Dikkat Dereceleri

Görücülere göre üç tip dikkat vardır.Tüm hisseden varlıklar için değil, sadece insanlar içindir bu sınıflama. Aslında bunlar dikkat dereceleridir. Her biri kendi içinde bütün, bağımsız alanlardır.

İlk dikkat, sıradan bir insan olarak her şeyimizdir. Görücülerin gördüklerine göre, ilk dikkat farkındalık parıltısının çok yüksek bir parlaklığa ulaşmış halidir. Ama bu kozanın üstüne sabitlenmiş bir parıltıdır denebilir. Bu bilineni örten parıltıdır.

İkinci dikkat, farkındalık parıltısının daha karışık ve uzmanlık gerektiren bir durumudur. Bilinmeyenle ilgilidir. İnsanın kozası içindeki kullanılmayan yayılımlar değerlendirilirse oluşur. Uzmanlık ister çünkü, kullanılmayan yayılımları değerlendirmek için bir insanın alışılmadık, ayrıntılı taktikleri üstün bir düzence ve yoğunlaşmayla uygulamasını gerektirir. İnsanın rüya görürken, rüya gördüğünün ayırtına varacak yoğunluğa ulaşması ikinci dikkatin önkoşuludur. Bu, günlük hayattaki bilinçlilikten farklı bir bilinç halidir. Sol yan farkındalığı da denilen ikinci dikkat, insanın imgeleyebileceği en geniş alandır. Bu anlamda sınırsız sayılabilir. Büyük zorluk, ikinci dikkate girişin çok kolay, cazibesinin de neredeyse karşı konulmaz olmasıdır.

DJ, eski görücülerin, uzmanlıklarını kendi farkındalık parıltılarına uygulayıp onu akılalmaz boyutlarda genişlettiğini söyler. Esasında, kozaları içindeki yayılımların her seferde tek bandını aydınlatmayı amaçlamışlar. Başarmışlar da, fakat gariptir her seferinde bir bant aydınlatma başarıları ikinci dikkatin batağına hapsolmalarına neden olmuş.

“Yeni görücüler bu hatayı düzelttiler. Farkındalık ustalığının doğal sonuna ulaşmasını, yani tek bir vuruşta farkındalık parıltısının genişleyerek saydam kozanın sınırları dışına erişmesini sağladılar.”DJ

Üçüncü dikkate, farkındalık parıltısı içten gelen ateşe dönüştüğünde ulaşılır: Bu tek bir bandı değil, insanın kozası içindeki bütün kartal yayılımlarını alevlendiren bir parıltıdır.

DJ, ayrıksı insanlar ve diğer hisseden varlıkların bilinmeyen ve bilinemeyene farkında olmadan girişlerini bahse değer bulmaz ve bunlardan Kartal’ın armağanı olarak sözeder. Yeni görücüler için üçüncü dikkate girmek anlamı farklı bir armağandır. Bu ulaşılan nokta için bir ödüldür.

“Ölüm anında tüm insanlar bilinmeyene girer, fakat bazıları çok kısa bir an ve sadece Kartal’ın besinini arıtmak için üçüncü dikkate ulaşır. İnsanın en üstün başarısı, bu dikkat derecesine, yaşam gücüne sahipken, titrek bir ışık gibi Kartal’ın gagasına doğru yuvarlanan bedensiz bir farkındalığa dönüşmeden, ulaşmaktır.”

Bilinen ve bilinemiyenle ilgili sesli düşündüğüm şu yazıya göz atabiliriz: https://blog.sonsuz.us/?p=493

Gerçekten çok hassas bir konu olduğunu hissediyorum.

Kartalın Yayılımları

Biz algılarız.

Bu, kesin bir gerçek. Ama ne algıladığımız, aynı türden bir gerçek değil,çünkü ne algılayacağımızı öğreniriz. Görücüler, orada bi madde dünyası olduğunu düşünmemizin sebebi farkındalığımızdır der. Fakat esasında gerçekte oradaki akışkan,sürekli hareket halinde ve yine de değişmeyen, sonsuza dek sürecek olan Kartal ın yayılımlarıdır.

