktan az sonra don juan ansızın bana doğru dönüp “rüya görme” ye ilişkin gelişmelerim var mı diye sordu.Ben de ona başlangıçta “rüya görme” nin bana kolay geldiğini, ama o sıralarda rüyalarımda artık ellerimi bulamaz olduğumu anlattım.

“Sen rüya görmeye ilk başladığında benim kişisel erkimi kullanmaktaydın, o yüzdendi kolay gelmesi sana,” dedi don juaan. “Ama şimdi boşsun sen.Ama kendin yeterli erk kazanana dek çaba göstermeyi sürdürmelisin. Bilesin ki, rüye görme, rüyaların yap-mamasıdır; sen yap-mama konusunda ilerledikçe rüya görmede ilerleyeceksin.İşin püf noktası, yapmakta olduğun şeyin bir anlamı olmadığı düşüncesine kapılsan bile ellerine bakmayı boşlamamandır.Aslında, daha önce de anlatmıştım sana, bir savaşçının inanmaya gereksinmesi yoktur; zira, inanmaksızın eylemini sürdürdükçe gene de yap-mamaktadır.”

“Rüya görme’ye ilişkin sana anlatacak başka birşey kalmadı,” diye sürdürdü don juan. “Söyleyebileceğim her bişey yalnızca yap-mama olacaktır.”

Don juan, bedenimin kendi zannettiğimden fazlasını bildiğini söyledi, zira beni izlemekte olan güçlü varlık sağ tarafımdaymış.Don juan bir sır verircesine sesini alçaltarak, o gün dostun bana iki kez yaklaşmış olduğunu ve kendisinin araya girerek onu durdurduğunu açıkladı.

“Gün boyunca gölgeler yap-mamanın kapılarıdır,” dedi.”Ama geceleyin, karanlıkta pek az yapma kaldığı için, dostlar dahil herşey bir gölgedir.Erk tırısını öğretirken bundan söz etmiştim sana. “Bir savaşçı yap-mamayı dünyadaki her bir şeye uygularsa da, bugün sana anlattıklarımdan fazlasını anlatamam.Sen kendi bedeninin erki ve yap-mama duygusunu keşfetmesine izin vermelisin.”

http://www.sessizbilgi.com/node/83

Güç Öyküleri-Carlos Castaneda

“Bu zehiri yokeden panzehir işte burada,” dedi don Juan toprağı okşayarak. “Büyücülerin açıklaması, tek başına ruhu özgür kılamaz. Kendinize bakın. Onu biliyorsunuz, ama bu hiçbir değişiklik yaratmadı. Şimdi her zamankinden daha yalnızsınız, çünkü sizi koruyan varlığa karşı duyulan kararlı aşk olmadan, yalnızlık tek başınalıktır.

“Yalnızca bu ihtişamlı varlığa duyulan sevgi bir savaşçının ruhuna özgürlük getirebilir. Ve özgürlük, tüm aksilikler karşısında duyulan neşe, etkinlik ve kabulle-niştir. Son ders bu. Her zaman son ana, kişinin ölüm ve yalnızlığıyla yüzleştiği o ıssızlığa bırakılır. Sadece o zaman anlamlıdır.”

Don Juan ve don Genaro ayağa kalktı ve kollarını gererek bellerini doğrulttular, belki de oturmak bedenlerini hamlaştırmıştı. Kalbim hızla atmaya başladı. Pablito’yla beni de ayağa kaldırdılar.

“Alacakaranlık, dünyalar arasındaki geçittir,” dedi don Juan. “Bilinmeyene açılan kapıdır o.”

Elinin bir devinimiyle üzerinde durmakta olduğumuz tepenin sınırlarını gösterdi.

“O kapının eşiği işte burası.”

Sonra tepenin kuzey kenarını gösterdi.

“Kapı orada. Ötesinde bir uçurum var, uçurumun ötesinde de bilinmeyen.”

Don Juan ve don Genaro Pablito’ya dönerek vedalaştılar. Pablito’nun gözleri büyüyüp sabitlenmişti; yanaklarından aşağı yaşlar süzülüyordu.

