Kırılma Noktası

Don Juan içsel sessizliğin birçok tanımını veriyor, düşüncelerin devreden çıkması, gündelik farkındalıktan ayrı bir düzey, derin bir sükunet durumu, algılamanın duyulara dayanmadığı bir durum, dünyayı durdurmak yani çevremizdeki şeylerin olduklarından farklı olması, algılama hünerleri göstermeye yetenekli olmak, evrende denetimsiz olarak bulunan duyusal verilerin duyularımız tarafından yorumlanmasının durduğu an ve mutlak özgürlük. Bütün bunlar bizi “büyücülükteki herşeyin doğduğu yer”e götürür. Ancak bunun olması için devasa bir şeyin bizi “sarsması” bununla beraber bir “kırılma noktasına” ulaşmak için alıştırmalar yapmamız gerektiğini, o zaman içsel sessizliğin yavaş-yavaş birikerek çoğaldığını anlatır.

Bir gün don Juan ile birlikte Hermosillo’nun meydanında yürürken Castaneda çevresinin farkına farklı vardığını düşündüğü esnada don Juan “tanıdığım her büyücü eninde sonunda kırılma noktasına varır” dedi, bunun “bir sinir buhranı mı?” sorusuna karşılık don Juan kırılma noktasının bir sinir buhranı değil, yaşantıdaki sürekliliğin bir anda kırılması olduğunu, ve Castanedanın kırılma noktasının arkadaşlarını bırakması eylemi olduğunu söyler. Castanedanın bu olay için karşı çıkışı arkadaşlarının “dayanak noktası” olduğunu ve böyle bir şey yapmasının mümkün olmadığıdır. Don Juan da tam bunun için onları terketmesi gerektiğini ve bir büyücünün dayanak noktasının “sonsuzluk” olduğunu anlatır. Önerisi ise Castanedanın yaşadığı yeri terkedip berbat bir yere taşınması gerektiğini hatta odasının nasıl olacağını anlatır.

Don Juan “Bir büyücü böyle bir yeri ölmek için kullanır, fizik olarak değil birey olarak ölmeni istiyorum, bireyselliğin bedenle çok az ilşkisi var, birey zihinden ibaret ve zihin sana ait değil” dedi

**

Bu bana Fethiye’de yaşadığım bir olayı anımsattı. Çok sevdiğimiz (aslında sokak köpeği olan), insanların ve diğer hayvanların da sevip saygı gösterdiği, ona bebekken taktığım isim olan Zeus’u kat kat aşıp geçen bu kral köpek bi gün zehirlenmiş!

Olay aslında şöyle oldu; O sıralarda işlettiğim otelin bahçesindeydim, müşterilere sabah kahvaltısının verilmesine nezaret ediyordum. Çok yoğun olarak meşguldüm (o sıralarda dört kişilik çalışmaktaydım), bi ara karşıdan Zeus’u görür gibi oldum, zorla yürüyor gibiydi, dikkatimi ona veremedim, sonraki bi an onu otelin dış kapısının önünde görür gibi oldum, ayaklarının üzerinde duramaz gibiydi, adeta kendini sürüklüyordu. İçeri girip gözden kayboldu, bu normal değildi çünkü o içeri girmezdi hiç!

Elimdeki acil şeyleri bitirip ne olursa olsun deyip, misafirleri kaderlerine terkettim ve otele doğru koştum. Dış kapıdan içeri girdiğimde sahanlık gibi kısımda yer yer çiş görünüyordu, izleri takip ettim ve onun kullanılmayan bodrum katına inmiş olduğunu anladım. Hemen gece görevlisini uyandırdım, birlikte onu bulduk, Zeus ölmek için bi yer seçmişti! Çılgına dönmüştüm, hemen onu arabaya taşıdık, şehre götürdük (yirmi dakika ya da yarım saat sürdü bu işlem), Veterinerin muayene masasına yatırdığımızda sular seller gibi ağlıyordum, veterinere bağırdım; bu yaptıklarınızın ona bi faydası olacak mı? Öldü değil mi o? Hayatınızda hiç zehirlenen bi köpekkurtardınız mı?

Adam tuhaf tuhaf baktı bana, ben onu göremiyordum çünkü büyük bir yeise kapılmıştım, ağlamaktan boğuluyordum (çok soğukkanlı biriyimdir, bu gerçekten tuhaftı benim açımdan!)… Sonuç olarak veteriner gerçekten de onu kurtardı! Sınırda yetiştirmişiz.

Zeus’un hiç kimseye zorluk çıkarmayan, o kibar ve centilmen yapısı ölüm anında bile ortaya çıkmıştı, şikayet etmeden, son gücünü başkalarına yük olmadan öleceği bir yere erişmekte kullanmıştı.

O sefer böyle yeniden doğdu işte.

Tabi aslında DJ’nin anlattığı kırılma noktası ile ilgisi yok fakat nedense bu anıyı diriltiverdi bende. Burda sözü edilen kırılma noktasını ben birkaç kez yaşadım, küllerinden yeniden doğmak diye bir deyiş var, gerçekten de olayı gayet iyi anlatıyor!

Sizlerin de kırılma noktası oldu mu? Şimdi baktığınızda nasıl görünüyor?

Uçurumdan Atlamak

“Bir kez sonsuzluğa girdiğinde, seni geri getirmemiz için bize bel
bağlayamazsın.. Artık senin kararın gereklidir. Dönüp dönmemeye yalnızca sen
karar verebilirsin. Aynı zamanda seni uyarmalıyımki savaşçı-gezginlerin çok
azı sonsuzlukla bu türden bi karşılaşma sonunda hayatta kalmıştır. Sonsuzluk
inanılmaz ölçüde baştan çıkarıcıdır. Bir savaşçı-gezgine bu karışık,
zorlayıcı, gürültücü, ve acı dolu dünyaya dönmek hiç de cazip gelmez. Kalma
ya da dönme konusundaki kararının mantıklı bir seçim yapma meselesi değil,
bi niyetlenme meselesi olduğunu bilmelisin.