Eski görücülerin bize bıraktığı en önemli mirasın, tüm hisseden varlıkların varoluş nedeninin farkındalığın arttırılması olduğunun keşfi dir. Eski görücüler sadece inançla ilgili olmayan bi cevap buldular. Eski görücüler, tarifsiz tehlikeler göze alarak, tüm hisseden varlıkların kaynağı olan tanımlanamaz gücü gerçekten görmüşlerdir. Ona Kartal demişler çünkü mümkün olan birkaç kısa bakış anında, siyah-ve-beyaz, sonsuz boyutlarda Kartal’a benzeyen bir şey görmüşler. Onlar farkındalığı bağışlayanın Kartal olduğunu görmüşler. Kartal,hisseden varlıklar yaratıyormuş ki onlar yaşasın ve verdiği yaşamla farkındalığı zenginleştirsin. Ayrıca aynı zenginleşmiş farkındalığı, hisseden varlıklar ölüm anında terk edip gittikten sonra yiyip yutanın da Kartal olduğunu görmüşler.

DJ’’Bir görücü için insanlar ışık saçan varlıklardır. Bu parlaklık, Kartal ın yayılımlarının bir parçası olan yumurtamsı kozamızla kılıflanmıştır. İşte bu parça, az sayıdaki, kılıflanmış yayılımlar, biz insanları oluşturur. Algılamak,kozanın içindeki yayılımlarla, dışarıdakileri birbiriyle karşılaştırmaktır.’’

‘’Örneğin görücüler, herhangi bir canlının içindeki yayılımları görür ve bunların dışarıdaki hangi yayılımlarla uyabileceğini söyleyebilir. Yayılımları kişisel yorum olarak ışık lifçikleri gibidir diyebilirim. Olağan farkındalığın kavrayamadığı, lifçiklerin farkındalığıdır. Yine kendi yorumum, lifçikler kendilerinin farkındadır, canlı ve titreşim halindedirler, onlardan o kadar çok vardır ki sayılarının anlamı yoktur ve her biri kendi içinde bir sonsuzluktur.

Bu konuda az önce Burhan arkadaşımızın gündeme getirdiği sorular vardı:

a)Tüm yaşayan varlıkların farkındalığının , birbiriyle anlaşabilmeleri için kendine has bir öz yansıma derecesi olduğu savı (farkındalığın artması bu öz yansıma işini nasıl etkiliyor olabilir ,ya da etkiler mi? )
 
b)Son bölümde CC farkına varmamasına karşın içeri giren  tuhaf yaratıklarla geçen mücadele gecesi ve sonundaki kaçış süreci ile ilgili olarak ,
Genaro ve DJ dikkat konumlarını değiştirerek bu mücadeleye girmeyebilirler mi , bu mücadele CC ‘nin iki dikkat arasında sıkışıp kaldığı savunmasız konumundan mı kaynağını almakta? Ya da  o alana girdiğinizde .o varlıklarla bir kez karşılaşınca , belli bir üstünlük kurmadan çıkamayacağımız bir durumumu ifade etmekte ?

Kendimce şöyle cevapladım, sanırım üzerinde biraz daha konuşmaya gerek olacak:

a) İki insanın birbiriyle (kolayca) anlaşabilmeleri, kozalarının içindeki parlak bantın aynı konuma yerleşmiş olmasındandır. Farkındalığın artması, daha çok bandın aydınlatılması demek olduğundan bu tür kişiler daha çok insanla(varlıkla) kolayca iletişim kurabilir.
b)  O varlıkları Castaneda görmediği için (kendini buna-mantık dışı gördüklerine- kapatmış olduğu için) bi anlamda son derece rahat davranıyor. İçeri giren varlıklar ona soğuk hava olarak çarpıyorlar. Biz de muhtemelen günlük hayatta bunu defalarca yaşıyoruz (son zamanlarda ben bunları biraz farklı hissediyorum doğrusu). Genaro ve Dj ise, GÖRDÜKLERİ için gerek olmadıkça o varlıkların önüne çıkmazlar. Eğer gerektiyse ya da kaza eseri (bu konuda CC onları bilmeden çekmişti) karşılaşırlarsa korunma yolları var sanırım. Buna bir mücadele denebilir mi bilmiyorum, ben daha çok korunma işlemi demek ister gibiyim.
Üstünlük kurma gibi bir istek var ise büyücüde, bunun için kendi DOSTlarının yardımını talep eder muhtemelen ve bu mücadelenin o büyücünün “bilgi adamı” olma potansiyelinde gerilemeye sebep olacağını tahmin ediyorum.(Üstün de gelse-yenilse de titrşim açısından zarara uğrayacağı sanısındayım.)

Bilmek ve İnanmak

İnsanların en çok inandıkları şeyler, en az anladıklarıdır.”
Montaigne

Ne kadar doğru bir tespit. Örneğin şöyle diyen birini duydunuz mu hiç?: “Nefes aldığıma inanıyorum” ya da “sesim olduğuna inanıyorum” gibi…

Bu konuyu dönüp dönüp yeniden işliyor oluşumda herhalde bir hikmet vardır; bilmek ve inanmak konusu… Hani bazen sorulur “İnançlı biri misin?” diye ben de “evet derim bilmediklerime inanırım” Bildiklerime inanmak gerekmediği gibi onları sebepsiz yere dile getirmek de aklıma gelmez. Ancak sorulursa, ki bu bile soran kişinin bilmediğini gösterir; çünkü bilen tanır ve içinden soru yükselmez. Don Juan Matus, Toltec bilgeliğinde bu konuyu üç öğe ile açıklar:

1. Bilinen: Bu, kişinin o ana kadar bildiklerinin tümünü kapsar, ve aslında bir diğer adı da “Tonal” dir.

2. Bilinmeyen: Bu kavram kişi için henüz bilinmeyen ancak bilinme potansiyeli barındıran, uçsuz bucaksız bir alandır. Diğer adiyla bu bölgeye “nagual” denir (nahval).

Tonal için Nagual denizinde bir adadır dersek sanırım uygun bir benzetme yapmış oluruz.

3. Bilinemiyen: Toltec felsefesindeki en zor anlaşılabilen tanımlardan biri bu olsa gerek. Kişisel olarak “bilinemiyen”i anladığımı ancak anlattığımda anlaşılamadığımı fark ettiğim için henüz tam manasıyla kavramamış olduğumu kabul ettiğim yer. Acaba şu anda bir kez daha anlatmayı deneyeyim mi? Kendimi yokladım ve bunu denemek için istekli olduğumu gördüm. (Şimdilik yola devam edeyim o biryerlerde gelirse gelsin)

Aklıma şu geldi şimdi: Benim Oyun/kandırış kuramını –bakınız: https://blog.sonsuz.us/?p=187 -bilenler hatırlayacaklar, orada birbirini kapsayan OYUN evrenleri var. İçinde bulunduğunuz oyun evrenine “bilinen” diyebiliriz, sizi kapsayan oyun evrenlerine “bilinmeyen” diyebileceğimiz gibi. Ancak bir de ara ara bahsedilen “OYUN dışı olmak” tabiri var, onu şu anda hatırladım.

Hiçbir oyun, kapsayıcılık derecesi ne olursa olsun BİRe varmaz.

OYUNUN her anında BİR vardır.

BİRe çıkış kapısı ölerek ve olarak olur.

İnsan öldüğünde ya da olduğunda oyun dışı kalır.

İnsan ölürse de, olursa da bunu bilemez.

Bilemez çünkü BİR olduğunda ayırt edemez.

Bir oyundan “ölerek” ayrılanlar, o oyunu kapsayan oyunun, canlandırılacak BİR malzemesi olur.

Bir oyundan “olarak” ayrılanlar BİR olurlar.

