Din Üzerine

Din Üzerine

“Kendi suretinde insanı yaratan tanrı değildir, aksine tanrıları kendi suret ve benzeyişlerinde yaratan insanlardır.”
[Aklın İsyanı’ndan]

Doğanın bir parçası olan ve yalnızca bununla beraber kendini yeniden ve yeniden üreten insan, doğa ile emeği vasıtasıyla ilişkiye girer; onu kendi ihtiyaçları doğrultusunda dönüştürürken (üretim yaparken) kendisini de değiştirmiş olur. Marx’ın Kapital’de dediği gibi, “[İnsan] Kendi dışındaki doğa üzerinde etkide bulunur ve onu değiştirirken, aynı zamanda kendi öz doğasını da değiştirir.”

Tüm bir insanlık tarihi bu anlamda insanın doğa ile olan ilişkisi, onun üzerinde her geçen gün daha bir hâkim olmasının (bu kelimeyi “tahakküm” anlamında kullanmıyorum) tarihidir denebilir. Ama insan bunu yaparken, yani doğanın bilinemezliğini bilinebilir hâle getirirken ve onu kendisinin olan bir parçası yaparken -yani onu insanlaştırırken- doğanın, o kendisine hükmeden kuvvetlerinden kendisini sıyırabildi. Ama bunu yaparken aynı zamanda kendisine başka tahakküm biçimleri de yarattı. Şurası açık ki, insanlığa sadece doğa güçleri değil ama bir o kadar sosyoekonomik güçler de hükmetmekte. İnsanın sınıfsız toplumdan sınıflı toplumlara geçmesi aşamasıyla örtüşen bu süreç, insanlığın uzun tarih yolculuğundaki bir aşamaya denk gelir. Dolayısıyla doğanın güçlerine hükmeden, onu kendi bilinçli eylemiyle dönüştürebilen ve bu süreçte bir tarih yaratan (tarih, insanın bilinçli eyleminden başka bir değildir) insanın önünde bir başka sorun daha duruyor: Kendisine hükmeden, ona söz geçirtmeyen sosyoekonomik ilişkilerin boyunduruğundan çıkmak ya da kendisini bundan kurtarmak. İnsanlık bunu başardığında, yani kendisiyle beraber çevresindekilerin de çıkarını gözeten, kendi bilinçli eylemiyle kendi kaderi üzerinde belirleyici ve yönlendirici olabilen, deyim yerindeyse “kendi ayakları üzerinde durmayı” öğrendiğinde ya da onu bu imkândan yoksun bırakan tüm zincirlerini ve ayak bağlarını ortadan kaldırmayı başardığında, kendisini, gerçek bir insan olarak yeniden ve yeniden üretecek; kendisini kuşatan tüm o yabancılaşmadan, kendi kendisine ve çevresiyle olan yabancılaşmasından sıyrılmış olacak. İnsanlığın sağlıklı gelişmesinin olmazsa olmaz koşulu burada yatıyor.

Biz bu kısa makalede –naçizane- insanın yanlış bilinci olan Din olgusu üzerinde durmak istiyoruz, zira Din, insanî yabancılaşmanın bir biçimi olması sebebiyle onun bilinç düzeyinin önündeki, maddi dünya ile arasındaki ilişkideki “pembe gözlüğü” ya da gerçekliği görmesini engelleyen bir örtüden başka bir şeyi temsil etmiyor.
Elbette insanın dinsel düşünce aşamasına varması –ya da erişmesi- onun uzun evriminde yüksek bir aşamaya denk gelmekte. Canlı maddenin inorganik maddeden çıkması ve belirli bir tarzda örgütlenerek –ve bununla beraber merkezî sinir sistemini de örgütleyerek- gelişimini sürdürmesi, insanın iki ayağı üzerinde durması, boşta kalan ellerini kullanmayı öğrenmesi vs. vs. Tüm bunlar beynin gelişimini tetiklemiş ve insan bunu yaptığı sürece bilinçsiz maddeden bilinçli bir maddeye sıçrayarak, kendi bilincine varmış madde olarak, deyim yerindeyse kendisini var etmiştir. Maddenin bir ürünü olan düşünce, merkezî sinir sistemi olmadan var olamazdı ve merkezî sinir sistemi de beden, kan, kemik, kaslar vb. olmadan var olamazdı. Ve tabi beden denilen şey de en nihayetinde çevreden elde ettiği besinlerle ayakta kalır.
Zincirin her bir halkası birbirine nasıl da bağlı ama!..