Dönmemeyi seçersen, yeryüzü seni yutmuşcasına gözden kaybolacaksın. Ama geri
gelmeyi seçersen eğer, o zaman dişini sıkıp görevin her ne ise başarı yada
başarısızlıkla sonuçlanana dek gerçek bir savaşçı-gezgin gibi beklemen
gerekir.”
**

Bu cümlelerden anladığım; savaşçıya geri dönme seçimini yaptırtan bir görevi
olduğunu hatırlaması ya da uydurmasıdır! Uydurma kelimesi sizi incitmesin,
kendini bi şeyin gerçek olduğuna kandırmak anlamında kullanıyorum, hatta
bütün “gerçek” (görmeyenler için) tanımlamalarımızın böyle oluştuğunu
sanıyorum.
Fakat Uçurumdan atlama cesaret ve basiretini gösterebilmiş bir savaşçının
artık kendini kandırma yolundan çok hatırlama yolu ile “görev” sahibi
olduğunu varsaymaya meyilliyim. Peki bu gerçekten daha önce yapılan bir
kontratla mı ilgili? Yoksa sonsuzluğun içinden (uçuruma atladığında)
kendisine çarpan yeni bir yükümlülük mü?

Savaşçının El Kitabı -1

  1. Karar vermeden önce iyice düşün, üzül;ama kararını verdikten sonra, kov aklından tasayı, düşünceyi ve öyle ilerle. Çünkü daha verilecek milyonlarca karar beklemektedir seni. Böyledir bir savaşçının yöntemi.

  2. Kararsızlık içindeyken ölümü düşünür bir savaşçı.

  3. Bilgi adamı olmak için, bi savaşçı olması gerekir insanın. Sızlayan bi çocuk değil!Pes etmeden, yakınmadan, çekinmeden, görene dek, hiçbişeyin hiçbi önemi olmadığını kavrayana dek çabalayıp durmalıdır.

  4. Yalnızca bir savaşçı sürdürebilir yaşamını. Bi savaşçı beklediğini de bilir, ne beklediğini de. Beklerkende hiçbişi istemez. Bu bekleyiş sırasında küçücük bişi geçse eline, kocaman bişi gibi görünür bu. Canı yemek istese, bulur bi yolunu; aç değildir çünkü o. Onu bişi incitse, bulur bi yolunu acısını kesmenin;acı duymaz çünkü o. Açlık da acı çekmek de, o insanın özünü yitirdiğini gösterir, onun bi savaşçı olmadığını gösterir. İşte o zaman açlığın, acılaın etkisiyle ölür gider o kimse.

  5. Savaşçı ölümünü aklından çıkarmaz.

  6. Bi savaşçı,unutmak için istencini ve sabrını kullanmalıdır. Bunlarla yapamayacağı şey yoktur zaten.

  7. Savaşçı, insanın istencinin geliştirilebileceği gerçeğini bilir ve bekler durur onun gelişmesini.

  8. Bi savaşçı olmak için, insanın en başta kendi ölümüne değgin keskin bi bilinçlilik içinde olması koşulu vardır.

  9. Bi savaşçı olmak için yapmamız gereken ikinci şey, yansızlıktır. O zaman , birden ölüverme düşüncesi, bi saplantı olmaktan çıkar ve seni ırgalamaz artık.

  10. Savaşçı, ölümün bilinciyle ve yansızlığıyla ve kararlılığın verdiği güçle tüm eylemlerini belirli bi noktaya yönelterek yaşamını düzenler. Ölümünün bilinci, onu yansız kılar ve tutkularını dingincesine yönetmesine neden olur. En son verdiği kararlar, yerinmesine gerek kalmadan seçim yapabilmesine yol açarlar; ve yaptığı seçimler yaşam düzeni açısından en yerinde seçimlerdir. İşte böylece, savaşçı, her yaptığı işi tat ala ala ve büyük bi etkinlikle yürütür. Bi insan bu biçimde davranabiliyorsa, artık ona bi savaşçı diyebiliriz, sabırlı olmayı öğrenmiş diyebiliriz.

  11. Sabırlılığı öğrenen bi savaşçı, artık istence yönelmiştir. Nasıl beklenileceğini bilir. Ölümü, yanıbaşında oturmuş beklemektedir – iki arkadaştırlar sanki. Ölümü, ona , gizemli biçimlerde neleri seçmesi gerektiğini, eylemlerini bi noktada toplayarak düzenli bi yaşamı nasıl sürdüreceğini önerip durmaktadır. Ve bekler savaşçı!Bi savaşçı acele etmeden öğrenir. Çünkü istencini beklediğini bilmektedir o. Ve birgün gelir, olağan durumlarda yapılmasına olanak bulunmayan bişeyi yapıverir. Bu olağandışı başarısından haberi bile yoktur kimi kez. Ne var ki, bu yapılamaz işleri yapıp durdukça yada başına olağandışı işler gele gele, bi tür gücün ortaya çıkıvermekte olduğunu çakıverir. Bilgi yolunda ilerledikçe gövdesinden yayılan bi güç. . Önceleri karnı arıncalanırmış gibi gelir ona; ya da bir türlü dinmeyen bi yanma duygusu. Çok geçmeden bi ağrıya bi tedirginliğe dönüşür bu. Kimi kez bu ağrı, bu tedirginlik öylesine çoğalır ki, aylarca çaresizlik içinde çırpınır, kıvranır savaşçı. Ne denli çok olursa bu çırpınış, o denli yararlı olur onun için. Büyük acılar, ulu bir gücü muştular. Kıvranışlar bitince, savaşçı her şeye karşı yabansı duygular içinde bulunduğunu görür. Gövdesinden , göbeğinin hemen altında ya da üstündeki bi yerden fışkıran bi duyguyla, istediği herşeye gerçekten dokunabildiğini bulgular. İşte, istençtir bu duygu. Ve savaşçı, onunla tutmayı becerince, artık o savaşçıya büyücü oldu denir- istencine kavuşmuş denir.

