BAK Bİ BAK:)

BAK Bİ BAK-1

bak bugün traş oldum ben
öğleyin oldum hem de ama
bak yakışıklı oldum ama
bak çok güzelim bu gün ben
yok öyle kendi kendime konuştuğum falan yok
hayır çocuklara derse gideceğimden de değil
kendimi seviyorum bu gün çok
içimde sen varsın
nasılsın abi dedi birisi
ayıp değil mi şu bahar vakti
eh iyiyim mi diyeyim
yok hastayım mı diyeyim yani
aşığım dedim
bastı kahkahayı
bak
bana bak
bak bi
bak ama
bak
ben çok güzelim bugün
çok bi-tıfılım ama
içimde sen varsın sen
ah
sen yok musun sen
bu gün herkes gelebilir bana
herkes gidebilir benden
ama sen
sen bu gün
gitme benden…

BAK Bİ BAK-2

Türlü elbiseler giyer oldu günaydın
Seni seviyorum tanınmaz halde
Aşkın üstü başı çamur
Nerede gezip tozduğu belli değil
Yüzü gözü çikolata bulaşığı
Yatıp da çanağından yemiş sanki kaşıksız eşek herif
Kim verir bu kadarını bilmem
Yok ama
Bu olmaz işte
Daha ayağında kısa pantolon
Burnunda sümük
Şunun omuzladığı şarap şişesine bak
Sanırsın dünyayı kaldırmış gidiyor
Ya bu çocuğa bunları kim ediyor
Bu kez gitti bu çocuk
Yüzde yüz girmişler kanına
Herif herif uyan
Pilava kaşık dikti senin şeker oğlan!…

*Zorunlu askerlik veya zorunlu kölelik!!!

Her Türk genci asker mi doğar? Vatan borcu namus(!) borcu mudur?

*20 yasında, henüz hayatı öğrenmeye çalışan gençleri toplayıp -zorunlu olarak- askere sürmek…
*Bir de düğünlerle halaylarla uğurlamak…
*Annesinin “Ölse de oğlum vatan sağ olsun!” demesi…
*Askerliği namusla ilişkilendirmek…
*Bir Mehmetçik gider bin Mehmetçik gelir düşüncesi…
*Bir koğuşta bir sürü insanın doluşması…
*Bozulan psikolojiler, intihar edenler, akli dengesini kaybedenler…

Kim ne zaman soracak “NELER OLUYOR BURADA!” diye??

Atlantis Ege’de Olabilir mi?

1834 yılında kaşif ve gezgin Charles Texier,İzmir’e geldiğinde Bayraklı’nın arkasındaki tepede bulunan höyüğü görür görmez burayı”Tantalos’un Mezarı”olarak tanımladı.Pausanias’ın yazdıklarından ve tanımlamasından yola çıkmıştı.Mezarın Miken tarzı olmasının dışında fazla bir kanıtı yoktu.Yani yanılıyordu.Aynı türden tartışmalar Yamanlar dağı eteklerinde bulunan Eski İzmir kalıntıları hakkındada yapılmıştı.Tartışmalar 1945 yılına kadar sürdü.Oysa biraz daha batıda Antik Magnesia’ya doğru bakmak gerekiyordu.

Şimdi bir başka önemli kaynağa yöneliyoruz.Kaynak Roma’da İmparator Hadrian döneminde yaşamış olan Pausanias’tır…Pausanias bir deprem kronoloğudur ve görüldüğü kadarıyla Ege’ye olan ilgisi büyük boyuttadır.MÖ 373 de Achea’da bizzat yaşadığı depremden sonra depremleri araştırdığını söylüyor.Pausanias,depremlerin özelliklerini uzun uzun anlattıktan sonra şöyle diyor;”Sipil Dağı’nın üzerindeki kent yarığın içinde kayboldu sonra yarıktan sular fışkırdı ve oluşan göle Saloe adı verildi.Kentin kalıntıları halen gölün dibindedir ve görülebilmektedir”Yazar bize Kentin adını söylemiyor ama Romalı ansiklopedi yazarı Pliny,Magnesia bölgesinde bataklıkların altında Maeonia’nın antik baş şehrinin bulunduğunu yazar,kent deprem sonucu toprak tarafından yutulmuştur.Yine Pliny’e göre aynı yer,yani Spil adlı yer,Tantalis adlı Kutsanmış kentin olduğu yerdir.Beşinci yüzyılda yaşamış olan mitograf Pherecydes de Spil Dağı’ndaki Tantalos Krallığı’nın bir depremle yok olduğundan söz eder.Buradada Atlas/Tantalos benzerliği Atlantis/Tantalis olarak karşımıza çıkar.Ve sonuçlar aynıdır.

