Bir dostumdan, daha kötü şartlarda yaşanan hayatın, tekamül sürecinde hız kazandırabileceğini, ruhun dünyada bedenlenmeden önce yaşayabileceği hayat seçeneklerinden istediğini seçtiğinin bilgisini almıştım. Bunun da dünyadaki adaletsizliklerin nedenini açıkladığını söylemişti. Oldukça akla mantığa yatkın gelen bu teoriyi kesin doğru olarak algılamak istemesem de, cazibesine pek dayanamayıp, başköşeye yerleştirmiştim.
Şimdi bununla alakalı en son karşılaştığım bilgiyi aktarmak istedim. Yeni ya da kimsenin bilmedi bir sır değil. Fakat anlatılış tarzı, felsefe içerikli edebi eser niteliğinde olduğu için, oldukça ilgimi çekti. ”Sonsuz”’un serbest bölge paylaşımının devamına yazmak istemiştim. Konuyu daha fazla dağıtmamak adına burada paylaşıyorum. Carlos CASTANEDA’nın “Bir Başka Gerçeklik” isimli kitabından alıntıdır. Bir solukta okunabilecek akıcılıkta yazıldığından; konuyla alakalı kısmın tamamını yazacağım…
Kategori: Genel
ALS DENEYİMİM(*)
ALS DENEYİMİM(*)
Bana sık sık “ALS hastalığınız olması sizde nasıl bir duygu yaratıyor?” diye soruluyor. Bunun yanıtı, “fazla bir şey değil” dir. Mümkün olduğu kadar normal bir yaşam sürdürmeye, durumumu düşünmemeye ve durumumun yapmamı engellediği şeyler için üzülmemeye çalışıyorum.
İngiltere’deki adıyla motor nöron hastalığına yakalandığımı öğrenmek benim için büyük bir şok oldu. (Amerika’da bu hastalık Lou Gehring’in Hastalığı olarak bilinir, bilimsel adı ise amyotrophic lateral sclerosis’dir.) Çocukluğumda bedensel sağlığım hiçbir zaman dört dörtlük almadı. Top oyunlarında iyi değildim ve belki bu nedenle spor veya bedensel faaliyetlere fazla aldırış etmiyordum. Fakat Oxford’a gittiğim zaman durumun değiştiği görüldü.
Dümencilik ve kürekçilik yaptım. Bot Yarışı standardında değildim fakat kolejler arası yarışma düzeyindeydim.
OXFORD VE CAMBRIDGE
OXFORD VE CAMBRIDGE
Babam Oxford veya Cambridge’e gitmem konusunda çok ısrarlıydı. O kendisi Oxford University College’e gitmişti, bu yüzden benim oraya başvurmam gerektiğini, çünkü girişte daha fazla şansım olacağını düşünüyordu. O zamanlar University College’de Matematikte araştırma görevlisi yoktu. Bu da onun benim kimya çalışmamı istemesinin bir başka nedeniydi: Matematik yerine doğal bilimlerde bir burs için şansımı deneyebilirdim.
Ailem bir yıllığına Hindistan’a gitti, fakat ben A düzeyi snavlarına ve Üniversite giriş sınavına girmek üzere geride kaldım. Okul müdürüm Oxford’a girmeye çalışmak için fazla genç olduğumu düşünüyordu ama ben Mart 1959’da okulda benden önceki yıldan iki erkek çocukla birlikte burs sınavına katılmaya gittim. Sınavın çok kötü geçtiğine inanıyordum ve uygulamalı sınav sırasında Üniversite öğretim üyelerinin diğer kişilerle konuşmaya gelip bana uğramamalarına çok üzülmüştüm. Ancak, Oxford’dan döndükten birkaç gün sonra burs kazandığımı bildiren bir telgraf aldım.
ÇOCUKLUK (*)
ÇOCUKLUK (*)
Ben Galile’nin ölümünden tam olarak 300 yıl sonra, 8 Ocak 1942’de doğdum. Ancak tahminimce o gün iki yüz bin başka bebek de doğdu. Onlardan herhangi birinin daha sonraları astronomiyle ilgilenip ilgilenmediğini bilmiyorum. Ailem Londra’da oturuyordu ama ben Oxford’da doğdum. Bunun nedeni Oxford’un İkinci Dünya Savaşı sırasında doğmak için güvenli bir yer olmasıdır. Almanlar, İngiltere’nin Heidelberg ve Goettingen’i bombalamaması karşılığında Oxford ve Cambridge’i bombalamama konusunda bir anlaşma yapmışlardı. Ne yazık ki bu tür uygarca düzenlemeler daha fazla şehri kapsayacak şekilde genişletilememiştir.
Babam Yorkshire’lıdır. Onun babası, benin büyük babam varlıklı bir çiftçiydi. Çok fazla çiftlik satın almış ve bu yüzyılın başındaki tarımsal deprasyon sırasında iflas etmişti. Bu durum babamın ailesini çok kötü duruma sokmuşsa da onu tıp eğitimi aldığı Oxford’a göndermeyi başarmışlardı. Babam daha sonra tropik tıpta araştırma çalışmasına başladı. 1935 yılında Doğu Afrika’ya gitti. Savaş başladığında gönüllü olarak askeri hizmete katılmak için ingiltere’ye gidecek bir gemi bulmak üzere Afrika’da bir kara yolculuğu yaptı. Ancak ona tıbbi araştırmada daha değerli olduğu söylendi.
İnanca Saygı
Bir misafir yorum yapmış. “İnanmayabilirsiniz, ama inananlara saygı göstermelisiniz” diye. Bu konuyu enine boyuna tartışmalıyız diye düşünüyorum. İnanca ve inanana saygıdan ne kastediliyor?
Ben kişisel olarak her inanca ve inanana saygı duyarım. Elbette isteyen istediğine inanır. Bundan dolayı kimse eleştirilemez. Fakat sorun yaşanan kısım nerede başlar? Bu inanan kişi, inançlarını bana dayatmaya başladığı zaman başlar. Veya inançları gereği ortak yaşantımızda aksamalar olursa başlar.
Bir kişinin “inanmıyorum” demesi, “tanrı yoktur” demesi veya “Hazreti” önekini eklememesi saygısızlık mıdır?
İnançlara saygı konusunda empati kurulabilir mi?
Yoksa inanca saygıdan kastedilen, “benim; sana, inancımı dayatmama izin vermelisin” isteği midir?