Sihirli Geyik

.”Ne düşündüğün beni ırgalamaz. Bir avcı olmak için yaşamın sıradanlığını kırman gerekir” der DJ. Yaşamının bir döneminde aslında o da CC gibi davranmıştır. Aslında hepimiz, peşinden gittiğimiz av gibi davranırız. Bu yüzden de bir başka şeyin ya da kimsenin avı olup çıkarız. Bütün bunları bilen bir avcının başlıca işi, kendisini av haline getirmemektir…

Ancak bazı hayvan türleri vardır ki izleri sürülemez. Çünkü sıradan bir programları yoktur onların. Onları büyüleyici kılan şey de budur. DJ, böyle sihirli bir varlıkla yaşadığı bir deneyimi anlatır: Orta Meksika dağlarında gezerken daha önce hiç duymadığı tatlı bir ıslık sesi işitir. Sesin çıktığı noktayı belirleyemez . Sesi yeniden duyunca, onun sihirli bir geyik olduğunu anlayıp ne kadar talihli olduğunu düşünür bir an. Bu sihirli geyik, sıradan insanların alışkanlıklarının ve avcıların davranış kalıplarınında bilincindedir. Böyle bir karşılaşmada insanın yapacağı iki şey vardır: Ya kaçıp gider yada silahı varsa olduğu yerde kalır. Oysa DJ bunlardan hiçbirini yapmaz o an. Amuda kalkıp hafif hafif inlemeye başlar. Uzun süre hıçkırarak ağlar. Bu durumdayken bir yelin estiğini duyumsar. Bir şey gelmiş ve kulağının arkasında saçlarını koklamaya başlamıştır. Başını çevirip onu görmek isterken yere düşer. Hemen doğrularak oturur ve yanıbaşında o pırıl pırıl yaratığın ona bakmakta olduğunu görür. Bu şekilde bakışırlarken Dj ona; onu incitmeyeceğini söyler, işte o an geyik DJ yle konuşmaya başlar.

Anlatının bu kısmında Castaneda elinde olmadan gülümser. Bir geyiğin konuşabileceğine inanmamaktadır. Şaka niyetine” ne dedi sana” diye sorar. “Sihirli geyik bana merhaba arkadaş dedi, ben de merhaba diyerek yanıtladım. Sonra geyik sordu: Niçin ağlıyorsun? Ben de dedim ki, çok üzgünüm de ondan. Bunu söyleyince sihirli yaratık kulağıma eğildi ve benim konuştuğum gibi açık seçik, üzülme sen dedi”…

Dj gözleri çakmak çakmak CC ye bakar bu anlattıklarından sonra. Ve kendine özgü kahkahasını patlatıverir. CC geyikle konuşmasını aptalca bulduğunu söyler. Sihirli bir geyiğin konuştuğuna inanmadığını dile getirir. DJ ona güven verircesine konuşur:”Hakkın da yok değil hani… Nerde görülmüş ki böyle bişi di mi?”

Aslında zaman zaman herkesin başına böyle sihirli bir karşılaşma geliyordur; göz göze bakışılıyordur ama biz rutini kıramadığımız için şans dönüp arkasını gidiyor olabilir. Ben bir kez hayvanın konuştuğunu duydum; fakat bu benim kabiliyetim sebebiyle olmadı. Bodrum’da evde yalnızdım, sezon dışıydı, etrafta kimseler yoktu (dağ başıydı diyebilirim), geç vakitte uyudum. Sonra bir ara seslerle uyanır gibi oldum, iki köpek havlıyorlardı ama konuşuyorlardı aslında, o an onların bildiğim Türkçe lisanında konuştuklarını duydum -saçma bir konuydu; maalesef şu an hatırlamıyorum, hatta gülümsedim, bana o an hem ilginç hem de çok normal geldi, sonra uykuya yenik düştüm. Belki buna rüya görmüşsündür diyenler çıkabilir fakat ben ne yaşadığımdan kesinlikle eminim.