Magnesia’da(Manisa)pausanias’ın tanımladığı bir çok ipucu bulunmaktadır,çünkü Spil oradadır,Pelops’un tahtı,Tantalos’un gerçek mezarı,Saloe gölü oradadır.Ayrıca Hitit tarzı bir Ana tanrıça Kybele heykelide oradadır.Pausanias Spil Dağı’nın kuzeyinde bir çok tanrıların anası heykeli bulunduğunu ve Magnesia’lıların dediklerine göre bunların Tantalos’un oğlu Broteas tarafından yapıldıklarını yazar.İkinci önemli gönderme ise Tantalos’un oğlu Pelops’un tahtının Spil’de bir tepede bulunduğudur.Pausinias bunları söyler ve orada artık bir tapınağın bulunduğunu belirtir.1887’de gerçektende Spil eteklerindeki bir tepede,bir Tapınak bulundu ve bu tapınakta ana tanrıça inancının izleri vardı.

Bütün bu izler çoğaltılabilir.Peter James,Niobe Kayası’nı ve Yarıkkaya’nın ardındaki Sülüklü gölün Tantalis’in gölü olduğunu irdelemektedir.

1.Bir göl veya bataklık olmalıdır(Saloe)
2.Spil dağının kuzeyinde bir ova olmalıdır,
3.Tantalos’un mezarı yakınlarda olmalıdır,
4.Yarıkkaya yakınında su kaynakları olmalıdır,
5.Tantalos’un oğlu Broteas’ın yaptırdığı Kybele yakınlarda olmalıdır,
6.Pelops’un Tahtı kuş bakışı bakan bir yerde olmalıdır,

Bütün bunlar yerlerindemidir?

Çağlar boyunca bölgede korkunç depremler olmuştur,deprem dalgaları öylesine büyük değişimler meydana getirmiştirki adeta bölgeyi tersine çevirmiştir.Aynen Platon’un Atlantis’in yok oluşunu anlattığı gibi…Tarihçi Tacitus,MS 17’de tüm Lidya’nın sarsıldığını ve başta Sard olmak üzere 20 ünlü kentin yok olduğunu yazar.Spil ve Magnesia’da bu yıkımdan payını almıştır.Bunun anlamı geriye çok az bir izin kalabileceğidir

Ege’nin coğrafi yapısı ve Akdenizin sularının büyük bir depremle Karadeniz’e boşaldığının anlatıldığı “Tufan”Efsaneleride göz önüne alındığında ve Yunanistan’ın Santorini/Atlantis tezini dünyaya sattığı düşünüldüğünde.Çok daha fazla ipucunu barındıran Batı Anadolu/Atlantis tezi neden gerçek olmasın.Eğer gerçekten Atlantis’in üzerinde oturuyor ve yaşıyorsak,Atlantis’lilerin soluduğu havayı soluyorsak(Gerçi o zaman hava kirliliği yoktu)unutmamalıyızki sahip olduğumuz toprakların değeri çok daha fazladır.Ve biz çok genç bir Cumhuriyet olarak binlerce yıllık geçmişte varolan dev uygarlıkların yaşadığı topraklarda biz henüz hiçbir şey yapmış değiliz…

SON

Ariadne’nin Yakarışı

Kim ısıtır, kim sever beni daha?
Sıcak eller uzatın bana!
Yürek mangalları uzatın bana!
Vurulup düşürülmüş çırpına çırpına,
can çekişenler gibi, ayakları ovuşturulan,
sarsılmışım, ah! Bilinmeyen ateşlerle yana yana,
sen peşimdesin, ey Düşünce!
Adlandırılamaz! Açıklanamaz! İğrenç!
Sen, ey bulutların ardındaki avcı!
Yerle bir olmuşum senin şimşeklerinle,
sen alaycı göz, dikmişin gözünü bana karanlıklardan!
Yatıyorum öyle,
kıvrılarak, çırpınarak, işkencesiyle
bütün sonsuz ezaların,
vurdun beni
sen ey zalim avcı,
sen ey tanınmaz – T a n r ı…
vur, daha derine vur!
Bir kez daha, haydi vur!
Kopar, parçala bu yüreği!
Niye bu işkence
körelmiş oklarla?
Neye göz koydun böyle,
usanmadın mı bu insan işkencesinden,
acı vermekten haz duyan Tanrı şimşeği gözlerle?
Öldürmek değil istediğin,
yalnızca eziyet, eziyet etmek mi?
Bana – niye eziyet ediyorsun,
sen, ey acı vermekten haz duyan tanınmaz Tanrı?