Oyunun içindeki tüm varlıklar, birbirlerinin üzerine inşa edilmiştir. Tıpkı bir oyunun diğerini kapsadığı gibi birbirini kapsayarak ilerlerler.

Ayrıca bir de şöyle bir ifade kullanılmış:

OYUN içinde karşıtı ile varolmayan her şey TAMdır.

Peki içinde bulunduğumuz bu oyun evreninde karşıtı ile varolmayan bi şey bulabilir miyiz? İşte burası çok kritik galiba. Ve yine Oyun/kandırış kuramından:

TARİF oyun içinin en çok kullanılan malzemesidir.

TARİF edilen, isimlendirilmiş, isimlendirilen olarak ölmüş ve OYUNA düşmüş olur.

OYUN dışı yoktur; çünkü tahayyül edilemez, ancak ondan küçük parçalar çalınabilir.

Bu son cümlenin yanlış olabileceği üzerine düşündüm bir an, nasıl olmayandan küçük parçalar çalınabilir ki diyerek. Fakat sonra aklıma Don Juan’ın, işıklı yumuta gibi olan kürelerimizde peşinen aydınlık olan bir banttan söz ettiği geldi aklıma! Bu ışıklı banda farkındalık da deniyordu yanlış hatırlamıyorsam. Ve açıkça anne/babadan çalınmış oluyorlardı. Yaşam hep ikiyi bir etmeye çalışıyor, ne ilginç değil mi? Zaten Oyun Kuramı şöyle başlıyordu:

Tüm OYUN evrenlerinin ana maddesi BİRdir.

OYUN içinde olanların BİRe dair bütün akıl yürütmeleri EKSİKtir.

BİR hakkında getirilen her tanım, OYUN’un içine düşer.

Her şeyin ilk sebebi BİRdir; ancak BİR sebepsizdir.

İşte burada ve ilerleyen bölümlerde BİR olarak bahsedilen şey “Bilinemiyen” dir diyebilirim. Don Juan, eski toltec büyücülerinin Bilinemiyen ile bilinmeyeni karıştırdıklarında başlarına büyük belalar açıldığını söyler. Ve bence en büyük bela; oyun evrenlerine sonsuzca sıkışıp kalmaktır. Neden peki? Çünkü tanımlamanın sonu yoktur ve karşıtı olan şey TAM olamaz. Tanım ise karşıta muhtaçtır. Şimdilik burada kesip Montaigne’nin sözüne döneyim.

O zaman nedir inanmanın faydası, ya da daha basitçe inanmanın işlevi?

Apaçık görünüyor ki; inanmak, KAPSAYICI OYUN EVRENİ”ne geçebilme arzusudur.

Farkındalık ve cinsellik

Farkındalık döllenme anından itibaren gelişir. Sana her zaman cinsel erkenin çok önemli olduğunu dikkatle denetlenip kullanılması gerektiğini söylemişimdir. Sen bunu ahlaki açıdan anladın, bense erkeyi biriktirip başka tarafa yönlendirmeyi anlatmak istemiştim.

Kartal ın emri cinsel erkenin hayat yaratmak için kullanılmasıdır. Cinsel erke yoluyla Kartal farkındalık bağışlar. Yani hisseden varlıklar cinsi ilişkiye girdiğinde, kozanın içindeki yayılımlar farkındalığı yeni yarattıkları varlığa bağışlamak için ellerinden geleni yapar.

Seks eylemi sırasında, çiftlerin kozaları içine kapatılan yayılımların esaslı bir tahrik geçirdiğini ve eylemin zirvesinde her iki eşten gelen birer parça farkındalık parıltısıyla kozalardan ayrılan yayılımların birbiri içinde eriyip birleştiğini söyler.

Seks ilişkisi her zaman farkındalığın bağışlanmasıdır, her ne kadar bu bağış sağlamlaştırılamasa da. İnsanların kozaları içindeki yayılımlar eğlencelik ilişki diye bir şey bilmezler.