  12. Bi savaşçı hiçbişeye kaptırmaz kendisini; kendi ölümüne bile,Bi savaşçı, bile bile ortak olmaz hiçbişeyle;kendini sakınır bi savaşçı. Eğer bi işe girişmişse, sokmuşsa burnunu bişeye, şunu iyi bilesin ki, ne yaptığının farkındadır o.

  13. Bi savaşçı için yaşam koşulları, ölçüp biçip onlardan yararlanma alıştırmalarıdır.

  14. Bi savaşçı boş yere kendisini koymaz ortaya. Yol ortasında durup marizlenmeyi beklemez. Ancak böyle davranarak bilinmezden korur kendisini.

  15. Bi savaşçı hiçbi zaman aylak gezmez, acele de etmez.

  16. Bi savaşçının ruhu düşkünlüklerden, yakınmalardan arınmıştır;kazanmanın yada yitirmenin bi anlamı kalmamıştır onun için. Yalnızca savaşmayı bilir bi savaşçı;ve her savaşı, bu dünya üzerindeki son savaşı gibi gelir ona. O yüzden savaşın sonu pek ırgalamaz onu. Ve son savaşı gelip çattığında, bırakıverir ruhunu uçsun diye berrak, özgür. . Ve çarpışa çarpışa, istencinin kusursuz bi şekilde sürdüğünün bilincinde, güler bi savaşçı, ve güler. . .

  17. Savaşçı, kendi sünyasının nesnelerini özenle kendisi seçer. Çünkü seçtiği her nesne, kullanmak istediği güçlerin saldırısından korunacağı bi kalkandır.

  18. Bi savaşçı, herşeye hakkını vermeyi öğrenir. İnsanların yaptığı şeyler, hiçbi durumda dünyadan daha önemli olamazlar. Ve bunu bilen bi savaşçı da dünyayı sonsuz bi giz kaynağı, ve insanların yaptığı şeyleri de sonsuz bi saçmalık diye ele alır.
    IXTLAN YOLCULUĞU

  19. Bir savaşçı, erk avlayan kusursuz bir avcıdır. Şayet bu avcılığında başarılı olursa, o takdirde bilgi adamı olabilir.

  20. Bir savaşçı için , rüya görme bir gerçektir. Çünkü o rüyasında, ölçünmeli olarak eyleme geçebilir, bir şeyi seçer yada yadsır, bi sürü şey arasından erke ulaştıracak olan şeyi seçebilir, sonrada onları kendi çıkarına kullanabilir.

  21. Savaşçının tininin yetkinliğini araması, insanlığımıza layık tek uğraştır.

  22. Bu dünyada en zor şey bir savaşçının tavrını benimsemektir. Hüzünlenip yakınmak ve bunun için geçerli nedenlerin bulunduğuna inanmak, birisinin hep bize bişeyler yaptığını düşünmek_yararsız şeylerdir bunların hepsi. Hiçkimsenin hiçbi kimseye hiçbişi yaptığı falan yok, hele bi savaşçıya asla.

  23. Bir savaşçının havası, kendini hem denetlemesi, hem de bırakmasını gerektirir.

  24. Bir savaşçı kendi havasını kendi yaratır.

  25. Savaşçı, bir avcıdır. O herşeyi hesaplar. Buna denetim denir. Ama hesaplamaları bir kez bitti mi, eyleme geçer,Bırakır kendisini. Buna da kendini bırakma denir. Bir savaşçı, rüzgarın önüne kattığı bir yaprak değildir. Kimse itip kakamaz onu;kimse ona kendisine yada onun sağduyusuna karşı bişeyler yaptıramaz. Bir savaşçı yaşamını sürdürmeye ayarlanmıştır ve olası en iyi biçimde sürdürür o yaşamı.

  26. Bir savaşçı incitilebilir ama gücendirilemez

  27. Savaşçının sanatlarından birisi de, belli bir amaçla dünyayı çökertmek ve sonra, yaşamını sürdürmek amacıyla onu yeniden biçimlendirmektir.

  28. Bir savaşçı, kendisine sunulan lütufların karşılığını vermeden sırtını asla dönmez erke.

  29. Her savaşçının öleceği bir yer vardır. Unutulmaz anılarla dolu, önemli olayların izlerini bıraktığı, gizlerin kendisine açıklandığı, kişisel erkini topladığı , gözünün bebeği gibi sevdiği bir yer. Bir savaşçı, ne zaman erk toplamak isterse, o yere dönmek zorundadır. Savaşçı oraya yolculuk yaparak yada rüya görme aracılığılya gider. Ve nihayet, bi gün bu dünyada ki zamanı tükenip de ölümünün omzuna dokunduğunu hissedince, her zaman anık olan tini, gözünün bebeği gibi sevdiği o yere uçar ve savaşçı orada ölümüne danseder.

  30. Her bi savaşçının, yaşamı boyunca geliştirdiği belli bi geştaltı, belli bi erk duygusu vardır. Bi tür danstır bu. Kendi kişisel erkinin etkisi altında yaptığı bir devinme. Şayet ölmekte olan bir savaşçının erki sınırlıysa, kısa sürer bu dansı;ama erki görkemliyse, dansı da öyle olur. Ama erki ister kısıtlıi ister görkemli olsun, ölüm durup onun dünyadaki son durağına tanıklık eder. Yaşamının meşakkatini dansı bitene dek son defa hikaye etmekte olan bi savaşçıyı götüremez ölüm.

  31. Bir savaşçı, erk avlarken, bi planı varmış gibi davranır. Zira kişisel erkine güvenmektedir. Bu davranışın kendisini en uygun bi biçimde eyleme geçirteceğine kesinlikle inanır.