Yukarıda dinin yanlış bilinç olduğu söylenirken “pembe gözlük” metaforu kullanıldı. Peki bu ne demektir? Marx’ı az çok bilen ya da bildiğini zanneden herkesin ağzında sakız olan şu “Din afyondur” önermesi meşhurdur; ama kimse, bu cımbızlanarak alınan cümleden öncesi ve sonrasında Marx’ın ne dediği üzerinde pek düşünme zahmetine katlanmaz. Marx’ın ne demek istediğini anlamaya girmeden önce gelin ondan bir alıntı yapalım:

“Dindeki çaresizlik, bir yönüyle gerçek çaresizliğin ifadesidir, diğer yönüyle de gerçek çaresizliğe karşı bir protesto. Din, ezilen bir yaratığın ah çekmesi, vicdanı olmayan bir ruhtur. Tıpkı ruhun olmadığı toplumsal şartların ruhu gibidir. Din halkın afyonudur.”
[vurgular bana ait]

Eğer yine de bu alıntıdan bir şey anlaşılmadıysa size Napolyon öneririm:

“Servet eşitsizlikleri din olmadan olamaz. Bir insan açlıktan ölürken, yandaki büyük bir servete sahipse, açlıktan ölenin bunu kabul etmesi imkânsızdır. İşte bu nedenle bir iktidar ona, bu Tanrı’nın emridir, demeli.”

O iktidar şüphesiz Din’den başkası değil! Marx’tan daha da özlü bir şekilde Din’in ne’liğini ortaya koyan Napolyon’un açık sözlülüğü takdire şayan doğrusu.
Elbette dinin gerçek doğasını anlamak onun filizlendiği toplumsal şartları bilmekten geçiyor. Sınıflı toplumların bir ürünü, bir sınıfın diğeri üzerindeki tahakkümünün sonucu ve toplumdaki çözülemez karşıtlığın meşrulaştırıcısı; nasıl ki devlet aygıtı sınıfsal karşıtlıkların yumuşatılması için egemen sınıfın tahakküm aracı ise din de tam da aynı bu görevi yerine getiren bir tahakküm aracıdır. Devletin; polis, asker, adalet, hapishane vb. araçlarından olsa olsa görünüş biçimiyle farklı bir tahakküm aracı. Buna “ideolojik baskı aracı” da denebilir.
Elbette büyük semavi dinler ilk ortaya çıktıkları zamanlarda, o zamanki toplumsal eşitsizliklerin özürcüleri değil ama eleştiricileriydi; lakin sınıflara bölünmüş bir toplumda egemen düşünce hiç kuşkusuz egemen sınıfların düşüncesi olacaktır. Bu ise bizlere, gerçekliği çarpıtarak sunan; 21 Eylül 1958’de Papa XII. Pius’un dediği gibi: “Sınıfların çokluğu Yaratıcının tasarımına tümüyle uymaktadır.” ya da eski Anglikan ilahisi All Things Bright and Beautiful’un [Her Şey Işıl Işıl ve Güzel] ünlü satırlarındaki:
“Zengin adam şatosunda, fakir adam onun kapısında: O (Tanrı) yukarıdakilerle aşağıdakileri yarattı ve onları zümrelerine göre dizdi.” gibisinden bir bilinç yüklemekte; dünyaya Din’in bu pembe gözlükleriyle bakmamızı sağlamaktadır.
Peki, bu yanlış bilinçten nasıl kurtulacağız? Sadece dinin öğretilerine karşı düşünsel alanda savaş açarak mı? Gerekli ama yetersiz diye cevap vermek zorundayım bu soruya, ya da şu moda sloganı tersine çevirerek söyleyelim: “Evet, ama Yetmez!”
Toplumsal olanı toplumsal olanla ortadan kaldırmak, eşyanın tabiatına da uygundur. Troçki’nin dediği gibi, “Dinsel fikirler, gerçekte diğer tüm fikirler gibi, hayatın maddi koşullarının toprağında ve hepsinden öte sınıfsal çelişkilerin toprağında doğarlar ve ancak yavaş yavaş kaybolurlar. Tutuculuğun gücüyle, onları doğuran ihtiyaçlardan daha uzun yaşarlar ve ancak ciddi sosyal şokların ve krizlerin etkisiyle tamamen yok olurlar.”
[vurgular bana ait]
Demek ki bu yanlış bilinçten ya da bir bütün olarak insanı kuşatan tüm bu yabancılaşma durumundan –en azından bir biçiminden- kurtuluş, bu makalenin başında da söylediğimiz gibi gelip şuna dayanıyor: İnsanın kendisine hükmeden sosyoekonomik güçlere bilinçli olarak hükmetmesi ya da hayatı üzerinde özgürce söz sahibi olması. Rosa Luxsemburg’un çok güzel söylediği gibi: “Kitlelerin dini, ancak, toplumsal süreçlerin insana hükmetmesi yerine insanın toplumsal süreçlere hükmedip bunları bilinçli olarak yönlendirdiği zaman bugünün toplumuyla birlikte tamamen ortadan kalkacaktır. Bu duygu (din duygusu) sosyalizmin eğittiği kitleler toplumsal gelişimi anlamaya başladıkça gitgide daha da azalacaktır.”