İnsanın yanılgısı varoluşun sırrına tamamıyla kayıtsız kalması ile hayatı ve farkındalığı bağışlamak gibi asil bir eylemi, kendi isteği doğrultusunda oyalanabileceği fiziksel bir dürtü sanmasında. Savaşçılar gerçekten sahip olduğumuz tek erkenin yaşam bağışlayan seks erkesi olduğunu bilirler. Eğer savaşçılar görmek için yeterince erke istiyorlarsa, cinsel erkeleri konusunda tutumlu olmaları gerekir. Castaneda, insanın doğal duyarlılığıyla ne yapılabilir diye sorar. Don Juan’ hiçbir şey’ der. İnsanın duyarlılığının yanlış bir tarafı yok .Yanlış olan, insanın sihirli tabiatı hakkındaki cahilliği ve kayıtsızlığı. Pervasızca yaşam bağışlayan seks gücünü harcaması ve çocuk sahibi olmaması hatadır ama çocuk sahibi olarak farkındalığın parıltısınıtüketeceğini bilmemesi de hatadır. Çocuk sahibi olduklarında ebeveynlerin farkındalık parıltısının sönüp, çocuğunkinin arttığı görülür. Çocuklar farkındalıklarını geliştirdikçe, ebeveynlerin parlak kozasında, parıltının alındığı yerin tam ortasında kocaman bir leke oluşur. 

Carlos Castaneda’dan derleme

Ben de dün gece aklıma gelen bir benzerliği dile getirmek istiyorum;

Cinsellik;
Birinci çakra üzerinden işlem gördüğünde, hayatta kalma dürtüsü ile
İkinci çakra üstünden işlem gördüğünde, çoğalma ve zevk alma dürtüsü ile
üçüncü çakra üzerinden işlem gördüğünde, sosyallik ve güç elde etme dürtüsü ile
dördüncü çakra üzerinden işlem gördüğünde, sevginin paylaşımı dürtüsü ile
beşinci çakra üzerinden işlem gördüğünde, kendini ifade ve bilgelik dürtüsü ile
altıncı çakra üzerinden işlem gördüğünde, bilgelikle donanmış sevgi, sonsuz bir şevkat dürtüsü ile
yedinci çakra üzerinden işlem gördüğünde, her şeyle bir olmanın doğallığı ile
 
enerji aktarımı sağlıyor. Tarafların farklı çakralar üzerinden işlem gören cinselliği, enerji hatlarının karışmasına, çakralarda tıkanmalara neden olmaktadır deniyor (RA bilgilerinde böyle bir bahis vardı). Cinsel partnerinizle farklı çakralardan birleşmenin göstergesi ise; doyumsuzluk, cinsel açlığın had safhada artması ve tabi bunlara bağlı gelişebilen psikolojik ve fiziksel rahatsızlıklar şeklinde sayılabilir.
Şu başlığa da bi göz atmakta yarar var:

Teşekkür ve ödeşmek

“Savaşçı–Gezginler ödenmemiş hiç bir borç bırakmazlar” dedi don Juan, “Asla tümüyle ödeşemezsin, bundan emin ol, ama bir jest yapman gerekir. Simgesel bir ödemede bulunmalısın; gönül almak için, sonsuzluğu tatmin etmek için.” ve daha önce söz ettiği iki arkadaşı Patricia Turner ve Sandra Flanagan’ı kastederek, “gidip onları bulmalı ve sahip olduğun herşeyi harcayarak her ikisine de birer armağan almalısın, jest iste bu.

CC,  özel bir dedektifin yardımıyla Patricia Turner ve Sandra Flanagan’ı New York’ta buldu. Önce Patricia Turner’a gitti, ona bir hediye olarak ne istediğni sordu ve “Bana bir mink manto alırmısın?” cevabını aldı. Sonra Sandra Flanagan’a gitti ve sorusunun cevabı “Bana bütün çocuklarımın sığacağı bir station wagon alırmısın?” oldu.