Don Genaro’nun bana elveda deyişini duydum, ama don Juan bir şey söylemedi.

Don Juan ve don Genaro Pablito’ya yanaşarak kulaklarına birkaç şey fısıldadılar. Sonra bana geldiler. Ama bana tek kelime fısıldamalarına gerek kalmadan o tuhaf bölünmüşlük duygusunu hissettim.

“Artık yoldaki toz gibi olacağız,” dedi don Genaro. “Belki bir gün yine gözlerinize kaçarız.”

Don Juan ve don Genaro birkaç adım geri çekilerek karanlıkta kayboldular. Pablito kolumu tuttu ve birbirimizle vedalaştık. Sonra garip bir istek, bir güç beni Pablito’yla birlikte tepenin kuzey kenarına koşturdu.

Boşluğa atlarken kolunu duyumsadım, sonra yalnızdım.

Anlayacaksın!

“Koruyucu taşı selamladın mı? Çünkü her şey senin parçan; her şey canlı. İçeri girerken selam verdin mi çiçeklere? Duydun mu evin önünde öten kuşları? Teşekkür ettin mi uyandığında, sana armağan olarak verilen yeni güne? Yoksa teşekkür etmemeyi, kuşun ötüşünü duymamayı, çiçekleri görmemeyi mi yeğledin.”

“Her şeyle konuş; çünkü her şeyin canı vardır. Her şeyde bir ağabey, bir kardeş bul. Her şey birdir; her şey canlıdır.”

Bu sözler bir ustanın öğrencisine verdiği altından değerli nasihatler… Onlar And Dağları’nda yaşayan iki Kızılderili…

Yeryüzünde doğanın ruhunu ‘en saf, en derin haliyle ve en güzel dille’ ifade edebilen insanlar benim için Kızılderililer. “Acaba Amerika keşfedildiğinde bu özel ırk hiç yok edilmeseydi dünya nasıl olurdu?” Diye düşündüm bir an. Bir Japon’u, İtalyan’ı, İngiliz’i nasıl görüyorsak dünyanın her yerinde, Kızılderili halkından da insanlar görebilseydik milyonlarca… Kızılderili Cumhuriyeti diye bir ülke olsaydı mesela… Kızılderili milleti diye bir millet… Küçücük bile olsa, var olsaydı… O kadar güzel olurdu ki. Hep üzülürüm bu kadar özel bir halkın yok oluşuna. Bence mükemmel devlet adamları, mükemmel bilim insanları, mükemmel sanatçılar çıkardı onlardan. Ve dünyaya ‘doğanın değerini’ en iyi anlatan insanlar yine onlar olurdu. Fevkalade çözümler bulurlardı doğanın karşı karşıya kaldığı sorunlara. Doğa ve insanlık için yapılan en faydalı organizasyonlarda her daim görürdük onları. Onların yok oluşuyla yeryüzü mozaiğindeki en parlak taşlardan biri de düşmüş oldu aslında…

1854’de Kızılderili şef Seattle’dan halkının topraklarını satması isteniyor ve Seattle, beyaz adama yazdığı mektupta doğayı şöyle anlatıyor: “Beyaz adamın ölüleri yıldızlar arasında yürümeye gittiklerinde, doğdukları ülkeyi unuturlar. Bizim ölülerimiz bu güzel dünyayı asla unutmazlar. Çünkü o Kızılderili’nin ‘ana’sıdır. Biz bu dünyanın bir parçasıyız. Ve o da bizim parçamız. Güzel kokan çiçekler bizim kız kardeşlerimizdir; geyik, at, büyük kartal, bunlarsa bizim erkek kardeşlerimiz. Kayalık tepeler, çayırlardaki ıslaklık, tayın vücut ısısı ve adam, hepsi aynı aileye ait.

