Subliminal… Pişşşttt baksana

İnsan algı sisteminin  her saniye beyne 11 milyon parça bilgi gönderdiğini,

Oysa 1 saniyede işleyebileceğimiz bilgi miktarının 16 ila 50 parçada ibaret olduğunu biliyor muydunuz?

İşte bu sebeple rüyaları önemsiyorum. 11 milyon parça/saniye hızla girişi olan bu devasa bombardımanın altında ezilmemek için uyku var, onlardan bi şeyler öğrenebilmek imkanı da rüyaların uygun yöntemle deşifresi ile mümkün.

Biz aslında gördüğümüzü, iletişdiğimizi anlaştığımızı sanırken aslında kendi bilinmedik bahçemizde kumdan heykeller yapmaktayız 🙂

Bir bilgisayara “ruh iradelidir ama ten zayıftır” cümlesini önce İngilizceden Rusçaya, sonra yeniden ingilizceye çevirmesi istenmiş. Hikayeye göre sonuç şöyle olmuş:”Votka güçlüdür ama et çürümüştür” hahahahahaha

Gülersiniz değil mi, sanki bilinçli zihnimiz bundan pek farklıymış gibi!

Neyse ki bilinçdışımız çok daha iyi iş çıkarmakta ve dili, duyusal algıyı ve sürekli algıladığımız sayısız başka görevi büyük bir hız ve doğrulukla çözümleyerek bize daha önemli işlerimiz(!) için fırsat tanıyor.

Bilinçdışı kavramını- eski bilgelikleri dışlayıp tamamen unutmuşken- bizlere yeniden kazandıran Freud, Jung,Carpenter, Peirce, Jastrow, William James ve adını anımsayamadığım diğer bu azimli öncülere ne kadar teşekkür etsek azdır. Hiç olmazsa bu sayede biraz haddimizi bilir olduk

..

Gerek kriminal vakaların irdelenmesi gerekse yapılan geniş tabanlı bilimsel araştırmalar pek emin ve iddialı olduğumuz durumların hiç de öyle olmadığını, söylenen sözlerin çoğu kez aslıyla ilgisi olmadığını ortaya çıkarmıştır.

Peki deneyimlerimizin çoğunu ıskartaya çıkaran bir hafıza sistemi nasıl olur da evrimin insafsız elemesinden geçmiş olabilir? Eğer bu subliminal çarpıtmalar atalarımızın hayatta kalması konusunda zararlı etki yapmış olsaydı, hafıza sistemimiz, hatta belki de türümüz varlığını devam ettiremezdi. Anlaşılan o ki hafıza sistemimiz mükemmel olmamakla birlikte “yeterince” iyidir. Her saniye muhatap olduğumuz o milyonlarca veri girdisinin bombardımanı altında olduğumuz anlaşıldıktan sonra, kusursuz hatırlama yeteneği yerine, muazzam miktardaki bu bilgiyi işleme ve üstesinden gelme yeteneği geliştirmiş olduğumuz anlaşılıyor.

Dilbilimsel açıdan iki tür dil yapısı var; Yüzeysel Yapı- kullanılan sözcükler ve nasıl sıralandıkları, ifade edilme biçimi. İkincisi ise Derin Yapı: düşüncenin ana fikrine dairdir. Çoğumuz ayrıntıları kenara atıp ana fikirleri ediniriz. Yüzeysel yapı normal olarak 8-10 saniye kadar hafızamızda kalır ve sonra pufff…

İnsanların bu iki yapıyı ağırlıklı olarak kullananlar gibi özelliklere ayrıldığını da görmüşümdür, geneli dikkate alsak ortalamaya erişir belki ama örneğin ben hep ana fikirci bir yapıya sahip olduğumu, hafızamın da 10 saniye civarında olduğunu eskiden beri kendimi gözlemleyerek fark etmişimdir. Bu konu üzerinde epey kafa yordum aslında ben 🙂