  32. Bir savaşçı kişisel erki ister küçük ister muazzam olsun, ona güvendiği takdirde kusursuzdur.

  33. Bir savaşçı her zaman yapmanın gücünü, onu yap-mamaya çevirerek dengeler.

  34. Sıradan insan, herbişeyin, doğru yada yanlış olmasına inanmıştır. Ama bi savaşçı öyle yapmaz. Sıradan insani doğru olduğu bildiği şeylerle ilgili belli bi şekilde, doğru olmadığını düşündükleriyle ilgili de başka bir şekilde davranır. Şayet kimi şeylerin doğru olduğu söyleniyorsa, o kimse belli bir takım eylemlere geçer ve yaptığı şeylere inanır. Ama kimi şeylerin doğru olmadığı söyleniyorsa, o takdirde o kimse eyleme geçmeye gerek görmez yada yapmakta olduğu şeye inanmaz. Öte yandan, bi savaşçı her iki durumda da eyleme geçer, Şayet kimi şeylerin doğru olduğu söylenmekteyse, “yapma” amacıyla eyleme geçecektir. Şayet kimi şeylerin doğru olmadığı söyleniyorsa, bu kez “yap-mama” amacıyla, gene eyleme geçecektir.

  35. Bir savaşçı yaklaşımının en zor yanı, dünyanın bi duygu olduğunu kavramaktır.

  36. Bir savaşçı kendi dünyasını bir av alanına çevirir. Bi avcı olarak, bir savaşçı kullanabilmek için yaratıldığını bilir. O nedenle herşeyini kullanır bu dünyanın. Bi savaşçı, istediği bi şeyi alıp kullanmaktan dolayı vicdan azabı çekmez hiç, ama şu var ki, bi savaşçının kendisi kullanıldığı ve kısıldığı takdirde aldırmaz buna ve onuru kırılmış gibi hissetmez.

  37. Bi savaşçı düşmanıyla karşılaştığında ve o düşman sıradan bir ademoğlu değilse, karşı duruşuna geçmelidir.

  38. Bir savaşçı yaşamını stratejik olarak yaşar. Başka kimselerle bi eyleme geçtiğinde, stratejik yapmasını izler, bu biçimdeki bi yapmada sadece eylemler vardır.

  39. Herkesin önüne, savaşçı olsun yada olmasın, zaman zaman bi santimetre küplük fırsat çıkar. Sıradan bi insanla savaşçı arasındaki fark, savaşçının bunun farkına varmasındadır;savaşçının görevlerinden biri de, o bir santimetreküplük fırsat önüne çıkıverdiğinde onu yakalayabilmek için gerekli hıza ve cesarete sahip olabilmek amacıyla tetikte durmak ve ölçünmeli olarak, yani bile bile beklemektir.

  40. Bilgi yolunda yalnızca bi savşçı sağ kalabilir. Zira bir savaşçının sanatı, bi insan olmanın dehşetiyle, bir insan olmanın görkemini dengelemektir.

  41. Önemli olan bir savaşçının kusursuzluğudur.Bir savaşçının varacağı en önemli yer, özün bütünselliğidir.