Normal yaşamlarda rekabet ettiğiniz, ya da bir şekilde kıyasıya savaşa girdiğiniz kişiler/kurumlar ya da fikirler varsa ve bu bitip tükenmek bilmeyen bir sürek avı gibiyse Don Juan’ı hatırlayın: “Aslında hepimiz, peşinden gittiğimiz av gibi davranırız. Bu yüzden de bir başka şeyin ya da kimsenin avı olup çıkarız”

Ve belki onun tavsiyesine uyup alışılmadık, anlamsız ve saçma olabilecek bişey yapıp sonuçları gözlemleyebiliriz. Do Juanla Castaneda’nın buna benzer bir anısı daha vardı şimdi hatırladım:

DJ ile birlikte mutat bi kaç günlük çöl-tepe gezisine çıktıkları bir gün, karşılarına (aslında o bölgede bulunmayan) genç bir jaguar çıkmış ve onları afiyetle yeyip yutmak istemişti J

Jaguardan nasıl kurtulmaları gerektiği ile ilgili olarak DJ’nin vermiş  olduğu ilginç tavsiyeler vardı. Bunlardan biri zigzaglar çizerek koşmaktı; çünkü ona göre böyle büyük cüsseli hayvanların düşünme kabiliyetleri vardı ve kendilerinin ne yapmak istedikleri ile ilgili düşünceleri aynen sezebilirdi bu hayvan. Bu sebeple onun anlam veremiyeceği (mantıksız) hareketler yapmalıydılar. Bir süre kaçtıktan sonra ikinci tavsiyesi ayaklarıyla yerden toz kaldırmaları oldu. Bu da hayvanı şaşırtan bir diğer mantıksız hareketti.

Derken, DJ, Carlos’a ani bir talimat verdi:

“Devleş!”

Hatta kullandığı cümle aynen şöyleydi: “Şimdi gayet sakin yürüyeceğiz ve sen de koca bir devmişsin gibi kuru çamurları tekmeleyeceksin!” ve ekledi “ayaklarınla bir toz bulutu kaldır, kendini iri ve ağır hisset!”

CC, bunu yapmayı denedi ve hemen ardından bir yoğunluk duygusuna kapıldı.  Kendini devasa ve yırtıcı hissetmekteydi.  Ussal yetenekleri işlevini yitirdi O durumda ileri doğru itildiğini, bedensel olarak bir yerden diğerine büyük bir hız ve cuşkuyla hareket ettiğini, bunun bir baygınlık hissi olmadığını söylüyor CC.

Böylece o fundalıkta, kaktüslerin üzerinde saatlerce yol aldı Carlos, artık Jaguarı o takip ediyordu, hatta onu korkutmaya çalışıyordu! Eğer onun üzerine giderse, dikenlerin ona batıp canını acıtacağını biliyordu(!)

 O saatler boyunca CC sessiz bilgiye girmişti işte. Fundalığın üzerinden süzülürken, çöl zeminini ve çalıların üzerini aynı anda görmüştü!

“Ya da olduğum yerde dururken, aynı zamanda jaguarın da olduğu yerdeymişim. Böylece, kaktüslerin dikenlerinden kaçınmak için nasıl dikkatli adımlar attığının ayrımına varmışım. Başka bir deyişle, olağan burası ve orasını algılamam yerine, burası ve burasını algılamışım“

 Carlos bu inanılmaz deneyimi daha iyi anlamak için Nagual’ı sıkıştırdığında, o da kendi ilk deneyimini, işte meşhur nehir olayını anlatmıştı. Ki o olay, burası ve burası durumunu bariz olarak gözler  önüne seriyor.

Ha bir de şu hoş enstantane vardı.

DJ, ona jaguarın saldırısından rahatsız olup olmadığını sordu, acaba CC bundan incinmiş miydi?!

Ona incinmiş olabileceğimi düşünmesinin saçma olduğunu söyledim, o da bana; arkadaşlarımın saldırılarıyla ilgili olarak da aynı şekilde düşünmem gerektiğini söylemişti. Kendimi korumalı, ya da yollarından çekilmeliymişim, ama ahlakça ve haksızlık etmeden.

:)))

Görme nasıl bişey?

Castaneda, Don Juan’la görüşmelerine devam etmektedir ancak, kendini yetersiz hissedip çömezliğine nokta koyduğu o döneme ait bir suçluluk duygusu da yaşamaktadır. Don Juan’a ihanet ettiği, ona layık olamadığı düşüncesi onu bu noktaya taşımıştır.Don Juan dumanın ona bu aşamada yardımcı olabileceğini söyler. Castaneda çekincelidir. Korkuyordur çünkü.

“Korku doğal birşeydir. Bırak korkuyu düşünmeyi. Görmenin o benzersiz güzelliğini düşün!”

“Bu görme nasıl bir şey Don Juan?”

“Bunu bilmek için görmen gerek. Ben anlatamam ki!”

“Yani Don Juan, sen dünyayı artık olağan biçimde görmüyor musun?”

“Hem öyle görüyorum, hem de öbür türlü. Dünyaya bakmak istediğimde, senin gördüğün gibi görürüm onu. Sonra görmek isteyince, kendi bildiğim o değişik biçimde bakarım ve sezerim dünyayı.”

