Tohum, yumurta bebek

Bu geceyi bir bebekle geçirdim rüyamda, aslında yarı vizyondu sanırım. Harika sağlıklı beyaz bi bebekti, onu koltuk altlarından tutup havaya kaldırmıştım, uzun uzun böyle kaldık, muhteşem bir bakışmaydı. Tüm vücudunu her santimini adeta körmüşüm de dokunarak görüyormuşum gibi yokladım, sevdim öptüm. Müthiş bir sevgi seliydi. Çocuğun kimin olduğunu bilmiyordum, bu yaptıklarıma da şaşırıyordum fakat yin de devam ediyordum, bu durum tan birbuçuk saat sürmüş.
Sonra döllenmeyle, sperm ve yumurtayla ilgili bir seans geldi. Hani her insan hayatında bir kez birinci oldu tekerlemesi var ya, galip gelen sperm durumları. Spermlerin yarışması diye bi şey yoktu ortada aslında çünkü her bir sperm diğerinin aynıydı öyleyse yarışma anlamsızlaşıyordu. Sonra döllenmeyen yumurtaların nereye gittiği üzerine uzun sahneler geçti. Vizyonun arasında tavuk yumurtalarının döllenen ve döllenmeyenlerinin lezzet farkı olup olmadığını merak ettim ve bu konunun şu ana kadar hiç gündeme gelmemiş olmasına şaştım.

İnsan yumurtalarının döllenmeyenlerinin toprağa geri dönüşünün kimyasal dış etkilerle bozulduğu ve besin değerinin toprak adına bozulduğunu gördüm. Tohumdan çekirdeğe geçti, toprağın rahim durumuna geçtiğini izledim, bitkinin büyüyüşünü gördüm. Tohum ve toprağın uyumlarını sevecenlikle izledim. Daha başka şeyler de vardı eğer hatırlarsam yazacağım.

sa-11.12.2012

Gözlemci olmadan gerçek olur mu?

Bilirsiniz, oldukça ünlü felsefi bir önerme vardır; kırmızı bir ferrari kimsenin girip çıkmadığı çıkmaz bir sokağa park edilse ve unutulsa, orada bir ferrari var mıdır yok mudur?
Bu önerme “varlığın” gözlemciye muhtaç olduğunu anlatmak için yapılmıştır sanırım, en azından ben ilk duyduğumda böyle düşünmüştüm. Ve hala da bu sanımı yıkabilmiş değilim.
Şimdi bu başlangıca neden gerek gördüğüme geçeyim 🙂
Her türden öğreti çok uzun zamandan beri yaşadığımız ve üzerinde mutabık olduğumuz bu dünyanınillüzyon olduğunu söylüyor ve bizi uyanmaya ve GERÇEĞİ görmeye zorluyor, korkutarak ya da özendirerek bunu yapıyorlar. (bu arada her öğreti uyandığımızda göreceğimiz gerçekten gerçeği ucundan kenarından tarif ediyor ve bizi adeta hazırlıyor)
Ben ise hep şunu söylüyorum, uyandığımızda bulacağımız her neyse nasıl bir gerçektir ki Gözlemciye gereksinmesi olmasın?
Size soruyorum, gerçekliğin gözlemciye gereksinmesi var mı yok mu?

BO Ağacı ve SA

Mitolojik olarak aydınlanma ağacı olarak bilinen ve kısaltılmışı BO ağacı olan, kahramanların altında evreni kurtaracağı Bodhi hakkında bi kaç şey:
http://tr.wikipedia.org/wiki/Bodhi_a%C4%9Fac%C4%B1

*

Antropolog şöyle diyor: “onlar için hayat mutluluk demekti”
Dramlar içinde yüzen kadın şöyle cevap veriyor:”asla bir Etrüsk olamam”
Dünya nüfusunun %80 i belki daha fazlası duygusal otorite kulllanıyor. Human Design sisteminin bi araştırması bu. Karar otoritesinin ne kadar önemli olduğunu bilseniz şaşardınız.