Ve iki yetinin birbirinin aleyhine çalıştığını ve biri bilgisayarın deposunda stoklanırken diğerinin anlık işletim hafızası gibi olduğunu düşünürüm, hatta bilgisayarın veri sıkıştırma işleminin de hızı artırmak için gerekli olduğu gibi biz insan biyomakinelerin de buna benzer ihtiyaçlarımızın olduğunu söylediğim bir yazımı hatırlıyorum.
Tabi bir de anıların zaman içinde değiştiği gerçeği var! Onları zaman içinde yargılarımız davranışlarımız ve alışkanlıklarımızın değişimine paralel biçimde farklı hatırlarız, hatta onların ilk söylediğimiz hali teypten bize dinletilse ya da kendi el yazımızdan bize gösterilse bile bunu kabul etmeyiz.
“Genel olarak yanılıyor ama asla şüphe etmiyor olabilir miyiz?” diye soruyor Subliminal 🙂 Belki hepimiz hatırladıklarımızın doğru olduğu, diğerlerinin yalan söylüyor olduğu yargımız konusunda kendimizden daha az emin olmalıyız 🙂

Biz insanların nasıl ilişki kurduğumuzu anlamak için yapılan bir dizi araştırma sonucunda; yeryüzündeki herhangi iki insanı birbiriyle ilişkilendirmek için 5 ila 7 bağlantının yeterli olduğu kanısına varılmış, hatta bu durum “altı derecelik ayrılık” teriminin doğmasına sebep olmuştur.

Denizatı Vadisi- Selim Erdoğan

Kitabı zevkle okudum. Yakında bir bilimkurgu yazma niyetinde olan ben için hoş bir sürpriz oldu çünkü böyle genç ve hızlı üstelik  başarılı bilimkurgucu ülkedaşlarım olduğu için sevinç ve ümitle doldum.

21012 yılında başlayıp 2 yılda dört kitap çıkarmak da işin cabası. Şimdi hemen diğer kitapları Sis, İkibinseksendört, Gofer Ağacı nın da siparişini veriyorum. Eminim bunlar da güzel bir rayiha bırakacaktır. Yazarın entelektüel birikimi, yazım tekniği, BK okumuşluk derecesi ve hayal gücü, kişisel/toplumsal ve evrensel bazda sorgulama hepsi dozunda ve birbirleriyle uyumlu. Bu kitabında biraz Stanislaw Lem’in esintisini duyar gibi oldum ama sadece bir his olabilir tabi.

Genç meslektaşımla tanışmak isterim, yolu açık ve parlak olsun.

*

Bir edebiyat türü olarak sınırlarının çizilmesi, tanımının yapılması en zorlarından birisidir Bilim-Kurgu. Nedir Bilim-Kurgu, hangi ögeleri içerir? Fantezi ya da diğer türlerden farkı nedir? Shakespeare’nin The Tempest oyunu ile, Le Guin’in Mülksüzleri, William Gibson’ın siber-punk romanları, Marry Shelley’in Frankenstein’ı, Phillip K.Dick’in Blade Runner’ı, Cormac Mc Carthy’nin The Road’ı, Orwell’in Bindokuzyüzseksendört’ü salt bazı ögeleri taşıdıkları için aynı türe ait eserler midir? Bu eserlerin sözgelimi zamanda yolculukların dolmuşa binmek ve inmek kadar kolay yapıldığı, dünyayı istila etmek için hiçbir fırsatı kaçırmayan yeşilli-antenli yaratıkların cirit attığı, milyonlarca ışık yıllık mesafelerin iletişim için sorun oluşturmadığı roman ve hikayelerle nasıl bir ortak noktası vardır? Bu tartışmalar türün her çeşit örneğinin bol miktarda verildiği, özellikle İngilizce konuşulan dünyada belki ikiyüz yıldır yapıldı, yapılmakta.

Romanın bir tür olarak ülkemize görece geç gelmesi, bilim-kurgu ögeleri taşıyan eserlerin belki biraz da “bilim” yapan kültürlere daha çok “yakıştığı” inancı ülkemizde gerek “ciddi” entelektüel nitelikler taşıyan gerekse çok daha yaygın ama daha “ucuz” üretimlerin yer bulmamasına yol açmış gibi görünüyor.