  42. Savaşçının özgüveniyle, sokaktaki adamın özgüveni aynı şey değildir. Sokaktaki adam, seyircinin gözündeki kesinliği arar, buna da özgüven der. Savaşçı ise kendi gözlerinde kusursuzluğu arar, buna alçakgönüllülük der. Sokaktaki adam arkadaşlarına çengellenmiştir. Savaşçı ise yalnızca kendine bağlıdır.
  43. Bir savaşçı, payına düşeni sonsuz bir alçakgönüllülükle kabul eder. Ne olduğunu, kim olduğunu da alçakgönüllülükle kabullenir;üzülerek değil, hemde canlı bir meydan okuyuşla.
  44. Savaşçı başını kimseye eğmez, ama aynı zamanda kimsenin ona baş eğmesine de izin vermez.
  45. Bir savaşçı sakin olmalı, kendine hakim olmalı, denetimini hiçbir zaman yitirmemeli.
  46. Bir savaşçı, ruhun dengesiz olduğu düşüncesinden yola çıkarak işe koyulur. Tam denetim ve bilinçlilik, acele etmeden yaşar, dengesini kazanmak için elinden gelenin daha iyisini yapar.
  47. Yeryüzünde bir savaşçının yüzyüze gelemeyeceği hiçbirşey olamaz! Kendisini ölü kabul ettiği için zaten yitirecek bişeyciği kalmaz. En kötüsü başına gelmiştir. O halde dingin ve durudur. Onu edimlerine ve sözlerine göre yargılayan bir kişi, herşeye tanık olduğunu anlayamaz.
  48. Savaşçı bilginin korku verici doğasını olurlarsa, korkutuculuğunu da geçersiz kılar.
  49. Savaşçıya bilgi bir seferde gelir, onu içine çeker, sonra gecikmeden yoluna devam eder.
  50. Bir savaşçı, “rüya görme” ve “görmenin” üstesinden gelip, bir de çift geliştirdiği 5sırada, aynı anda kişisel öyküsünü, kendine önem vermeyi ve alışkanlıklarını silip atmasını bilmesi gerekir.
  51. Seyyal bir savaşçı, dünyayı artık tarih sırasına göre düşleyemez. Dünya da kendisi de artık onun için bir nesne olmaktan çıkar. O, ışıyan bir dünyanın, ışıldayan bir varlığıdır artık.
  52. Savaşçılar, kafalarını duvara vurarak zafer kazanmazlar; duvarların üzerinden geçerek kazanırlar. Savaşçılar duvarların üstünden atlarlar; onları yıkmazlar.
  53. Bir savaşçı hiçbirşey olmamış gibi davranır, çünkü hiçbirşeye inanmaz, ama herşeyi de görece değeriyle kabullenir. Kabullenmeden kabul eder, görmezden gelmeden görmezden gelir. Hiçbir zaman biliyormuş gibi yapmaz, hiçbir zaman da hiçbirşey olmuyormuş gibi. Altına yapacak denli korksa bile denetimi elinden bırakmaz. Böyle davranarak takıntılarını, kaygıyı yok eder.
  54. Eğer bir savaşçı teselliye gerek duyuyorsa, yalnızca bir kişiyi seçip, karmaşasını, son ayrıntısına varıncaya kadar bu kişiye anlatır.Bir savaşçının, anlaşılmaya yada yardım görmeye gereksinimi yoktur; konuşarak, üstündeki baskıyı az da olsa azaltır. Tabii eğer konuşmaktan hoşlanıyorsa. Yok öyle değilse, kimseye birşey anlatmaz.
  55. Bir savaşçının, erkin eline düştükten sonraki tek özgürlüğü, kusursuz bir yaşam yolu seçmektir.
  56. Bir savaşçı, görme ve rüya görme yetisini yakaladıktan, ışıltısının bilincinde olduktan sonra, içinde başka şeylere karşı ilgi kalmaz.
  57. Savaşçı, içinde bir yerlerde, bir şeyin, tüm değişimlerin bilincindedir. Savaşçının kesin ereği bu bilinci güçlendirmek ve sürdürmektir. Savaşçı, bunu temizler, parlatır ve çalışır durumda tutar.
  58. Bir savaşçı ihtiyatı hiçbir zaman elden bırakmaz.
  59. Savaşçı zorlu ölümle ölür. Ölümü, onu almak için savaşım vermelidir. Bir savaşçı kendini ona teslim etmez.
  60. Savaşçının yolunda, kusura yer yoktur.
  61. Savaşçıdaki “istenç” her türlü mantıksal karşı çıkışa rağmen gelişir.
  62. Bir savaşçının gerçek sanatı, korkuyla merak duygusunu dengelemektir.
  63. Kişi, bilgi yolunda yalnızca bir savaşçı olarak ayakta kalabilir. Savaşçı, hiçbirşeye yerinmez, hiçbirşeye üzülmez. Yaşamı bir meydan okumadır, meydan okuma iyi yada kötü olamaz. Meydan okuma , meydan okumadır.
  64. Savaşçıların tüm yapma ve yap-mama durumlarında tek geçerli olan şey kişisel erktir.
  65. Sıradan bir insanla bir savaşçı arasındaki en temel ayrım, savaşçının her şeyi bir meydan okuma olarak görmesidir. Sıradan insan ise her şeyi, uğur yada uğursuzluk, kutsanmışlık yada lanet olarak ele alır.
  66. Savaşçı dediğin esnek olmalıdır. İster akıl dünyası olsun, ister “istenç” çevresindeki dünyayla uyum içinde değişmeyi bilmelidir.
  67. Savaşçı esnekleşip burun kıvırmasını bilir.
  68. Bir savaşçının en içrek seçiminin dışa vurumu, dünyanın gizemine, açıklanamazlığına inanmak zorunda olmaktır. Bu eksikse , başka hiçbirşey de olamaz.
  69. Bir savaşçının konumu, her an herşeyin farkında olmayı gerektirir.
  70. Bir savaşçının edimlerinden biri de, hiçbirşeyin kendisini etki altına almasına izin vermemektir.
  71. Savaşçının ne gördüğünü çözümlemeye zamanı yoktur. Görme görmedir, tüm bu saçmalığı delip geçer ve sana ulaşır.
  72. Savaşçı güçlendikçe, görmesi de olması gerektiği gibi olur, yani dolaysız bilgi.
  73. Bir savaşçı önce soru sorar ve görme yoluyla bir yanıt alır; ne var, bu yanıt, yalın bir yanıttır.
  74. Bir savaşçının uyması gereken başlıca kurallardan biri de, kararlarını, sonradan olacakların kendisini habersiz yakalayıp erkini azaltmasına olanak tanımayacak biçimde almasıdır.
  75. Savaşçının yolu uyumdur. Kararla eylem arasındaki uyum öncelikle, ikinci olarak da, tonal ve nagual arasındaki uyum.
  76. Savaşçının sanatlarından biri de, nagualı, tonala destek verecek şekilde ortaya çıkarmasıdır.
  77. Niyet, bir savaşçı için aradaki kapıdır. Ne taraftaysa, kapı öteki yan için kapanır.
  78. Savaşçının çalışmalarının hedefi, tonalını cezbetmek yada büyülemek değil, saçmalamasını önlemek olmalıdır.
  79. Savaşçı dediğin, nagualla yüzleşmeden önce, kusursuz olmayı ve içini kesinlikle boş tutabilmeyi öğrenmelidir.
  80. Bir savaşçının tek seçeneği, tonal adasını süpürmek ve temiz tutmaktır. Temiz bir ada direnmez, zira direnç gösterecek birşey yoktur.
  81. Bir savaşçının, tonalın ne zaman küçüleceğini, ne zaman durdurulması gerektiğini bilmesi gerekir. Savaşçı, tonalı küçültmek için çılgınca bir çabaya girmeyi bilmeli. Zamanı geldiğinde bu çabayı tersine döndürüp, tonalı durdurmayı da bilmeli. Tonal küçüldükten sonra savaşçı, kapıyı öte taraftan kapatır. Tonalına meydan okunmadığı ve gözleri sadece tonalının dünyasına ayarlı olduğu sürece, savaşçı duvarın güvenlikli tarafındadır. Kendi toprağındadır ve tüm kuralları bilir. Ama, tonalı küçüldüğünde, rüzgarlı tarafa geçmiş olur, işte bu açıklık, anında sıkıca kapatılmalıdır. Yoksa savrulur gider.
  82. Savaşçının gizi, naguala nasıl ulaşılacağını bilmektir.
  83. Bir savaşçı, istencini ayarlamayı öğrendi diyelim, ister bir noktaya yönlendirmek, ister herhangi birşey üzerine yoğunlaşmak için. Bu istenç, bedeninin orta bölümünden çıkan tek bir ışıklı telcik gibidir, aklına herhangi bir yere yönlendirebileceği bir telcik. Naguala giden yoldur işte bu telcik. Başka bir anlatımla, savaşçı, naguala bu telcik yoluyla batar. Savaşçı neşeli bir kişiyse, nagual da neşelidir. Savaşçı somurtkanın tekiyse, nagual da somurtkandır.
  84. Savaşçı, erkin söylediklerini izler.
  85. Savaşçı bir erk mahkumudur. Tek bir özgür seçim hakkı olan bir mahkum. Kusursuz bir savaşçı gibi davranmayla, bir aptal gibi davranma arasındaki seçim. Son tahlilde, savaşçı için erkin mahkumu değil, kölesi de diyebiliriz. Çünkü bu seçim artık bir seçim olmaktan çıkar onun için.
  86. Bir savaşçı, tonalın buyruğuyla oluşturulmuş anlamlara boyun eğmez. Zira özünün bütünselliğinin bu dünyada geçirecek pek az zamanı olduğunu bilir.
  87. Bir savaşçı umarsız olmaz. Ne de korkulu, şaşkın ve kuşkulu; hangi koşulda olursa olsun. Savaşçının yalnızca kusursuzluğa ayıracak zamanı vardır; tüm diğerleri erkini emer, kusursuzluksa onu erkle doldurur.
  88. Savaşçı bilgi yolunda ilerledikçe, sol gözü herşeyi kavramaya başlar. Aslında bir savaşçının sol gözünün değişik bir görüntüsü vardır. Kimi zaman kısıktır, kimi zaman da öbüründen daha büyük yada daha küçüktür, yada bir biçimde değişiktir.
  89. Savaşçı, doğru yürüme biçiminde, parmaklarını kıvırarak dikkati kollarına çeker; ardından, gözü odaklamadan , doğrudan önünde, ayağının ucuyla, ufuk arasında oluşan yaydaki herhangi bir noktaya bakarak “tonal”ını gerçekten malumatla doldurup taşırır. Tonal, betimlemesinin öğeleriyle birebir ilişkiyi kesmek zorunda kalınca, kendisiyle konuşamaz , böylece kişi de sessiz kalır.
  90. Bir savaşçının en iyi hüneri, hiçbirşey istememektir.
  91. Savaşçının hayatında karara bağlanmamış yalnızca tek bir şey, tek bir konu yer alır; kişinin erk ve bilgi yolunda ne denli uzağa gidebileceği. Bu, açıkta kalmış bir konudur, hiç kimse sonuçları hakkında fikir yürütemez.
  92. Savaşçı, her şeyi mantığa vuramayacağını anladığında yenik düşmüş olur da, aklını güçlendirmek ve yenik aklını savunmak amacıyla olanca gücüyle çevresinde gördüğü her bir veriyi bir araya getirmeye başlar.
  93. Savaşçının bilinmeyene yaptığı yolculuklar, tıpkı ölmek gibidir, elbet onun salkımındaki tekil duygular ayrışmayıp, kendi kendi birlikteliklerini yitirmeksizin bir parça genişler yalnızca. Oysa ölümdeyse, bunlar çok diplere batarlar ve daha önce hiç birim olmamaışlarcasına bağımsızca devinirler.
  94. Bir savaşçı, acılardan ve kederlerden kaçamaz. Sadece bunlara düşkünlük göstermekten kaçınabilir.
  95. Bir savaşçı daima hazır olmalıdır.
  96. Bilinmeyene dalan savaşçının havası hüzün değildir; tersine , talihi yüzüne güldüğü, ruhu kusursuz olduğu, herşeyin ötesinde etkililiğinin ayırdına vardığı için neşelidir. Savaşçının sevinçliliği, yazgısını kabul etmekten, önündekini gerçek anlamda değerlendirmekten kaynaklanır.
  97. Bir savaşçı her zaman sevinçlidir , çünkü sevgisi değişmez;bunu iyi bilen aşkı, yeryüzü, ona akla hayale gelmez armağanlar sunar. Üzüntü , yalnızca varlıklarına barınak sağlayan şeylerden nefret edenlere özgüdür.

