Güzel Türk Dilimiz ve Özentilerimiz

Dil bir ulusun kimliğidir, dile yeterince özen gösterilmesse, sahip çıkılmassa bozulmakla kalmaz,ulusal bilinç ve
özgüvende büyük zarar görür.

Anlatamayan, anlaşılmayan insanlık,hırçınlaşır ve sürekli bir çatışma içinde olur.Bir şeyleri düzeltmek istiyorsak
bize ve dilimize saygı gösterilmesini istiyorsak, önce biz kendimize saygılı olmalıyız.

Türk dilinde bir sorun yok ,sorun onu yeterince bilmeyen ona yeterince sahip çıkmayanlarda. Dilimizi küçümsemememiz için bir neden yok, köklü bir dile sahibiz.Dünya’da en çok konuşulan beşinci dil. Dünya’nın 220 Milyondan fazla insanı Türkçe konuşuyor.

Yabancı ülkede ve Türkiye’de yaşayan bizler genellikle yabancı dille Türkçe’yi bir arda çok kullanıyoruz. Ülkemizde yabancı kelime ve argo kelimeler takıntısı çok fazla.Günden güne daha gülünç hal alıyor. Milli dil milletin bütün özelliklerini taşıyan dildir.Kaynağı millettir.Milletin tarih içindeki yerine bağlıdır. Milletin adından çıkar,milli dil öz bir dildir. Millet o dille duyar,düşünür,anlaşır,bilim , sanat yapar.

Umarım bu yazımda bazı kişiler niçin isimlerin anlaşılmaz şekilde kullanıldığını devamlı vurgulamak istediğimi
anlamışlardır.

15 HAZİRAN 20011 -ALMANYA
SELAMİ SAĞIR

İYİ FİKİRLER NEREDEN GELİR – İnnovasyonun Doğal Öyküsü

Giriş

Kent, Mercan resifi ve Web Darwin’in Paradoksu

4 Nisan 1836. Darwin Hint okyanusu açıklarındaki Keeling adalarının atollerinde kıyıda durmuş, mercan resiflerini seyrediyor. Kıyı denizin dibine doğru inen bir dağın zirvesi gibi. Darwin bu zirveyi inşa eden kuvvetler hakkında bir fikrin eşiğinde. Bu fikir ilerde mesleğinin ilk büyük keşfini oluşturacak. O anda ve sonraki günlerde, haftalarda kafasını meşgul edecek olan bir başka mesele de şu: parçalanmış mercan kayalıklarının meydana getirdiği bembeyaz kumlarla kaplı adanın yüzeyinde sadece birkaç Hindistan cevizi ağacı, yosun ve otlar varken, havada ola ola bir kaç kuş uçarken, resifin çevresindeki deniz nasıl oluyor da sonsuz çeşit ve sayıda canlıyla kaynıyor? Oysa okyanusun başka yerlerinde doğru dürüst varlık bile yok. Darwin’in sözcükleriyle “Okyanusun ortasında bir mercan adasının eko sistemiyle karşılaşmak, tıpkı çölün ortasında bir vahaya rastlamak gibi”. Biz bu olguyu şimdi “ Darwin’in Paradoksu” olarak adlandırıyoruz.

Mercan resifleri dünya yüzeyinin yalnızca binde birini kapladığı halde, bilinen deniz canlılarının kabaca dörtte biri buraları mesken tutar.

Beagle gemisinin 5 yıllık yolculuğunu onaylayan amirallik kararnamesinde ana talimatlardan biri, atol formasyonunun araştırılması. Resifin çevresindeki deniz ölçülemeyecek kadar derin. Atollerin denize batan veya denizden yükselen volkanların tepesi olduğuna dair teoriler Darwin’e yeterince açıklayıcı gelmiyor. Gerçeğe ulaşması daha uzun yıllar alacak.