Dünya beyaz adamın kardeşi değil, ama düşmanıdır ve onu fethetti mi ilerlemeye devam eder. Babalarının mezarlarını geride bırakır ve aldırmazlar. Annesi dünyayı ve kardeşi göğe, satın alınan, yağma edilen, koyunlar ya da parlak boncuklar gibi değişilen birer malmış gibi davranır. İştahı dünyayı yiyip bitirecek ve geride sadece bir çöl bırakacaktır.

Beyaz adamın şehirlerinde sakin yer yoktur. Baharda yaprakların açılışını ya da böceklerin kanat vuruşlarını duyacak yer yoktur. Ama belki de benim vahşi olmamdan ve anlamadığımdandır. İnsan eğer bir kuşun yalnız ağlayışını ve su birikintisi etrafında tartışan kurbağaların seslerini duymazsa hayatın anlamı nedir?

Ben vahşiyim ve başka bir yoldan anlamam; çayırlarda çürüyen binlerce bufalo gördüm. Beyaz adamın geçen trenden vurup, bıraktığı… Ben vahşiyim ve dumanlı demir atın bizim sadece canlı kalmak için öldürdüğümüz bufalodan nasıl daha önemli olabildiğini anlamıyorum.

Dünya annenizdir; dünyaya ne olursa, dünyanın oğullarına da aynısı olur. Eğer insanlar yere tükürürse; kendi üzerlerine tükürürler.

Bunu biliyoruz biz; dünya insana ait değildir; insan dünyanındır. Bunu biliyoruz. Bütün her şey bir aileyi bağlayan kan gibi birbirine bağlıdır.”

Bu mektup Washington’da muhafaza edilmiş, Amerikan Expo 74’de sunulmuş ve UNEP tarafından yayınlanıp, ‘çevre üzerine şimdiye kadarki en güzel ve en içten anlatım olarak tanımlanmıştır.’ Sizce de sonuna kadar hak etmiyor mu bu tanımı? Bir düşünün…

Kızılderililerin doğa ve insan ilişkisini bu kadar ‘anlaşılır’ ve bir o kadar da ‘hoş bir dille’ ifade etmeleri çok etkileyicidir. Siyu kabilesi başkanı Ayakta Duran Ayı’nın anlatımı: “Nerede kesilip indirilmemiş orman varsa, nerede hayvanlar kuytu köşelerinde dinleniyorsa, nerede dünya dört ayaklılardan yoksun değilse, soluk benizliler oraya ehlileştirilmemiş, yabani arazi diyorlar. Hâlbuki bize göre yabani, vahşi yer yoktur. Doğa tehlikeli değildir; misafirperverdir; korkutucu değil, arkadaşçadır. Bizim felsefemiz korkudan ve ön yargıdan uzak, sağlıklı bir düşünce sistemidir. Bu noktada beyaz adam ve Kızılderili inançları arasında önemli bir fark buluyorum.

Kızılderili inancı, etrafını çevreleyen her şeyle insanın ahengini gözetir; beyazlar ise çevreye hükmetmeyi, zorbalığı esas almıştır.

Kızılderililer aradıkları her şeyi, paylaşma ve sevgide buldu; ama beyazlar aradıklarını korkarak savaşmada buldular. Bizim için dünya güzellik doluydu. Diğeri için öteki dünyaya gidene kadar, tahammül edilmesi gereken, günah ve çirkinlik dolu bir yerdi.”

Kuzey Amerika Kızılderilisi olan Tatanga Mani, eğitim sistemimizle ilgili en görmezden geldiğimiz şeyi çarpıcı bir anlatımla ifade etmiştir:

“Uygar insanlar, insan yapımı basılı sayfalara çok fazla bağlılar. Ben Yüce Ruh’un kitabına, yani onun yarattığı her şeye bakıyorum. Eğer doğayı tanımaya çalışırsanız, o kitabın büyük bir kısmını okuyabilirsiniz. Biliyorsunuz; eğer kitaplarınızın hepsini alıp güneşin altına serer, onları bir süre için kar, yağmur ve böceklere bırakırsanız, geriye hiçbir şey kalmayacaktır. Oysa Yüce Ruh size ve bize doğa okulunda ormanları, ırmakları, dağları ve bizi de içine alan hayvanları araştırma olanağı verir.”