Hediyeleri verilirken her ikisini de uzaktan izlerken, mink mantonun tesliminde Patricia Turner’in sevinç çığlıklarını duydu ve arabanın satıcı tarafından tesliminde Sandra Flanagan’ın saşkınlığını gördü, dönüş yolunda hayatının parmakları arasından süzülen kum taneleri gibi akıp gittiği duygusunu yaşadı.

Bütün bunları don Juan’a anlattığında oralı bile olmadı. Bu şeylerin zayıflık ve kendine acıma olduğunu veda ve teşekkür etmek için büyücülerin kendilerini baştan ele almaları gerektiğini “Kendine acıma duygusunu hemen şimdi yeneceksin, yaralı olduğun fikrini atınca elinde kalan tortu nedir?” dedi.

Elimde kalan tortu, her ikisine de son hediyemi verdiğim duygusuydu, bir şeyi yeniden canlandırma veya incitmek için değil, don Juan’ın göstermeye çabaladığı ruh haliyle yapmıştım bunu ve don Juan’ın, bir savaşçı-gezgin’in tek erdemi, kendisini etkilemiş ve sevmiş olduğu ne varsa anısını canlı tutmak sessizliğinin içinde saklamak, olduğunu düşündü.


Teşekkür ve ödeşmek, her zaman önemsediğim kavramlar. Özellikle teşekkür insanın içini sevince boğan bir işlem gelir bana. Ben herşeye teşekkür ederim, canlı cansız farketmez, yine hepsinden özür de dilerim. Örneğin arabamı kullanırken bi çukura girip sarsıldığımızda hemen arabamdan özür dilerdim, onu sarsacak bu şeye mani olamadığım için, hemen kendiliğinden içimden yükselirdi özür.

Fakat burada DJ’nin söylediği ödeşmek çok daha büyük bir anlam ifade ediyor; eğer CC bu kadınlarla ödeşmek için kafasından bi bedel oluştursa ve onları gidip takdim etseydi, bu ancak kendi vicdanını yatıştırmaya çalışmak olacaktı. Önemli olan CC’nin ne feda edebileceği değil, gerçekten o kişilerin ne istediği idi. Bunu kaçımız sorar? Bırakın yapmayı, gerçekten bunu sorabilir miyiz?

Bunu sorabilmek; kendini mühimsemeyi bırakmış olmayı gerektirdiği gibi aynı zamanda maddi ve manevi anlamda rest diyebilme cesareti, kendi isteğinle ölmek için bir müracaat da değil midir?

Şu sebeple bu konuyu gündeme getirdim aslında, insanların kolayca verecekleri şeyler ve veremiyecekleri şeyler var, halbuki biz bu değerlendirmeyi yaparkan kendi kolay ve zor ölçümlememize göre yapıyoruz. Bi örnek vermek gerekirse, çok sevdiğim, dostum F’nin insanlara maddi şeyleri hiç içi titremeden su gibi verdiğini görür, bu verişteki mucizeye hayran olurdum. Diyelim ki sabaha yiyecek ekmeğimiz yokken cebindeki son parayı bi alman turiste bira ısmarlamakta kullanırdı, sebebi o kişinin Türkiye hakkında hoş düşüncelerle dolmasını istemesiydi.  Aradan yıllar geçtikçe durumu anlamaya başladım! F benim zannettiğim gibi kendini zorlayacak bir verme işlemi yapmıyordu; çünkü onun için para önemsizdi zaten, ve onun için önemli olanı da ya hiç vermiyordu ya da çok az veriyordu. Örneğin asla özür dilemiyordu ve çok nadir teşekkür ediyordu. Ayrıca kimseye vaktini kullandırmıyordu. Böylece olayı kendi adıma çözdüm.

O halde ödeşmek için bedeli karşı tarafın  biçmesi gerektiği gün gibi aşikar oluyor 🙂

Yanımızda bir Don Juan Matus yokken bile bunu yapmayı deneyimleyecek iradeyi bulabilir miyiz?