OKUMA VE YAZMA ÜSTÜNE

Bütün yazılmış şeyler içinde yalnız, kanla yazılmış olanı severim. Kanla yaz: göreceksinki kan, ruhtur. (…) Kanla ve özdeyişlerle yazan okunmak değil, ezberlenmek ister. Dağlarda en kısa yol, doruktan doruğadır; ama uzun bacakların olmalı bunun için. Özdeyişler, doruklar olmalı; söz söylenen kişiler de boylu poslu olmalı. Hava yeğni ve duru, tehlike yakın ve ruh sevinçli hınzırlıklarla dolu; iyi uyar bunlar birbirine.

Çevremde cinler olsun isterim; çünkü yürekliyim ben.

Hayaletleri kaçırtan yüreklilik, cinler yaratır kendine – yüreklilik gülmek ister.
Ben artık sizin gibi duymuyorum: bu altımda gördüğüm bulut, bu gördüğüm karaltı ve ağırlık, – bu sizin fırtına bulutunuzdur işte.

Siz, yükselmek isteyince yukarı bakarsınız. Bense aşağı bakarım; yükselmişim çünkü.

Tüketim toplumunun yetiştirdiği bireyler-1

Hayatta harcayabileceğiniz şeyler her zaman; sizde fazlaca olan, yokluğundan çok fazla rahatsızlık duymayacağınız ya da yerine başka şeyler koyabileceğiniz şeylerdir. Bu yüzden harcanabilir olurlar zaten… Bir de farkında olmadan harcadığımız şeyler vardır ki;o da tam olarak talihsizlik ya da basiretsizliktir…

Misal zaman. Hayatımızın birçok döneminde o kadar fazla harcarız ki zamanı, hiç düşünmeden, umarsızca. Çünkü çoktur zamanımız. Hatta o kadar çabuk geçmesini isteriz ki bazen dakikalar yıl gibi gelir. Sabırsızlanırız büyümek için ya da yaz tatilinin gelmesi için. Sevgiliye kavuşma anlarını bir düşünsenize. Gençlik yıllarımızda özellikle hiç bilemeyiz o zamanın ne kadar değerli ve geri getirilemez olduğunu. Ancak aradan yıllar geçer, bir bakmışız ki artık gençlik bitmekte ve geride kalmakta artık her şey…

III – CAUCUS YARIŞI VE YILAN ÖYKÜSÜ

Kıyıya toplanan bu kafile gerçekten pek acayip görünüyordu: kuşların tüyleri yoluk yoluk olmuş, öteki hayvanların kılları da vücutlarına yapışmıştı, hepsi de sırılsıklamdı; suratlarını asmış, rahatsız rahatsız duruyorlardı.

Doğal olarak ilk düşündükleri, üstlerini başlarını nasıl kurutacakları oldu. Bunun için aralarında düşünce alışverişi yaptılar; Alice’e az sonra kendini onlarla gayet içten konuşur bulmak pek doğal geldi, sanki kırk yıldır ahbabıymışlar gibi konuşuyordu. Hatta Lory ile uzun bir tartışmaya girişti, sonunda Lory suratını asarak ”Ben daha büyüğüm, senden iyi bilirim” dedi. Alice, Lory’nin yaşını öğrenmedikçe bunu kabul etmiyordu, Lory de yaşını söylememekte direttiği için, artık söyleyecek söz kalmadı.

Sonunda, öbürlerine epey sözü geçtiği anlaşılan Fare seslendi: ”Hepiniz oturun, beni dinleyin! Üstünüzü başınızı birazdan ben kuruturum” dedi. Hemen Fare’yi ortaya alarak halka olup oturdular. Alice, gözlerini endişeyle Fare’ye dikmişti. Çünkü eğer yakında üstü kurumazsa iyice soğuk alacağını biliyordu.

Nietzsche den Seçmeler

BÖYLE BUYURDU ZERDÜŞT

Zerdüşt otuz yaşında yurdunu ve yurdunun göğünü bırakıp dağlara çıktı. Orada ruhunun ve yalnızlığının tadını çıkardı ve on yıl bundan bıkmadı. Ama en sonu gönlünde değişim oldu ve sabah tanla kalktı, güneşin karşısına geçti ve ona şöyle dedi: “Ey büyük yıldız ! Aydınlattıkların olmasaydı, nice olurdu senin mutluluğun ! On yıldır mağaramın üstüne yükselir durursun: ışığından ve yolculuğundan bıkardın ben olmasaydın, kartalım ve yılanım olmasaydı !”


(Nietzsche, Zerdüşt’ün giriş kısmında -belki biraz da alay ederek – insanın en büyük yanılgılarından birine değiniyor. Antropomorfizm: insanın kendi dışındaki dünyadan anlam çıkarma ve onu kendine benzetme alışkanlığı. Dindarlar da çok sık kullanırlar bu varsayımı. Yani, eğer bizler – biz bilinç sahibi insanlar – olmasaydı, güneşin ve diğer şeylerin varlıklarının da bir anlamı kalmazdı. Karl Marx bu anlayışa karşı çıkacak ve şu hükme varacaktır: “Nesnel dünya onu algılayan insan zihninden bağımsızdır !”) Bak ! Pek çok bal toplamış bir arı gibi, bilgeliğimden usandım; onu almaya uzanacak eller gerek bana. Böyle başladı Zerdüşt’ün batışı. (Ve Zerdüşt bilgeliğiyle insanları aydınlatmak için aralarına inmeye karar verir.)

II – GÖZYAŞI BİRİKİNTİSİ

Alice, ”Büsbütün acayipleştikçe acayipleşiyor” diye haykırdı (o kadar şaşırmıştı ki artık doğru dürüst konuşmasını bile unutmuştu). ”Şimdi de dünyanın en büyük teleskopu kadar uzuyorum! Hoşça kalın ayacıklarım!” (Çünkü ayaklarına baktığı zaman onları o kadar uzakta buldu ki, hemen hemen görünmüyorlardı). ”Ah, benim zavallı ayacıklarım! Şimdi sizin ayakkaplarınızı, çoraplarınızı kimler giydirecek? Her halde ben giydiremeyeceğim! Sizlerden o kadar uzaktayım ki sizi düşünüp de derde sokmam kendimi, başınızın çaresine bakın…” Sonra düşündü: ”Ama onlara biraz daha yumuşak davranmalı, yoksa istediğim yere yürümezler sonra! Düşüneyim hele: onlara yılbaşında bir çift yeni ayakkabı armağan ederim.”

Kendi kendine armağanı nasıl vereceğini tasarlamaya başladı. ”Doğallıkla, armağanı postacı götürür” diye düşündü: ”İnsanın kendi ayağına armağan göndermesi ne tuhaf olur kimbilir! Adres de pek acayip olacak.” Alice’nin Sayın sağ ayağı