Çocukluğumda Babam’ın…

Sözcüklerden oluşan muhteşem resimler çizip, kimsenin daha önce okumadığı öyküleri rengarenk boyamalı düşüncelerle… Kırmızı, yeşil, mavi, sarı, mor bir de siyah…Siyah renk değil diyenlere inat ille de siyah… Beyaz oradan bağırıyor çığlık çığlığa “ ya ben!”

Sen öyle masumsun ki, sana kıyamam, dokunamam…

Dağılmamak yaşama sarılmak için yazmalıyım, işte o zaman bana sen lazımsın. Bembeyaz sayfalar olmalısın önümde… Yazarken masumiyet gerekir kişiye… Ama düşünürken değil… Ne garip bir karmaşa değimli? Düşünürken suç işleyebilirsin beyninde, lakin yazarken masum olmalısın… Gel de yaz şimdi iyi mi?

Kendini kirli, kötü, güvensiz, sevgisiz hatta hatta hiçbir şeye hakkı olmadığını düşünmesi için, bir çocuğa ne yapılmış olabilir? Kimler tarafından ne yapılmış olabilir? Bu çocuğun çocukluğu, gençliği, orta yaşı, büyüdüğü zaman ki ruh hali neler yaşayacağı neden sorgulanmaz ailesi tarafından?

Arabesk Müziğin Sosyolojisi

arabesk müzik tarzı toplumun varoş/alt kesmine mi hizmet etmekte? bir varoş müziği midir gerçekten? şayet böyleyse bu müzik tarzının bu kesme aktardıkları ne olabilir? bu müzik tarzı tükenmişlikten beslenen kaderci bir içeriğe sahip olması bir neden olarak görülebilir mi?

ferdi,müslüm orhan…..hangi kültürden beslenmekteler?

toplumda bu müziğe tapanlarıyla nefret edenleri arasındaki bu uçurum olduğunu sezinleyebilmek güç değil, peki bir uçurumun nedenleri neler olabilir? müzik evrensel olduğu kadar yerel düzeyde toplumsal yaşamın kalıplarını ,toplulukların ruh halini, sınıfsal ayrımlarını da sunabilecek güçte midir?

Kaygı Nasıl Yok Edilir?

Kaygıyı yaşamak ne zor. Kurtulmak daha da zor. Herşeyi kafaya takıp kendini mutsuz etmekten nasıl kurtulunur?

Hatalar tecrübelerin toplamı demiş bir düşünür de, bu tecrübeleri kullanabilmek için ne yapmalı?

Birilerine ihtiyaç duymak hastalık mıdır? İstenmediğini hissetmekden kaynaklı acı nasıl geçer?

Bu yazılanlar konusunda fikirlerinize ihtiyaç duyuyorum “Sonsuz Us” gezegeni. Gerçekten…

Kuantum Taklası

Son zamanlarda kitapçıları dolaştığımda Kuantum üzerine oldukça fazla kitap yazıldığını görüyorum. Fakat bu kitaplar olması gerektiği gibi Fizik ve Atom Fiziği bölümünde değil daha çok kişisel gelişim veya spiritüel yayınların arasında. İsimlerine bir göz gezdirdiğimde, “Kuantum Dokunuş”, “Kuantum Düşünce”, “Kuantum Sevişme”, “Kuantum Yaşam Koçluğu” , “Kuantum Tasavvuf” şeklinde çeşitlilik göstermekte.


Nedir peki kuantum üzerine bu kadar çok yazı yazılmasının sebebi. Aslında Kuantum Teorisi insanın determinist zihnine meydan okuyan hatta yıkan bir gizemdir. Fakat biz insanlar –özellikle bu işten rant peşinde olanlar- bu gizemi bir başka gizeme bağlama çabasındadır. Kimisi Belirsizlik ilkesini yaratıcıya bağlarken, kimisi de çift yarık deneylerinden olmadık anlamlar çıkartırlar.

Savaşçı ve Derviş

İnsan ırkının, neredeyse insan sayısı kadar olan, gidebileceği yollardan önemli ikisi Savaşçının ve Dervişin yollarıdır. Bu yolları doğru – yanlış, iyi – kötü veya herhangi başka yorumla tanımlamak uygun olmayacak, sonuçta eğer bir başarı varsa yalnızca insanın seçtiği bu yola olan uygunluğu önemli olacaktır. Bu durumda “doğru” yol kişiye göre o an, o yer ve o zaman için uygun olanıdır. Her iki yolda da farklı olan tehlike ve tükenişler vardır, her yolun farklı zorlukları ve kolaylıkları ile eziyet veya tatminleri vardır, bunlar tamamen kişiliğe göre değişir.
Kısaca aralarındaki temel farklara bakacak olursak;

Savaşçı, ruhsal rehberine olan bağlılığı bir Derviş kadar katı olmaz, çünkü Savaşçının yapısında başkaldırı var, zaten aynı zamanda Savaşçının rehberi de bunu istemez ve bu yolda ilerleyeceklerin başarıyı kendi kararları ile yakalamaları gerektiğini söyler ve uygular. Mutlak itaatin yerini kişisel kararların neticelerine mutlak sorumluluğun kabulü alır. Savaşçının yolunu seçen kişi her şeyi sorgular, araştırır ve bilgiyi kendi deneyimleri ile arar, baştan beri kesin olan (a priori) kavram ve tanımlamaları kabul etmez. Savaşçının kavramları zaman içinde değişir, ancak bu değişim Savaşçının yolunu şaşırdığından değil nihai amacı olan bilinmeyene yaklaşmasındandır. Savaşçı bu dünyada bilinemeyene ulaşamayacağını zaten bilir, onun için bilinmezlik iki çeşittir. Birincisi, uğruna mücadele edilen “bilinmeyen”, diğeri ise bu dünyadaki bilinç ve algı kapasitesi ile ulaşılamayan “bilinemeyen”. Bilinmezlik aynı dünyadaki ufuk gibidir, hiçbir zaman ulaşılmaz, ancak ilerde gördüğümüz noktaya ulaştığımızda daha ilerideki yeni bir noktanın olduğunu anlarız. Bilgi sonsuzdur, bitmeyen bir mücadeleyi gerektirir, bir çömez kadar bir rehberin de bilgi mücadelesi bitmez. Bilgi yolundaki savaşçı ilk önce kendine hizmet eder, ancak o zaman diğerlerine de faydalı olabileceğini bilir.