Süperlineer Kent

Bilim insanları ve hayvan severler çoktandır canlıların cüsseleri büyüdükçe kalplerinin yavaşladığının farkındaydılar. Sineklerin ömrü saatler ve günlerle ölçülürken filler yarım yüzyıl yaşar. Kuşların ve küçük memelilerin kalbi zürafalara veya balinalara göre çok daha hızlı atar. Ancak büyüklükle hız arasındaki ilişki doğrusal gibi görünmüyordu. Bir At bir tavşandan 500 kat ağır olabiliyordu fakat nabzı tavşandan 500 kat daha yavaşı atmıyordu. İsviçre kökenli Amerikalı tarım bilimcisi Max Kleiber, Davis’deki laboratuarında yürüttüğü sayısız ölçümden sonra bu orantının “eksi 1/4 üncü kuvvete küçülme” adını verdiği matematiksel formüle sıkı sıkıya uyduğunu keşfetti. Sonuçlar logaritmik skalaya uygulandığında farelerden, güvercinlerden boğalara, fillere kadar kusursuz bir düz çizgi veriyordu.

Buluş, metabolizmanın kütleye oranının eksi ¼ üncü kuvvete (kare kökün, kare kökü) göre değiştiğini ifade ediyordu. Bu şu demektir: örneğin bir inek, bir ağaçkakanın 1000 katı ağırlığında. Binin kare kökü 31. Bunun da kare kökü 5.5, bu da bir ineğin bir ağaçkakana göre 5.5 kat daha uzun ömürlü olduğunu, nabzının da 5.5 kat daha yavaş attığını gösterir. ( bütün rakamlar yaklaşıktır) İlerleyen yıllarda Kleiber’in formülünün bakteriler, hücre, hatta bitkiler için geçerli olduğu kanıtlandı. Kleiber yasası şunu göstermektedir: Hangi tür olursa olsun bütün canlıların kalp atışı sayısı yaklaşık aynıdır. Büyük hayvanlar sadece kotalarını daha uzun sürede tüketmektedir.

Birkaç yıl önce teorik fizikçi Geoffrey West, Kleiber yasasının en büyük yaratık olan insan yapımı kentler için de geçerli olup olmadığını araştırmaya koyuldu. Bir araya getirdiği uluslar arası araştırmacılar grubu dünya üzerinde düzinelerle kent için suç oranından elektrik tüketimine, yeni patentlerden akaryakıt satışlarına kadar her türlü bilgiyi topladı. Nihayet rakamlar incelendiğinde West ve grubu, Kleiber denkleminin kent yaşamının ana ögelerinden olan enerji ve ulaşım artışında bire bir geçerli olduğunu sevinçle gördüler. Yolların yüzey alanı, elektrik kablolarını uzunluğu, benzin istasyonları ve satışları hep bu denkleme uyuyordu. Asıl şaşırtıcı olan, Kentsel istatistiklerde yaratıcılığa ve innovasyona ilişkin her veri de (patent sayısı, Ar-Ge bütçesi, super yaratıcı meslekler, mucitler) Kleiber yasasına uyuyordu ama ters yönden; yani bir kent bir diğerinden 10 kat daha büyük ise 10 kat değil, 17 kat daha innovatifti. Bir kasabadan 50 kat daha büyük bir metrepol 130 kat daha innovatifti. West modeline “ Superlineer değişim” diyoruz. Yaratıcılık logaritmik bir doğru üzerinde arttığından büyük kentlerde patent ve icatların sayısı da artar. Fakat kişi başına düşen sayı sabit kalır. Bütün gürültüsüne, kalabalığına, dikkat dağıtan unsurlarına rağmen büyük kent ortamı acaba neden sakinlerini kasaba sakinlerine göre çok daha yaratıcı kılıyor?

10 / 10 Kuralı

İlk ulusal renkli TV yayını, 1 Ocak 1954’te NBC’nin 1 saatlik Güller Geçidi programını yayınlamasıyla başladı. Ancak prime time programlarının renkli yayını 60’ların sonunu buldu. On yıllar boyunca da görüntüde bir değişiklik olmadı.

1980’lerin ortalarında önde gelen medya, teknoloji ve siyaset mensupları bir araya gelerek artık izleyiciye daha iyi görüntü sunmanın zamanı geldiğine karar verdiler. Nihayet 1996 da CBS ilk kez HDTV sinyalini kamuya yayınladı. Fakat diğer medya kuruluşlarının katılımı 1999’u, Analog standartın terk edilmesi 2009’u buldu.

“Teknolojik ivme” çağında yaşadığımız bir gerçek ve bu ivme hem durmaksızın yeni ürünlerin piyasaya çıkışı, hem de bizim onları seve seve satın almamız şeklinde tezahür ediyor.