Tatanga Mani, ‘ahlak’ın kapsamını ise şöyle belirlemiştir: “Kızılderili anlayışında ahlak, yalnızca insanın başka insanlara, topluma ve Tanrı’ya karşı olan davranışları ile ilgili değildir. Ahlak, kesinlikle insanın hayvanlara, bitkilere ve doğanın diğer görüntülerine karşı olan davranışlarını da içerir.”

Kızılderili halkı yok oldu; ancak ‘onların bir felsefesi’ vardı ve ‘soyut varlıklar asla yok olmazlar.’ Biz yok olduklarını zannederiz; ama onlar bir yerlerde tekrar kendilerini canlandıracak insanları beklerler… Bekleyiştedirler…

Bu özel halkı geri getiremeyiz; fakat felsefelerini tekrar canlandırabiliriz. Tatanga Mani’nin eğitim sistemimizle ilgili sözü en önemli çözüm noktamız aslında. Kitapları yakmak mı çözüm? Tabiî ki hayır. Sadece ‘onların ruhunu anlamak’… Özünü içmek… Yani ‘ezberlemek’ değil; ‘kavramak…’

Sadece önündeki kitaplara gömülü olarak eğitim gören çocuklar olmamalı geleceğimiz. Tatanga Mani’nin anlatmak istediği bu… Onların en önemli dersi ‘Doğa Dersi’ olmalı ve mutlaka böyle bir ders olmalı. Bu dersin ‘en değerli ve birincil’ konusu da kesinlikle ‘Kızılderili Felsefesi’ olmalı. Kızılderililer çocukların ilgisini çekecek en etkili anlatıcılar değil mi sizce? Olsa işe yaramaz mı? Zevkle dinleyecekleri bir ders olmaz mı? Hayatlarında öğrenecekleri en güzel felsefe? Beden Eğitimi dersi var da ruhlarını eğitecek bir ‘Doğa Dersi’ olsa çok mu olur? Hep ruhlarını sınıflarına kapatacaklarına bu dersi de doğada işleyerek ruhlarına nefes aldırsalar mesela? Sorularıma benden bir cevap: “Onlar doğanın ruhunu hissettikçe bütün hayatlarına etki edecek ve tüm derslerinin özünü rahatlıkla kavrayabilecek ‘özgür bir ruha’ sahip olurlardı. Tekdüze çocuklar olmaktan çıkıp ‘özgünleşirlerdi.’ ‘Hormonlu çocuklar’ değil, ‘organik çocuklar’ olurlardı. Geçmişin ‘doğa insanı’, geleceğe en azından ‘doğal insan’ olarak taşınırdı…

Aksi takdirde insanlığın sonu nasıl olur sizce? Bu soruya da doğanın en bilge rehberi ve öğretmeninden bir Cree Kızılderilisi cevap versin:

“Yalnızca son ağaç kesildikten,

Son ırmak zehirlendikten,

Son balık yakalandıktan sonra…

Ancak ondan sonra paranın yenemeyeceğini

Anlayacaksın.”

http://www.olympos.com.tr/?p=7346&utm_source=feedburner&utm_medium=email&utm_campaign=Feed%3A+olympos_com_tr+%28Olympos%29

Curiosa, Curiosita

Curiosa! İngilizce sözlükte bir karşılığı yok ve ben de daha önce duymadım. Mercedes(Florinda Donner’in şifacı ustası), Curiosaların da bir çeşit büyücü olduklarını ancak farklı sembolik araçlar, ritüeller ve büyülü sözler kullandıklarını söylüyor.

“Curiosa’lar sonsuzluğun bilinmeyen şeylerine dalmışlardır. Onlar, bilinen ve bilinmeyen arasındaki görünmeyen iplikçikleri, bir örümceğin yaptığı gibi ağ şeklinde örerler .”
Orada bazı insanlar curiosa’yı sırtından çıkan kanatları ile saydam beyaz bedenlerinin gökyüzüne ulaştığını gördüklerini anlatırlarmış.