“Onları her gördüğünde bu şeyler hep aynı mı görünürler?

“Değişmez ki şeyler. Onlara bakış biçimini değiştirirsin hepsi o kadar.”

“Yani, diyelim ki aynı ağacı birkaç kez gördün; her kezinde aynı mı kalır ağaç?”

“Hayır, değişir ama gene aynıdır.”

“Ama ağaç, onu her gördüğünde değişiyorsa, senin bu görmen yanılsama olabilir.”

“Bir şeye bakınca göremeyiz onu.Yalnızca bakmış oluruz; orda bi şeyler var mı diye bakar gibi bi şey. Görmeyi bilmiyorsan herşey her bakışında aynıymış gibi görünür sana. Oysa görmeyi öğrenince, bi şey, onu her görüşünde asla aynı olmaz; ama gene de aynı şeydir. Demiştim ya, insan, örneğin bi yumurtaya benzer. Aynı kişiyi her görüşünde, gördüğün bi yumurtadır; ama aynı yumurta değil.”

“E, herşey böyle değişik görünüyorsa, onları tanıman olanaksızlaşır; o zaman ne yararı var ki bu görmeyi öğrenmenin?”

“Karıştırmazsın canım. Gerçekte oldukları gibi görürsün o şeyleri.”

“Yani ben nesneleri gerçekte oldukları gibi göremiyorum ha?”

“Görmüyorsun ya! Gözlerin yalnızca bakmayı öğrenmiş. Örneğin rastlamış olduğun o üç kişi… Ayrıntılı olarak anlattın onları. Bu da onları görmemiş olduğunu kanıtladı bana. Görme yetin olsaydı, onların insan falan olmadıklarını hemen oracıkta anlardın.”

Onların hayalet mi, hortlak mı, cin falan mı olduklarını sorar Castaneda Don Juan’a. Don Juan, ola ki o üç kişiye cin denilebileceğini, ama bu tanımın onları yeterince anlatamayacağını belirtir.

“Kimi güçlerdir onlar;ne iyidir, ne de kötü. Brujoların uysallaştırmayı öğrendikleri kimi güçler. Bilgi adamının dostlarıdır bunlar. İyi yada kötü değildir dostlar; büyücüler onları uygun buldukları her amaç için kullanabilirler. Dost olarak dumancığı tercih etmemin nedeni, onun benden pek fazla bişey istememesidir. Oynak değildir duman, dürüsttür. Gerçek insanları görünce, saydam yumurtalara benzerler. İnsandışı varlıklar da hep insan gibi görünürler. Bi dostu göremezsin dediğim zaman, bunu demek istemiştim. Dostlar(Ally) biçok kılıklara girerler. Tek ayrım şudur ki, onları gördüğünde, tıpkı görünmeyi tasarladıkları şey gibi görünürler. Gördüğün zaman, herşey kendisine özgü biçimi alır. Tıpkı insanların yumurtaya, öbür şeylerin de başka şeylere benzediği gibi;ama dostlar sadece resmettikleri biçimde görülebilirler. Zaten gözü aldatan da bu biçimler olur ya! Ama bizim gözümüzü… Köpekler hiç aldanmaz, kargalar da..”

“Ne diye aldatmak isterler bizi?”

“Soytarılık kendimizde. Kendi kendimizi aldatırız biz. Dostlar orda bişeyin dış görünümünü alırlar; biz de onları olmadıkları biçimde görürüz. Biz gözlerimize yalnızca bakmayı öğretmişsek, bu onların kabahati mi?”

“Bunlar konuşur mu hiç? Güler mi? Ses falan çıkarır mı?”

“İnsanların yanında insan gibi davranırlar. Hayvanların yanında da hayvan gibi… Hayvanlar çok korkar onlardan. Ama bi alışmaya görsünler, o zaman bi başlarına bırakırlar onları. Biz de öyle davranırız kimi kez. Aramızda yüzlerce dost dolaşır durur; hiç sesimizi çıkarmayız. Çünkü gözlerimiz yalnızca bakmaktadır;ayrımsamayız onları bu yüzden.”