hazırlayan: Hanife Altuntaş

-devamı: tıklayınız

Castaneda’nın kaleminden

“Eski çağ Meksika şamanlarının dünyası hakkında yazdığım kitaplardan yapacağım bu alıntıların dolaysız kaynağı, öğretmenim ve kılavuzum, Meksikalı Yaqui kızılderilisi şaman don Juan Matus’tan bir antropolog olarak almış olduğum açımlamalardır. Kendisi, kökleri eski çağlarda Meksika’da yaşamış olan şamanlara kadar uzanan bir silsilenin üyesiydi.

 

Don Juan’ın izlediği yol, beni farklı bir bilişsel sistem olarak adlandırdığı olgunun içine çekme girişimiydi. Bilişsel sistem derken, bilişselliğin standart tanımını kastediyordu.: “gündelik yaşamın farkındalığından, hafıza deneyim, algılama ve eldeki herhangi bir sözdiziminin ustaca kullanımından sorumlu süreçler.” Don Juan, eski çağ Meksikası şamanlarının sıradan insanınkinden gerçek anlamda farklı bir bilişsel sisteme sahip olduklarını iddia ediyordu.

 

Bir sosyal Bilimler öğrencisi olarak edindiğim tüm mantık ve uslamlama ile, don Juan’ın bu iddiasını reddediyordum. İleri sürdüğü şeyin akla sığmayacak ölçüde saçma olduğunu ona sık sık yinelemiştim. Bana göre bu olsa olsa entellektüel bir sapınç olabilirdi.

Çevremizdeki dünyayı bizim için kavranabilir kılan normal bilişsel sistemimize olan inancımı yıkabilmek için ikimiz de onüç yıl boyunca çabaladık. Bu yıllar boyunca maruz kaldığım şiddetli saldırılardan sonra, istemeyerek de olsa kavradım ki, don Juan gerçekten farklı bir bakış açısından yola çıkıyordu. Bunu kabullenmek benliğimi yakıp kavurdu. Bir hainmişim gibi hissediyordum. Dehşet verici bir sapkınlığı dile getirir gibiydim. Onların dünyasındaki bakış açılarını bizim kavramsallaştırma aygıtlarımızla tanımlayabilmek mümkün değildi. Örneğin onlar evrendeki özgür akışı içinde enerjiyi algılıyorlardı; toplumsallaşma ve sözdiziminin bağlayıcılığından arınmış, saf titreşim özelliğine sahip enerjiyi. Bu edime görme adını vermişlerdi.