*

Freud ve jung bakış açılarını süper anlatan bi film
http://www.vizyonfilmizle.org/12913-tehlikeli-iliski-izle.html

*

Dinleme, tabi gerçek anlamıyla “etkili dinlemek” çift taraflı şifadır.sa

Bu arada dün öğrendim ki adımın kısaltması olarak kullanageldiğim SA’nın manası sonsuzlukmuş. İlginç geldi bana çünkü içim dışım hemen her tür faaliyette otomatik sonsuzluk işareti çizer benim. Takılmıyorum alıştım artık 🙂

Yeni Düşünme Biçimi

Benliğinin tamamına, bütününe (inanmak). Herhangi başka bir şeyden beslenmeyi gereksinmeyen benliğe; dengenin zaten içinde barındığını, araçların zaten orada olduğunu, ve istediğiniz an onları kullanabileceğinizi bilen benliğe; kitle bilincinin düşünme biçiminden, eski düşünme biçiminden uzaklaşmış benliğe (inanmak). Şu anda insanlar sihrin var olduğunu bilmek istiyorlar.

İlginç olan şu ki, ben yeni hatlar döşeniyor dediğim zaman, o eski şeyden, o eski elektrik kabloları gibi, (buraya) elektrik getirmek için bu salonun kablolarla döşenmesi gibi bir şeyden söz etmiyorum. Bu salonun her tarafından kablolar geçiyor, ve ışıkları yakan da buydu.
Şimdi bu binanın hatlarının yeniden döşendiğini, ama hiç kablo olmadığını hayal edin. Öyle bir hat döşeniyor ki, elinizi o enerji akışına, cereyana sokabildiğinizi ve çarpılmadığınızı hayal edin. Şu anda çarpılıyorsunuz. Çarpılıyorsunuz – bu çok dualitik bir şey, elektrik böyle çalışıyor.

Yani öyle bir yeni “kablo” hayal edin ki, onu tutabiliyorsunuz – ışıkları aydınlatacak o enerji akışını tutabiliyor, ona dokunabiliyor ve bundan etkilenmiyorsunuz. İşte içinizde olan az çok budur, az çok eski düşünme biçiminden Yeni Düşünme Biçimine geçiş. Bu şu anda oluyor.
Küçükken şeylerle ilgili birçok yargıya sahip değildiniz. Bir dolu rüya görüyordunuz, tam anlamıyla. O zamanlar bir dolu rüya görüyordunuz. Sonra onlar kapatıldılar. Küçükken bir dolu hayal görüyordunuz… her biriniz, istisnasız, oyun varlıklarına sahipti, ama onlar sadece oyun varlıkları değildi; gerçek varlıklardı. Size gelen küçük uzaylılara, küçük şeytanlara, küçük her ne ise onlara sahiptiniz.

Küçük doğa devaları, ah, onlar çocuklara bayılırlar. Onlara sahiptiniz.Bazısı dışardan geliyordu. Bazısı içinizden. Küçük bir düş fabrikasıydınız. İsteğiniz üzerine varlıklar yaratabiliyordunuz. Yarattığınız o varlıklar sonra gidip başka varlıklarla, doğa varlıklarıyla, şu anda aslında etrafta dolanan varlıklarla oynuyordu. O ilk, ilk yıllar düşler ve deneyimlerle doluydu. Oldukça kaygısız (yıllardı).

Biliyor musunuz, bugün çoğu kültüre bakıyorum da. Zihinsel yapı öylesine vurgulanıyor ki, ve çocuklar iki yaşına geldiklerinde, öğrenmeye zorlanıyorlar. Şimdi, öğrenmek araştırmak kötü bir şey değil, ama her – ve bu… bizim Yeni Enerji eğitimiyle ilgili bir tartşma yapmamız gerekiyor, ama birçok insan gerçekten çok üzülecek. Her bir bilim ya da matematik ya da dil eğitimi sırasında, ilişkili diğer potansiyellerin de araştırılması gerekir. Eğitim asla kitaplarda yazılı olanlarla ya da tahtaya yazılabilenlerle ya da hesap makinesine konabilenlerle kalmamalı. Böylece çocuklara eğitim verilirken, her zaman, her zaman diğer potansiyeller de öğretilmeli. Peki ya’lar. Neden olmasın’lar. Peki ya… konudan sapmak istemiyorum.