Aslında “bakmak” denilen olgu katagorize etme kavramını çağrıştırıyor bana. Sanırım bir toplantımızda söylemiştim, bi şeye ilk bakışımızda (eğer gerçekten ilgiyle bakmışsak) gerçeğe (görmeye) çok yaklaşıyoruz. Sonra o kişiyi ya da şeyi bildikler sınıfına aktarmak için yoğun bir çabaya girişiyoruz; örneğin yaşı, tahsili, mesleği, medeni durumu, burcu ya da bileşiminin hangi madde olduğu, kim tarafından imal edildiği, ne için kullanıldığı gibi… Bütün bu cevapları bulduğumuzda o kişi/şey için beynimizin kıvrımları arasında bir klasör açıp oraya aktarıyoruz ve bizim için herşey neredeyse orda bitiyor! Artık o şeye bir daha  gerçekten bakmıyoruz bile -bırakın görmeyi- diğer tüm bakışlarımızda kaynaktan eski bilgiyi çağırmakla yetiniyoruz. O kadar tembelleşmiş durumdayız ki, her baktığımıza b-akamıyoruz! 

Örneğin ben hep ilk görüşte aşık olmuşumdur ve kişiyi/objeyi/fikri gözlerimle görmem de gerekmemiştir aşık olmak için. İşte bu deneyimim üzerine düşündüğümde bir zamanlar önüme çıkmış olan NHAHYU kavramını hatırlamadan edemiyorum. Nhahyu, hissetmek de diyebileceğim, tüm duyu organlarını kapsayacak biçimde bütünsel bir algılama imiş. Bu arada Sinestezi geldi aklıma, gerçi bildiğim kadarı ile bütünsel bir algılama değil, daha çok iki tür algıyı eşleştirme şeklinde görülen vakalar bunlar. Belki de nhahyu için bir basamaktır, kim bilebilir ki?

Burada DJ’nin kullandığı “görme” durumunun gözlerle ilgili olmadığını hepimiz öğrendik artık, bu daha çok “dinleme” ile ilgili geliyor bana. Tüm hücrelerin, tüm bildiğin ve bilmediğin duyu organlarınla DİNLEME… Keşke yapabilsek.

Sonsuzluğun niyeti

“Büyücü olmak, hayal edilemeyecek şeyleri olabilir kılacak bir farkındalık düzeyine erişmek demektir. Büyücülerin eylemleri sadece soyut olan, insani özellikler taşımayan alemdedir. Büyücüler sıradan insanların arayışlarıyla hiç ilgisi olmayan bir amaca ulaşmak için mücadele verirler. Büyücülerin emelleri, sonsuzluğa erişmek ve onun bilincine varmaktır.”

Büyücülerin üstünlüğüne ilişkin en can alıcı noktayı ortaya koyuyor Don juan. Tüm insanları, enerjiyi doğrudan görebilecek farkındalığa genel anlamda sahip olanlar, büyücüleri ise enerjiyi doğrudan gördüğünün düşünsel düzeyde bilincinde olan yegane insanlar olarak sınıflandırıyor. Farkındalığı “enerji”, enerjiyi de asla durağan olmayan daima kendiliğinden devinen sürekli bir akış olarak tanımlıyor.

Kişi bir kez büyücülük yolundaki o eşiği geçtiği zaman artık başına gelen hiçbir şeyin kendi etkinlik alanında kalmadığını, sonsuzluk aleminin sınırları içine girdiğini açıklıyor. Arizonadaki ilk karşılaşmalarında her ikisinin de o eşiği geçtiğini söylüyor.

Niyet konusundan bahsediyor daha sonra. “seninle beni bir araya getiren sonsuzluğun niyetiydi” diyor. “Sonsuzluğunun niyetinin ne olduğunu saptamak imkansız, ancak o orada, senin ve benim olduğum kadar gerçek. Büyücüler ona havadaki ürperti derler. Büyücülerin avantajı havadaki ürpertinin var olduğunu bilmeleri ve fazla gürültü patırtı etmeden ona boyun eğmeleridir. Büyücüler için kafa yormak, merak etmek, tahminler yürütmek yoktur. Ellerindeki tek olasılığın sonsuzluğun niyeti ile birleşmek olduğunu bilir ve sadece bunu yaparlar.”

Tüm insanları enerjiyi doğrudan görebilecek farkındalığa sahip olduklarını söylüyor DJ, bu bana ilginç geldi, aslında benim düşüncemle tam örtüştü. Çocuklukta bariz olarak görülen şeyler Dünyanın Olması tarafında baskılandığı için biz buna son yıllarda sezgisel algılama diyoruz sanırım. Örneğin gençlik dönemlerim ve sonrasında uzunca bir süre ben sezgisel algılarımı kendi peşin hükmüm sanarak yererdim. Kaç defa kendime sezgilerim sebebiyle ceza vermiştim! Komik geliyo kulağa değil mi?

Erk nasıl birikir?