Peki ya Din’e karşı savaşım…

Teorik olarak bunları söylemek kolay belki ama asıl sorun, bence, bu problemi çözüme kavuştururken buna nereden ve nasıl başlanacağı ekseninde düğümleniyor. Bolşevizmin bu konudaki temel yaklaşımlarının ben kayda değer üstelik hâlâ güncelliğini koruyan yaklaşımlar olduğunu düşünüyorum. Az önce de üstü kapalı bir biçimde söylediğim gibi asıl sorun bu mücadelenin nasıl yürütülmesi ve hangi patikalardan geçilmesi ya da geçilmemesi ekseninde.
1903 yılında köylülere hitap eden bir broşüründe Lenin şunları yazmıştı: “Sosyal demokratlar (yani komünistler) olarak herkesin istediği din ile ilgili özgürce propaganda yapma hakkını savunuyoruz (…) Herkes, istediği dine inanma ve bu din hakkında propaganda yapma ve isterse de din değiştirmede tamamen özgür olmalıdır (…) Ne “hâkim” din ne “hâkim kilise” olmalı. Kanun önünde bütün inançlar ve bütün kiliseler eşit olmalı.”
Ve şöyle sürdürüyordu yazısını, “Bir Marksist, grevin başarıya ulaşmasını temel almalı, mücadele içerisinde olan işçileri ateistler ve Hristiyanlar şeklinde bölmemeli ve böyle bir bölünmeye karşı kararlı bir şekilde çıkmalı. İşte bu somut ortamda, ateist propaganda gereksiz ve zararlıdır. Bunu, en geri konumda olan tabakaları korkutup seçimlerde oy kaybederek bir temsilcilik yitiririz korkusundan değil; sınıf mücadelesinin fiilen ilerlemesi için yapmalı. Çünkü bu, modern kapitalist toplumda, Hristiyan işçileri sosyal demokrat saflarına çekecek olan kuru bir ateist propagandadan yüz kat daha etkili olur.” [vurgular bana ait]

Lenin 1905’te İşçi Partisinin Din Karşısında Tutumu üzerine olan makalesinde şunları yazıyordu: “Modern dinin köklerinin gömülü olduğu yer, çalışan kitlelere uygulanan toplumsal baskı ve onların kapitalizmin kör güçleri karşısındaki aşikâr çaresizliğidir. […] kitleler dinin kaynak bulduğu toplumsal olgulara karşı birleşik, disiplinli, planlı ve bilinçli bir tarzda mücadele etmeyi öğrenene kadar, kapitalist egemenliğin tüm biçimlerine karşı mücadele etmeyi öğrenene kadar, hiçbir eğitsel kitap yığınların bilincinden dini söküp atamaz.”
[vurgular bana ait]

Gencer Çakır, 15.12.2011

Not: Bu yazı yazılırken aşağıdaki makalelerden yararlanılmıştır:

1) http://marksist.com/MT/MarksizmVeDin.htm

2) http://www.union-communiste.org/?TR-archp-show-2011-15-1528-x-x.html

Bana Dokunmayan Yılan

Bilirsiniz, “Bana dokunmayan yılan bin yaşasın” diye bir atasözü vardır. Bu atasözünün iki yönü vardır. Olumlu anlamda kullanıldığı gibi olumsuz anlamda da kullanılabilir. Aslında işin gerçeği artık olumludan çok olumsuzu kullanılır olmuştur. Ve bu sözü söylediğiniz kişiye sitem, şikayet, aşağılama gibi bir anlam yüklemiş olursunuz.

Fakat atalarımızın aynı fikirde olduğunu sanmıyorum. Onlar bu sözü çıkarırken gerçekten olduğu anlamda çıkarmış olabilirler. Örneğin Arizona’da, kimyasal ilaçların geliştiği bir dönem bir bölgedeki bütün yılanları zehirlemişler. O yılın yazına doğru her yer milyonlarca fare ile dolmuş ve bütün ekine zarar vermişler. Fareler adeta bir nehir gibi akıyormuş.