Fakat renkli TV ile HDTV’nin serüveni hiç de öyle görünmüyor. Acaba neden her ikisinin de ilk yayından kitlelere ulaşması 10 yılı aştı?

Aslında 20.yüzyıla bütünüyle bakarsanız, en önemli kitlesel gelişmelerin aynı sosyal innovasyon hızına tabi olduğunu görürsünüz. 10/10 kuralı dediğimiz bu kurala göre yeni bir platformun inşası 10 yıl, bunun kitlelere yayılması bir 10 yıl daha sürmüştür. FM yayın ,Video kayıt cihazı, DVD oynatıcı, cep telefonları, kişisel bilgisayarlar, GPS cihazlarının hepsinin innovasyondan kitlelere yayılması aynı çerçevede gerçekleşti. Ancak günümüzün en önemli platformlarından You toube’un kavramdan uygulamaya geçmesi sadece 2 yıl sürdü. Chad Harley, Steve Chen ve Cavit Kerim 10/10 kuralını alıp 1/1’e indirgediler. Bazıları bunun TV gibi bir donanım değil, yalnızca bir yazılım olduğunu iddia edecektir. Fakat Web 1990’ların ortalarında yaygınlaşıncaya kadar yazılım da innovasyonun 10/10 kuralına uyuyordu. 10/10 kuralının 1/1 e inmesi Web sayesinde gerçekleşmiştir.

Bu kitap innovasyon ortamı hakkındadır. Bazı ortamlar yeni fikirleri boğar, bazıları da bir çaba göstermeden besler. Web ve kentler innovasyon makineleridir. Her ikisi de yeni fikirlerin yaratılması, yayılması ve benimsenmesi için uygun ortamlardır. İkisi de kusursuz değildir (büyük kentlerdeki suç oranını ve istenmeyen e-postaları bir düşünün) fakat innovasyon geçmişlerindeki başarı yadsınamaz. İyi fikirlerin nerden geldiğini öğrenmek istiyorsak onları bir çerçeveye yerleştirmemiz gerek. Darwin’ce düşünün! Dünyayı değiştiren fikri kafasında doğdu fakat buna ulaşmak için bu gemi, adalar topluluğu, bir kütüphane ve mercan kayalığından yararlandı. Bu kitabın savı da, olağanüstü verimli ortamlarda bazı ortak özellikler ve kalıpların tekrar tekrar karşımıza çıktığıdır. Bunları ben 7 başlıkta topladım. Çalışma alışkanlıklarımızda, ofis ortamlarında ve yeni yazılım araçlarında bu özellik ve kalıpları ne kadar benimsersek o kadar yaratıcı olabiliriz.

SENCE ASK NEDIR ?

Sen bana söylermisin sence ask nedir ?
Iki damla gözyasimi bir senin biri benim.
Yoksa iki gülen yüzmü biri sen, biri ben.
Yaz mevsiminde üsüyen iki kalb mi ?
Yoksa kis mevsiminde yanan iki yürek mi.
Adina siirler sarkilar yazilan bir kitap mi.
Yoksa Leyla ile Mecnun gibi bir roman mi.
Bahcede acan güllerin ahenki,nesesi mi
Yoksa karda bitmeyen fidanlarin hüznü mü.
Güzel bir havada denizin durgulugu mu.
Yoksa firtinali bir havada dalgalarin kiyiyi dövmesi mi.
Karanlik bir gecenin gizemli durusu mu.
Aydinlik bir günün gürültülü yasantisi mi.
Sevgiyle dolu bir yasamin fantasi mi.
Yoksa sanal alemin vaz gecilmez tutkusu mu .
15 HAZIRAN 2011- ALMANYA
SELAMI SAGIR

Ruh Nedir?

Sitemizde bir çok konuda “ruh” kavramı ortaya çıkıyor. Fakat ne ortak bir tanımı var ne de mahiyeti hakkında bir bilgi. Bu başlık altında çeşitli dinlerden gelen inançlar olsun, bazı bilimsel olduğu iddia edilen bilgiler olsun, ontolojik ve epistolojik açıdan ruhun ne olduğuna dair düşüncelerimizi paylaşalım.

Ortak bir tanıma ulaşamasak da , birbirimizin ruh dediğinde neyi kastettiğini anlayalım en azından. Her insanın ruh tanımı farklı oluyor.