 

Don Juanın ana amacı, enerjiyi evrendeki akışı içinde algılamama yardımcı olmaktı. Şamanların dünyasında, enerjiyi bu biçimde algılamak, farklı bir bilişsel sisteme daha derin ve özgür bir bakış açısı edinmek için ilk zorunlu aşamadır. Bende bir görme tepkisi uyandırmak için Don Juan bilişselliğin öbür yabancı birimlerini kullandı. Bunların en önemlilerinden biri özetleme olarak adlandırdığı birimdi, ve kişinin yaşamının bölümlere ayrılarak sistematik biçimde irdelenmesinden oluşuyordu; eleştiri, ya da hata bulma amaçlı bir inceleme değildi bu; kişinin yaşamını anlama ve seyrini değiştirme çabasını içeriyordu. Onun iddiasına göre, uygulamacı, yaşamını özetlemenin gerektirdiği tarafsızlıkla bir kez gözden geçirdi mi, artık aynı yaşama dönmesinin hiç yolu yoktu.

Don Juan’a göre evrendeki akışı içinde enerjiyi görmenin anlamı, bir insanoğlunu enerjiden oluşmuş bir ışıltılı yumurta, ya da bir küre olarak görme ve örneğin, zaten parlak olan o enerji küresinin içinde yeralan bir pırıltı noktası gibi, tüm insanlarca paylaşılan kimi ortak özellikleri ayırtedebilme yetisi idi. Şamanlar, algılamanın birleşim noktası adını verdikleri bu pırıltı noktasında oluşturulduğu düşüncesine varılıyordu. Ne denli garip görünse de, don Juan haklıydı; çünkü olan kesinlikle budur.

 

Şamanlar, enerjiyi doğrudan algılamanın kendilerini enerjik gerçekler olarak tanımladıkları olgulara götürdüğünü iddia ediyorlardı. Enerjik gerçek diye adlandırdıkları, enerjiyi doğrudan görmekle elde edilen, nihai ve indirgenemiyecek sonuçlara götüren, tahminler yürütülerek ya da standart yorumlama sistemimize uydurmaya çalışılarak üzerinde oynanamayacak bir görüştü.

Bütün öbür özelliklerinin yanısıra don Juan bir nagualdi; ki bu da şaman uygulamacılar için doğal lider demekti, yani kendi esenliğine zarar gelmeksizin enerjik gerçekleri inceleme yetisine sahip kişi. Bu yüzden yoldaşlarının başına geçip, onları beimlenmesi olanaksız düşünme ve algılama yollarına başarıyla götürme yetkisine sahipti.

 

Don Juan’ın, bilişsel dünyası hakkında bana öğrettiği tüm gerçekleri göz önünde tutarak, onun da katıldığı bir sonuca vardım; bu tür bir dünyanın en önemli birimi, niyet fikriydi. Niyet, evrendeki akışı içinde enerjiyi gördüklerinde gözlerinde canlandırabildikleri bir güçtü.

 

Bunu zaman ve uzayın tüm cephelerine müdahale eden, her şeyi kaplayan bir güç olarak kabul ediyorlardı. Herşeyin ardındaki güdüydü o; ancak niyetin o şamanlar için taşıdığı değerlerin inanılması en güç olanı insanla çok yakın bağıydı. İnsan her zaman onu yönetebiliyordu. Şamanlar bu gücü etkilemenin tek yolunun kusursuz davranıştan geçtiğini anlamışlardı.  Ancak en disiplinli uygulamacı bu ustalığa kalkışabilirdi.

 

Eski çağ Meksikası şamanları için zaman, bir düşünce gibiydi; boyutları kavranamayacak büyüklükte bir şey tarafından düşünülmüş bir şey gibi. Onlarca mantığa uygun olan şöyle bir yargıya varmışlardı: İnsan, zihniyle kavrayabilmesi mümkün olmayan güçler tarafından düşünülmüş bir düşüncenin parçasıydı, ancak gene de o düşüncenin ufak bir oranını elinde tutuyordu. Olağanüstü bir disipline bağlı olan belirli koşullar altında kurtarabildiği bir yüzdeydi o.

 

Uzay, o şamanlar için soyut bir eylem alemiydi. Ona sonsuzluk diyorlar ve ondan canlı varlıkların tüm girişimlerinin toplamı olarak söz ediyorlardı. Uzay onlar için daha ulaşılabilir, neredeyse dünyevi bir şeydi. Uzayın soyut biçimde formüle edilmesinde daha büyük bir yüzdeye sahip gibiydiler. Don Juan’ın yorumlarına bakılırsa, şamanlar zaman ve uzayı asla bizim yaptığımız gibi belirsiz soyutlamalar olarak kabul etmiyorlardı. Onlar için zaman ve uzayın her ikisi de formullerinin anlaşılmaz olmasına karşın, insanın ayrılmaz bir parçasıydı.

 

O şamanların zamanın çarkı adını verdikleri bir bilişsel sistemi daha vardı. Zamanın çarkını açıklarken, zamanın sonsuz uzunlukta ve genişlikte, içinde düşünce olukları bulunan bir tünel gibi olduğunu söylüyorlardı. Her oluk sonsuzdu ve bu olukların sayısı da sonsuzdu. Canlı varlıklar, yaşam gücü tarafından tek bir oluğun içine bakmaya zorlanıyorlardı. Tek bir oluğun içine bakmak; onun tarafından kapana kısılmak ve o oluğu yaşamak anlamına gelmekteydi.

 

Bir savaşçının nihai hedefi, esaslı bir disiplin sonucu kararlı dikkatini zamanın çarkına odaklamak ve böylece onun dönmesini sağlamaktır. Zamanın çarkını döndürmeyi başarabilen savaşçılar, herhangi bir oluğun içine bakıp, ondan diledikleri şeyi çekip çıkarabilirler.. O oluklardan yalnızca birinin içine bakmaya zorlayan büyüleyici güçten bağımsız olmak, savaşçıların her iki yöne de bakabilmesi anlamına gelir; onlardan uzaklaşan ya da onlara doğru ilerleyen zamana.”

 

Carlos Castaneda

Liderlik ve Güç

Önce liderlik ile başlayalım.