Avcı dost ile ayaküstü bir sohbetten

Avcı:  bende hissel güclerimi bu yönde ( erk ) geliştirmeye çalışıyorum
  fenomensel korkusuzluğumu şu ana taşıma gayretindeyim
 
 ben:  erk nasıl birikir bi fikrin var mı?
 Avcı:  kendimce ama yardıma açığım
bunu kilo verme konusunda uygulamıştım
 ben:  Don Juan’a göre; ve benim çocukluktan beri “bilmeden” uyguladığım gibi:

1.Yararsız faaliyetlerden uzak duracaksın
bunlar nedir diye soracaksın haklı olarak
şöyle cevaplayabilirim; kuvvetle arzu duymadığın, bunun yapılması gerekir şeklinde kuvvetli bir içgörüye sahip olmadığın tüm şeyler, yararsızdır.
 Avcı:  tamam
 ben:  “zaman öldürme” denir halk arasında buna!
ZAMAN ise bizatihi insanın kendisidir!!!
Eğer insan kendini bile bile öldürüyosa evren onun için ne yapabilir ki?!
 Avcı:  çok haklısın
 ben:  açık oldu mu?
 Avcı:  gayet açık çok mersi
 ben:  2. Uçkuruna hakim olacaksın, oradan akıp giden şey senin yaratma gücündür!
onu sana kendinden ümit kesersen bi çocuk yapıp onunla yola devam etmen için verdiler,
onu akıttığın sürece sende irade, yapma ve yaratma gücü yava yavaş tükenir ve ölmeden zaten ölmüş olursun!
açık oldu mu?
 Avcı:  çok açık ben onun için kaybediyomuşum meğer
 ben:  mümkündür
 Avcı:  ne kadar gereksiz harcadığımı bi bilsen
bi de taocuyuz hesapta
 ben:  o “akıtma” boşaltma arzusunu başka bir yere kanalize etmeyi öğrenmelisin
ne gibi dersen, işte kendin için avlamaya çalıştığın o şey herneyse onu avlayacak güç odur
eski büyücüler bunu gayet net görmüş ve uygulayarak inanılmaz sonuçlar almışlardı.
 Avcı:  şu andan itibaren sapan bu yolumu düzeltiyorum
 ben:  Harikasın. Sevişmek, birini kalben severek ona dokunmak birleşmek ayrı şey, boşalmak için anlamsız gayretler ayrı şey!
 Avcı:  SEN OLMASAN BEN NAPARDIM TAM BİR MECNUN GİBİ OLURDUM HERALDE
 ben:  abartma! Sen zaten bunları içten bilmesen, benim sesim sivrisinek sesi kadar bile duyulmaz,
sadece birinin sana hatırlatmasına , bildiğini onaylamasına ihtiyacın var
  Avcı:  25 yaşlarımda boşalmadan sevişmeyi bitirmeyi öğrenmiştim
tao sayesinde
çok az uygulayabildim
uyguladığım zamanlarda süpermen gibi hisediyodum
 
 ben:  Ya bu bildiklerini yap, ya da ölümü kabul edip tez elden bi oğlan yap, bu da son sözüm 
 Avcı:  birinciyi seçiyorum
 ben:  dost acı söylermiş malum
 Avcı:  malum malum

Tantalis

Öylesine beyaz kartalı araştırıyordum google’da. Bi kaç güzel resim buldum,
derken bir yerde beyaz kartalın Tantalis’ın simgesi olduğunu yazıyordu.
Tantalis ne ola ki dedim; meğerse Manisadaki kayıp şehrin adıymış. Kibeleden
filan da bahsetti biraz, tam bu konuyu kapatıyordum ki, kelime bana ilginç
bi etki yapıyor dedim, hımmm eveeet; Tantalis tamı tamına atlantis kelimesinin başka bi dizimi!!!
Bu durumda beyaz kartal oldu mu Atlantis simgesi?! :)))

Aslında benim en sevdiğim kartal siyah beyaz olanı:

Kanatları ne kadar geniş, insan bu güzellik karşısında hayran oluyor.

Demek kartal suya da inermiş 🙂

Toltec öğretisinde Kartalın yayılımları şeklinde bir kavram vardır, bakınız:-https://blog.sonsuz.us/?p=506– hatta Castaneda ona neden kartal ismini verdiklerini anlayamaz. Fakat eski görücüler üçüncü dikkatte onunla kısa bir an için de olsa karşılaşmışlar, daha doğrusu gördükleri şeyi kartala benzetmişler. İlginçtir ben de bir vizyon esnasında kartalın siyah kanatlarını görmüştüm, hemen sağ omuz başımdaydı ve ayrıca beyaz ve devasa bir kartalla da uçarken karşılaştım. Boğazın üzerindeydik.

Vizyonlar da rüyalar gibi fantastik oluyor 🙂