Pekâla, şimdi … çocuklar çok öğrenmiş, çok zihinsel oluyorlar. Şimdi, sözlerimin altını çizin, ne söylediğimi hatırlayın. Bir şey bir şişeye konduğu zaman, kutulara konduğu zaman, yapılandırıldığı zaman, bilim şimdilerde geçerli kuramların dışına çıkıp da yepyeni olasılıkları araştırmadığı zaman, patlar. Şu anda eğitimde olan bitenler, onun öğütülerek unufak edilmesidir. Yaratıcı şeyler, tüm sanat, çıkartılıyor, müzik çıkartılıyor. Daha önce de söylediğim gibi, sanat dünyayı kurtaracak. Gerçekten. Bir toplum sanatsal olabildiğinde, bu öncelikle ve en başta, onun kendini özgürleştirdiği anlamına gelir. Birini özgürleştirecek olan resim değildir. Şu, “Biz zamanımızı zihinsel şeyler yerine, kurallar ve yönetmelikler yerine, Dünya üzerindeki coşku dolu, duyusal zevklerle geçirebiliriz” bilincidir. Bu, özgür bir toplumu gösterir.
İşte çocuk budur. Ne yazık ki, insanlar şu anda çocukluğun bir dolu deneyimini yok ediyorlar. Ah, Şambra, birisinin bir düş okulu kurduğunu hayal edin. Ve düş, matematiği de içerir. Düş budur. Gerçekten öyledir. Çağdaş, şimdilerde geçerli matematik, geometri – hepsi düştür. Ve muhasebe – bu yaratıcıdır! (kahkahalar)

Peki şimdi gençlik yıllarına geldiniz. Diyelim ki, yetişkinliğin ilk yıllarına, ve olan şudur, hayallerinizi ve emellerinizi ve gittiğiniz yeri ertelemeye başlarsınız. Bir dolu bahane bulmaya başlarsınız – bir iş ya da aile kurarsınız. Gerçekte olan şudur, bir dolu kitle bilinci baskısı ve zihinsel baskı devrededir. Sanki bu, düşlerin ve umutların birçoğunun sıkarak suyunu çıkartır. Yepyeni bir şeye dalmanın o tutkusu sıkılır ve suyu çıkartılır.

Böylece, yine başka bir kutuya geçmeden önce içinde bulunduğunuz kutuyu mükemmelleştirmeniz gerektiği düşüncesinde takılıp kalıyorsunuz.O fikri hemen şimdi yerle bir edin. Onu alın ve yerle bir edin. Onu sadece saf enerjiye dönmesi için salıverin.
20’lerinizin başında diyelim, 30’larınızda, 40’larınızda olan şudur, ertelemeye başlarsınız. Siz – sizler – ertelediniz, sürüncemede bıraktınız. Bir dolu bahane buluyorsunuz.

Yeni Düşünme Biçimine girdiğiniz zaman dram gider, ve onunla birlikte zihinsel ya da duygusal açıdan iniş çıkışlar da gider. Biraz garip hissedeceksiniz, çünkü duygu bile kapıdan çıkıp gitmeye başlar, ve diyeceksiniz ki, “Şu hale bak, duygusuz hissediyorum ama, gariptir, kendimi çok daha mutlu hissediyorum. Hımm.

Böylece çoğu seçimler yan ürünlere, tezahüre yöneliktir. İş görmezler, çünkü benim gerçek his diyeceğim şey yoktur. Gerçek seçimler, sevinci seçmek, deneyimde yaşamayı seçmek gibi şeylerdir. Gerçek bir seçim aslında sadece, “Ben o Ben’im” demektir. Bu herhalde nihai seçimdir. “Ben o Ben’im. Mevcudum. Yaşıyorum. Farkındayım. Lanet olsun, Ben o Ben’im!” Bu bir seçimdir.(A)
Dünyadaki hemen herkesin yaptığı bu işlem Don Juan’ın sık sık belirttiği “mutabakat rüyası” yani uyanık ollduğumuzu sandığımız, gerçek olduğuna karar kıldığımız bu dünyayı bu hayatı, bilinmeyen içinde sağlam tutmaya çalışmak için kendimizi görevli kılmaktır yalnızca. Adeta bunu yapmak için birbirimize yemin üstüne yemin etmiş gibiyiz! Bize ne denir biliyormusunuz? Sistemi gerçek kılma erleri!
Bunun için kendimize ya da eski yeminlerimize kızdığım filan yok benim – en azından o evreleri geçeli çok oldu- sadece YENİ DÜŞÜNME BİÇİMİ’ni istediğimizi söyleyen dilimizle eski’yi var gücüyle destekleyen eylemimiz arasındaki uyumsuzluğu hatırlatmak ve unutturmamak isiyorum 🙂