İşin başında çocuğun 0-4 yaş arasında edindiği kişilik, yani dünyayı bildik katı, görünür kıldırıldığı işlemde neredeyse hepimiz maalesef büyük hasar alıyoruz. Önce bu konuyu biraz açıklamama izin verin.

Çocuklarımıza lider olması, yöneten olması ve güçlü olmasını tavsiye ediyoruz, hatta tavsiyenin bile ötesine geçip bu konulardaki şahsi çabalarımızı (ki bu defoyu biz de kendi ana-babamızdan edinmiştik) onun gözü önünde sergiliyoruz. Bu durumda çocuk daha ilk baştan  lider ya da yönetici olmazsa hiç olacağını sanıyor, yani değersizlik ve değerlilik gibi onu sonra bütün hayatı boyunca etkisi altında tutacak çok güçlü bir dualiteye mahkum kılıyor.

Oysa bir şaman bunu şüpheyle karşılardı muhtemelen. Neden mi? İlki bu tür şeylerin Tin’in arzusu ile yönlendiğinin, bu konuda bizim göstereceğimiz çabaların devede kulak kalacağını bildiğinden (bunu kader kavramı ile de karşılaştırabiliriz), ikincisi değer ve değersizlik gibi birbirinin olmaması iki kavramın gülünçlüğünden, üçüncüsü liderliğin de diğer yüzlerce bişeylikten farksız olduğunu bildiğinden, dördüncüsü liderlik arzusunun kişisel aynanın kırılması zaruretini hasır altı edebilecek yanıltıcı bir rüyaya dalmayi sağlayabileceğini bildiğinden. Daha çok şey söylenebilir ama uzatmayacağım.

 

Şamanlar kişisel erk toplamanın peşindedir evet ama bugün anladığımız manada, dışımızdaki şeyleri kontrol edebilme arzusu/acizliği amacı ile değil, kişisel erkemizin bizi olağandışı gerçeklikle buluşturabileceği seviyeye çıkarılması için. Çünkü bizde günlük otomatik biçimde üretilen bir miktar erke,  ya gelecek ya da geçmiş kaygılarına ve buna ilaveten bizimle o an hiçbir hayati bağlantısı olmayan yararsız bilgi edinme çabasına akıtılarak, tüketilmektedir. Şaman bu durumdaki insanın nagual ile, sessiz bilgi ile temasa geçebilme şansının hiç olmadığını bilir.

Liderlik büyük bir erke gerektirir; ama aynı zamanda nerdeyse bir ayakabbı boyacısına gerektiği kadardır da! Bu durum sizce mantıksız mı?

Şamanlar her konuda önümüze dikmeye meraklı olduğumuz mantık kavramına da ihtiyatla yaklaşırlar. Bilgi biriktirme yarışımıza, korkudan geberme durumumuzu açık etmekten başka bişey olmayan bilgeleşme ya da melek olma arzumuza, kısaca içine can üflenmemiş herşeye karşı ihtiyatlıdırlar ya da basitçe gülüp geçerler.

İçine can üflenmiş edimler nedir öyleyse?

Bunu hepimiz anlarız da izah edilmesi nerdeyse imkansız, şimdi biraz çabalayacağım ama belli ki saçmalayacağım. Don Juan, bütün insanların her an saçmaladığını söyler ve fakat bir savaşçı saçmalamakta olduğunu bilir! Bu cümlenin kuantum düşünce açısından ne denli yerinde olduğunu açıklamak isterdim ama bu şimdiki konumuz değil.

Her hangi bir edimin içine can üflenmesi, kişinin o edimin ölüme karşı son savaşıymışçasına uğraş vermesidir.  Böyle olunca hiç bir şey, en basitinden en zoruna kadar, baştan savma olamaz. “Şimdilik böyle olsun, sonra bakarız” denemez; çünkü savaşçı için “sonra” yoktur. O sanki her yaptığını ölümden önceki son işi gibi algılar!

Aslında bu tür bir algılama biz batı kültüründe yetişmiş olanlar için son derece tuhaf hatta itici gelebilir; çünkü bizler AN’da konumlanmak için eğitilmedik, ya önce de ya da sonrada bulunmayı, plan program ve düşünce adına pek kıymetli sayarız. Duygulu/duyarlı insan gibi sayılabilmek adına kendimize epeyce rol yaparız. Oysa anda kalabilen savaşçı (bilgi adamı olma yolunda uğraş veren) sadece ve basitçe gerekeni yapar.

Yine biz batı kültüründe yetişmişler için “gereken” kelimesi son derece muğlak gelir, kime gereken, nasıl gibi sorularla bu kelimeyi rahatça işlevsiz kılabiliriz. Bütün bunları açıklığa kavuşturabilmek için sadece şamanizmde değil bir çok başka izdeş öğretide kavramlar derinlemesie öğretilmeye çalışır fakat yine de biz bunları zihnimizle öğrenmeye yatkınız. Kavramların arasındaki AĞ örüntüsünü kolayca farkedemiyebiliriz. İşte Yaqui kızılderili büyücüsü Don Juan Matus, öğrencisinin bu durumunu iyi bildiği için çok sistemli bir eğitim programı izlemiştir. Ben size burada her ne kadar kavramları açıklasam, hayattan uygulamalarla altını sağlamlaştırmaya çalışsam da daha burdan dışarı adım attığınız ilk anda hepsi kenarlara doğru uçuşur, gerektiği anda devreye giremezler; çünkü siz ve benim gibi standart insanlar için ÖLÜM’ü yardımcı olarak kullanmak imkansız gibidir, öğrenmedik, bilemiyoruz.

Standart insan kendine yardımcı olarak, hiddet ve kendine acıma unsurlarını kullanır, ki her ikisi de kibirin farklı görünüşlerinden başka bişey değildir. Oysa bir savaşçı, kendine tanık olarak Ölümü kullanmayı öğrenir.

 

Sibel Atasoy

11.09.2008-Beylerbeyi

 

-Şamanın Yolu konuşma metninden alıntı-