Aşağıdaki sorular tanımlamalarınıza yardımcı olabilir.

Ruh sizce nedir?
İnsanlarda ruh var mıdır?
Hayvanlarda ruh var mıdır?
Ruh ölçülebilir mi, gözlemlenebilir mi?
Ruh enerji midir?
Yapısı nasıldır?
Tanrısal mıdır?

Sizler de tanımlarınızı yaptıkça sorularınızı ekleyebilirsiniz.

Hüsamettin ve Bilimsellik

Benim Hüsamettin adında bir arkadaşım vardı. Ortaokulda aynı sınıflarda okuduk bir dönem. Hüsamettin tartışmayı sever, öğretmenlerin söylediği şeylere karşı çıkıp uzattıkça uzatırdı. Gerçi benim de benzer bir yapım vardı. Ama aramızda ikna olmakla ilgili bir farklılık vardı. Hüsamettin ne kadar haksız olursa olsun bir türlü ikna olmazdı. Bilgiyi ve tartışmayı seviyordu. Aslında onun gelecekte iyi bir yerlere gelebileceğinden ümitliydim. Hırslı ve inatçıydı.

Neyse, liseye geldiğimizde ben Fen lisesinden sayısal bölümden devam ettim. Hüsamettinin babasının bir elbise yapım-satım dükkanı olduğundan bu işi oğluna devretmeyi planlamış olacak ki ticaret lisesine gönderdi. Ardından üniversiteyi kazanamadı tabi. Askere gidip evlendi ve babasının dükkanında işleri devam ettirdi.

Aradan yıllar geçti ama Hüsamettin bilime ve bilgiye olan ilgisini kaybetmedi. Bilim ve Teknik dergilerini okur, üniversiteden mühendislik hocaları oturur kalkar ahbap olur. Bilimsel tartışmalarını devam ettirirdi. Elbette arkadaş sayısı bu oranda azalma gösteriyordu. Üniversitede öğretim görevlisi olan kuzenimle arkadaş olmuştu, her görüştüklerinde böyle konular açtığından bahsetti kuzenim. En son görüştüğümüzde (geçen yaz) ben de bir iki defa oturup sohbet etme fırsatı buldum kendisiyle.

Yine böyle bir grup sohbetinde Hüsamettin birden “Einstein bence yanılıyor” diye bir sav attı ortaya. Ve kendince bazı açıklamalar yaptı. Sanırım Einstein ile Bohr tartışmalarından birini okumuş belki hangi konuda yanıldığını karıştırmıştı. Yaklaşık bir saat boyunca yapılan deneyleri, formülleri ve gözlemleri açıklamaya çalıştım. Ama Hüsamettin’in “benceleri” ni değiştirmek mümkün değildi.

Başka bir gün de zamanda geriye yolculuğun mümkün olduğuna ilişkin projesinden bahsetmişti. Ama o kadar çok hata içeriyordu ki. Hani bir ortaokul öğrencisinin hayali deneyini dinlediğinizi farkediyordunuz. Yine bir türlü ikna olmadı. Ben de tartışmayı sevdiğimden kendisine bu konuda destek oluyordum. En azından bunları konuşma ihtiyacını karşılıyordum.

Bütün bunları neden anlattım. Bir konuda bilgili olmak için onun üniversitesine gitmeniz gerekmez. Herkes her konuda bilgili olabilir. Fakat 10 bin saat kuralını unutmayın. Eğer matematikle ilgili bir şey yapacaksanız, o konu hakkında en 10 bin saat çalışmış olmalısınız. Veya fizik mi ilgi alanınız, yine 10 bin saat çalışmalısınız üzerinde.

İkincisi bilimsellik veya bilimsel düşünce dogma ve sabit inançlarla yan yana gitmez. Eğer ilk hipoteziniz veya inancınız deney, gözlem, hesaplamalar sonucu yanlışlanıyorsa bu inancınızı terk edebilmelisiniz.

Üçüncüsü ve en önemlisi, teoriniz, modeliniz veya projeniz denenebilir, gözlenebilir ve yanlışlanabilir olmalıdır.

Bunlar yoksa eğer, bilimselliğe ancak Hüsamettin kadar yaklaşırsınız.