Acaba:
Duygularımıza rağmen- onları görmezden gelerek değil, teammüden- hislerimizi seçebilecek miyiz?
Duygularımızın eski düşünme biçimimiz tarafından üretildiğni bile bile onları önceliğe koymayı bırakabilecek miyiz?

Oluşturmacı Öğrenme

Oluşturmacı Öğrenme
Oluşturmacı öğrenme ve öğretme son yıllarda öğretimde oldukça yaygınlaşsa da yeni bir yaklaşım değildir. Nitekim Erdem ve Demirel’e (2002) göre, Socrates “öğretmen ve öğrenenler, karşılıklı konuşup sorular sorarak ruhlarında gizli bulunan bilgiyi yorumlamalı ve oluşturmalıdırlar” (s. 82) fikrini savunduğundan ilk büyük oluşturmacı olarak kabul edilebilir. Yine başka bir kaynak Socrates’in öğrencilerin kendilerine verilen
bilgileri doğrudan almadığını, ancak muhakeme yoluyla öğrenebildiklerini savunduğunu ifade eder (Nola, 1998).
Oluşturmacı yaklaşımda bilgi, keşfedilen ve ortaya çıkarılan nitelikte değildir,
aksine, yorumlanan ve oluşturulan bir olgudur. Bu da kişi ile bilgiyi birbirinden ayrı, bağımsız iki olgu olarak görmenin aksine, kişi ile bilginin etkileşimini düşünmeyi gerektirir. Buna göre bilgi, kişinin gözlemleri ve yorumları ile oluşur; yani bilgi özneldir.
Öznel gerçeklik üzerine kurulan bu yaklaşım, oluşturmacılık olarak adlandırılmıştır. Oluşturmacılığı tek bir öğrenme kuramı olarak ele almak doğru değildir (Driscoll, 2000); oluşturmacılık bir dizi varsayım ve ilkeden oluşan ve her bir araştırmacının farklı yönlerini ele aldığı bir yaklaşımdır (Bağcı-Kılıç, 2001; Tobin & Tippins, 1993).
Oluşturmacı yaklaşım öğrenciyi öğrenme sürecinin merkezine almaktadır. Bu
yaklaşıma göre öğrenci öğrenmeyi kendisi, fakat aynı zamanda sosyal ortamda gerçekleştirir. Öğrenen, bilgiyi kendisi, çevreden gelen uyaranların yardımıyla oluşturur; bu oluşum, öğrenenin bilgiyi, çevreyi algılama şekliyle yakından ilişkilidir. Oluşturmacı öğrenme yaklaşımında anlamlı öğrenme esastır ve dolayısıyla öğrenenin anlamlandıramadığı bilgileri oluşturması çok zordur. Bu yaklaşım öğrenmede sonuçtan çok sürece önem verir ve öğrenme sürecinde bilginin anlamlı oluşturulmasını vurgular
(Yavuz, 2005).
Günümüzde oluşturmacı yaklaşım ilkelerini fen eğitimine taşıyan önde gelen
isimlerden biri olan Kenneth Tobin’e göre oluşturmacılık, nesnelliğin yerine geçen bir başka gerçeklik değildir. Tobin’e göre oluşturmacılık, bilmenin doğasını düşünmenin bir yoludur ve öğrenme, öğretme ve öğretim programlarına yönelik modeller geliştirmek için
bir kaynaktır. Bir sonraki bölümde, ağırlıklı olarak Tobin ve Tippins’in (1993) ele aldığı, oluşturmacılığın daha çok fen öğretiminin program ve sınıf içi uygulamalarıyla ilgili olan çıkarımlarına değinilmektedir.

http://www.pegem.net/dosyalar/dokuman/48109-20090429102958-09farkli-yaklasimlar–ortak-cikarimlar–paradigmalar-ve-integral-model-isiginda-beyin-temelli-ve-olusturmaci-ogrenme.pdf