Mercedes’in dünyasını Florinda’nın gözünden izlerken aklıma sık sık Clarissa Estes geldi. Sanırım bazı şeyleri daha bütünlüklü anlayabilmeye başladım.

Bu arada Curiosita, DA VINCI’NIN YEDİ PRENSİBİ’nin de ilkidir:

1 CURIOSITA: Yaşama doymak bilmeyen bir merak ve öğrenmeyle bağlı olmaktır. Hiçbir konu, hiçbir dal ayrımı yapmaksızın, çevremizdekilerin düşünecek ve söyleyeceklerinden çekinmeden, merakımızı kaybetmeden sormak, araştırmak, öğrenmek gereklidir.

Yeniden kendine önem verme konusu

Bu konuda esinlendirici bi sohbet yaptık:

T: Hic birseye önem vermemekle (kendi kendimizi önemsememekle) herseyi sevebilir miyiz?

sa. Her zaman şahane sorular sorarsın 🙂
“kendimize önem vermek” bu dünyada bi ihtiyaçtır. Kendine sıfır önem veren bu dünyada kalamaz, kalıyorsa büyük bir bedbaht olur sanırım. Sevmeye sevmemeye takılmayan kişiler olabilir, bunlar gerekeni yapmaya koşullananlardır muhtemelen. Ve yüksek bir amaçları vardır, gizli ya da açık. Mana denizinde varolabilen biz insanlar için her şeyden soyutlanma gibi bişey kendinden yani bireysellikten eder.
Arabi’nin mümkün varlıklar’ı ve gölge tarifi muhteşemdir; https://blog.sonsuz.us/?p=4301
bunu iyi anlamak lazım. Yine Jung’un ego-özben ve gölge’si aynı şeyi sembolize eder. https://blog.sonsuz.us/?p=806
Bu dualitik düzlemde, tüm anlamlar zıddıyla kaim olurlar, bunu bilip ona göre yaşayabileceğimiz bir HEM_HEM dünyası var mıdır? Yoksa onu şu anda elbirliğiyle yaratmakta mıyız bilemiyorum 🙂

T. Çok soru sormam en basit seyleri bile anlamamamdan kaynaklaniyor galiba. Ögrenmek icin insanin icinde “Kücük bir Prensi” olmali. Ben büyümeyecegim galiba. Karsimda cok iyi yanitlar veren birinin olmasi beni kamciliyor :-)))

Yerine göre önem verecegiz, yerine göre de önem vermeyecegiz diyorsun galiba. Bu ayari bulmak cok zor olmalı?

sa. Evet evet kesinlikle var o küçük Prens sende 🙂
“Gerekeni yapmak” başlı başına bir disiplindir. Bazı insanlar böyle doğuyor (örneğin ben böyle bir roldeyim) fakat yeterli toplumsal irade olursa ve çocuklara bu fırsat verilebilirse, tren kolayca bu hatta geçebilir gibi geliyor bana 🙂

T. “Gerekeni yapmayi” ben de ögrenmek istiyorum. Ne de olsa karsimda bir “ögretmenim” var…

sa. Soruyu kim soruyorsa öğretmen odur 🙂
Gerekeni yapmak, bedeninden aldığın tepkileri zihninden öne geçirmeyi gerektirir. Bunu yapmak zor değil ama bazen insanların seni “budala-deli,acımasız,bencil,maceracı” vs. diye yaftalama olasılığını göğüsleyebilmek gerekiyor. Bunu göğüsleyebilmek için kendine daha az önem vermen gerekir.
Kendine daha az önem verebilmek için enerjini tasarruf etmiş olmalısın.
Enerjini tasarruf edebilmen ise tamamen gerekeni yapıyor oluşunla sağlanır.
Hadi buyrun bakalım, bu bir yumurta-tavuk döngüsü :)))

T: “”“budala-deli,acımasız,bencil,maceracı””

Bu sözler bana bir yerden tanidik geliyor :-))))

sa. Bana da 🙂