Ha ha!
Usul usul sokuluyorsun
böylesi gece yarısında? …
Ne istiyorsun?
Konuş!
Üstüme geliyorsun, sıkıştırıyorsun beni,
Ha! Çok yaklaştın yanıma!
Soluğumu duyuyorsun,
yüreğimi dinliyorsun,
kıskanç seni!
– neden kıskanıyorsun beni?
Git! Defol!
O merdiven de niye?
İçeri mi girmek istiyorsun,
yüreğime tırmanmak,
en mahrem
düşüncelerime tırmanmak?
Utanmaz! Tanınmaz! Hırsız!
Ne çalmak istiyorsun?
Ne gözetlemek istiyorsun?
Ne işkencesi etmek istiyorsun?
Sen ey işkenceci!
sen – Cellat – Tanrı!
Yoksa köpek gibi,
taklalar mı ataydım karşında?
teslim mi olaydım, kendimden geçerek
sevginle – sırnaşarak?

Boşuna!
Sürdür batırmanı!
Zalim diken!
köpek değilim – avınım yalnızca senin,
zalim avcı!
en gururlu esirinim,
en ey bulutların ardındaki haydut…
Konuş artık!
Ey şimşeklerin ardına gizlenen! Tanınmaz! konuş!
Ne istiyorsun, ey Eşkiya… b e n d e n?

Nasıl?
Fidye mi?
Ne istiyorsun fidye diye?
Çok iste – böylesi yaraşır gururuma!
ve az konuş – böylesi yaraşır öteki gururuma!

Ha ha!
Beni mi? Beni mi istiyorsun? Beni mi?
herşeyimle beni? Ha ha!
Ve işkence ediyorsun bana, delisin ya işte,
gururumu kırıyorsun işkencenle?
S e v g i ver bana – kim ısıtır ki beni daha?
kim sever ki beni daha?
sıcak eller uzat bana,
yürek mangalları uzat bana,
bana, yalnızların en yalnızına,
buzunu ver ah! yedi kat donmuş buz,
düşmanları bile
düşmanları özlemeyi öğreten,
ver, evet, teslim et,
ey zalim düşman
bana – k e n d i n i!

Kaçıyor!
Bu kez o kaçıyor,
tek yoldaşım,
en büyük düşmanım, tanınmazım benim,
Cellat-Tanrım benim! …

Hayır!
gel geri!
bütün işkencelerinle birlikte geri gel!
Bütün gözyaşlarım
sana akıyor,
yüreğimin son alevi
seni aydınlatıyor.
Gel, geri gel,
tanınmaz Tanrım! A c ı m benim!
son mutluluğum benim! …

Friedrich Wilhelm Nietzsche

Ha?

Yeryüzünde süre giden bir YAŞAM var.

Bu YAŞAM içinde bulunan canlılara baktığınızda ortaya bir tablo çıkmakta.

Bu tabloda İNSANLARIN bir sınıflaması var…

…balıklar, kuşlar, memeliler, bitkiler vs vs.

Detayına gider bir biyoloji kitabı açar kendiniz bakarsınız.

Şimdi…

Tanrı, dünya üzerinde bulunan yüzlerce…hatta binlerce birbirinden farklı yaşayan organizmalar içinde, nedense, sadece insan ile haşır ve de neşir.

Günde beş öğün domalan kanguru var mıdır?

İstavroz çıkaran bir geyik gördünüz mü?

Kendine bir duvar bulup zırlayan bir kaplan mı var?

Madem yeri, göğü, tüm yaşayan canlıları tanrı yarattı…

…neden oruç tutan bir salyangoz yok?

Zekat veren bir karınca var da henüz keşfedilmedi mi?

Arı neden haca gitmiyor?

Götü başı açık maymun neden türban takmıyor?

Binlerce canlının yaratıcısı tanrı neden hayvanlar söz konusu olduğunda YOK?


Neden bu yazıyı okurken kendinizi öküzden farksız görmektesiniz?

Ha?