Size bir zarar vermediği sürece bir yılanı öldürmeniz, o yılanın beslendiği fareleri kurtarmanız demektir. Doğanın dengesine çomak sokmuş ve farkında olmadan aleyhinize bir şeyler yapmışsınızdır.

Ne dersiniz, atalarımız o sözü gerçek, saf, duru anlamıyla söylemiş olabilirler mi?

Yiyecek Tarifleri

Gerci Deliseyin baslattigi bir yemek tarifi gonderimi var , ben de dogrudan yemek uzerine: herturlu ozgun yemek tarifleri , yemek aliskanliklari , saglik veya zevk icin ilginc tavsiyeler ,sevdiginiz yemek mekanlari , gibi gibi konulara ayrilmis bir acilim yapayim dedim .

Bu site gercekten etkileyici bir yer , mesela Xenix in domuz eti uzerine actigi forum , 4-5 yildir tiksindigim bu besine tekrar donmeme sebep oldu ..

Herturlu tarif , tahrif , tecrube , gozlem , tavsiyelerinizi beklerim ..

Reiki

Reikimaster bir sevgilim var. Neyseki buraya yazdığımı ve beni tanımıyor. Nedir bu reiki anlamadım. Dişim ağrıyor, geliyor reiki verecem diye. Başım ağrıyor yine aynı bir bakıyorum elleriyle bir şeyler çiziyor havada sonra koyuyor başımın üstüne. Tamam eyvallah işin ilgi ve cinsellik tarafı bir tarafa hiç bir yararını görmüyorum arkadaşım. Reiki verdiği yer geçmesi bir yana daha çok ağrıyor.

Bunlarla bitse iyi. Her şeyi reikiye bağlaması, evrensel şifa takıntısı bazen beni korkutuyor. Yani acil müdahalelik bir durum olsa cerrahi bir durum olsa bile yakında reiki ile iyileştirmeye çalışacak.

Nedir bu reiki denen mevzu, var mıdır aslı astarı?

+18 Yaş ve +120 IQ Sorusu

Heme hemen her türlü kavramsal veya matematiksel bulmacanın yanıtı google’da var. Eskiden bildiğin bir hikayeyi anımsadığın kadarı ile canlandırıp sonsuza yazsan, xenix senden önce yazmış oluyor. ( Böylece xenix ortadan kaldıracağım adamlar listesinde üst sıralara yerleşti :-)) Bilirsiniz benim gibi, efendi sakin tiplerden çok iyi seri katil çıkar.

Çalışkan biri değilim, hiç de olmadım, okulda, işte, evde, hayatta hep işimi görecek kadar çalışırım. O yüzden aşağıdaki soruyu çalışıp kontrol etme zahmetinden kurtulmak yerine kendim yarattım. Bu kez de bir benzeri çıkarsa, pes vallahi; telepati, parapsikoloji vb herşeye inanacağım.

Adam, karadelik’te yaşamıyor, dünya’da yaşıyor.9,8 m/(sn)(sn)’lik yer çekimi ivmesi penisini de etkiliyor. Penisinin çevresinde manyetik alan yok.Vinç kullanmıyor, viyagra almıyor. Kokain, esrar vb uyarıcı veya uyuşturucu da kullanmıyor, suyun kaldırma kuvveti ile alakası yok, rüyada değil, akıl hastası değil, hayal ve gerçeği ayırt edebiliyor. Penisi antep fıstığı kadar değil, bir adet, boyu ve kilosu gibi normal ölçülerde. Penisinde mutluluk çubuğu yok, implant vb sürekl sert tutacak bir şey yok, geciktirici kullanmıyor, olduğu tek ameliyet hadi sünnet olsun.

Her cinsel ilişkisi ortalama 15 dak. Bunun son 2 dakikakası penetrasyon, boşalma ve orgazm, gel git temposu dakikada 60.

Bu adam 24 saat içinde enaz 24 defa cinsel ilişkide bulunup her defasında da orgazm oluyor. Nasıl?

Oh be, şöyle biraz özgüven patlaması yaşıyayım.

Sağlıcakla, sevgiyle, aşkla, sexle kalın.

( Bilene ağam, paşam deyip onunla hiç tartışmayacağım. Hah, haa umarım 1.halife veya komiksöz bilmez. O zaman sonsuzu terk ederim.)