İşte Denizatı Vadisi böyle bir fonda okuyucuyla buluşuyor. Bizim ona bilim-kurgu dememizin nedeni türe özgü özellikleri içermesinden kaynaklanmadı (çünkü böyle ortak ayırıcı özellikler zaten yok). Ona bilim-kurgu dedik çünkü gelecekle ilgili ilginç simülasyonları var, Thomas Malthus’un kehanetini yeniden yorumluyor. Ona bilim-kurgu dedik çünkü matematikteki Mandelbrot kümesinin görselleştirilmesinden doğan harikulade bir ortamı kabus senaryosunun sahnesi olarak kullanıyor. Onu böyle sınıflandırdık çünkü okuyucu kahramanın içinde bulunduğu ortamı adım adım keşfetmesini izlerken, suç ve ceza kavramlarının gelecekteki olası evrimine tanıklık ediyor. (Kitabın tanıtım yazısından)

ey unutkan ve kendine meyleden kalbim!
sen söyle benim bu yağmurdan nasıl kurtulacağımı
benim mürşidim sen isen, şimdi sen söyle
uzak kalmasaydım kiminle kirlenirdi toprağın yüzü
tükenirdi göğüsümden terleyerek uzaklaşan hüznün
yürüyüp kalırdım ufukta daralan raylarda. 
şimdi kan kırmızı şafak renginden nasıl çıkarayım seni
bir trenin karanlıktan ışığa uzamasına şaşırsam da 
parmaklarımın ucuyla tutup nasıl çıkarayım seni
şayet bir şafak vaktinde yakalasam kanın sıcaklığını 
ışık oyunları nasıl kışkırtır aklımızı resimlerde

 

Yaban Diyarlardaki Yabancı

Heinlein romanlarıyla dört defa Hugo Ödülü kazandı. Yayınlanmalarından elli yıl sonra üç romanı daha, geçmişte ödül verilmemiş yıllar için geriye dönük verilen “Retro Hugo” ödülüne değer görüldü. Ayrıca Heinlein, Science Fiction Writers of America’nın hayat boyu başarı alanında verdiği Büyük Usta Ödülü’nün de ilk sahibi oldu.

Ölümünden sonra eşi Virginia Heinlein yazarın mektuplarını ve notlarını bir araya getirerek bir tür otobiyografik kariyer değerlendirmesi hazırladı. Bu çalışma 1989’daGrumbles from the Grave adıyla yayınlandı.

Heinlein’ın eserlerinde kullandığı “grok”, “TANSTAAFL” ve “waldo” gibi bazı terim ve kelimeler daha sonra İngilizce dilinin birer parçası haline geldi.

 Kitap Mars’ta doğan ve Marslılar tarafından büyütülen bir insan olan Valentine Michael Smith’in erken yetişkinlik çağında Dünya’ya gelişini ve dünya kültürü ile etkileşimini anlatır. Kitabın ismi Exodus Kitabı’nda geçen bir deyime kinayedir.[1] Daha sonra yazılan sürümleri ile kitap “şimdiye kadar yazılmış en ünlü bilim kurgu romanı olarak nitelendirilmektedir”.[2]

Heinlein kitabı yazma fikrini 1948’de bir akşam vakti eşiyle yaptığı beyin fırtınası sonucu edindi. Eşi, Rudyard Kipling’in The Jungle Book kitabında ormanda kurtlar tarafından büyütülen bir çocuk yerine Marslılar tarafından büyütülmüş bir çocuk fikrini önerdi. Bunun üzerine Heinlein fikri ilerletmiş ve kitabını yazmaya başlamıştır.[3] 1962’de kitabın yeni versiyonlarından biri En İyi Roman Hugo Ödülü’nü kazanmıştır.[4]

2012 yılında ABD Kongre Kütüphanesi “Amerikayı şekillendiren kitaplar.” kategorisine almıştır.[5]

Heinlein’in romanında michael smith ve su kardeşleri tarafından sık sık tekrarlanan “sen, tanrısın” ya da “ben, tanrıyım” cümlelerindeki metafor yine romanın sonlarında michael tarafından açıklanır: “‘sen tanrısın.’ bu bir sevinç ve umut mesajı değil, jubal. bu bir başkaldırı ve kişisel sorumluluğu korkusuzca, açıkça kabulleniş.”; 

Kitaptan alıntılar:

Felsefi olarak her şeyin boş olduğuna inandığından genel manzara onu çok rahatsız ediyordu. “Her insanın hayatında makul olmayı bırakıp ayağa kalkarak kendini saydıracağı bir an gelir. Özgürlük denen fallik adına bir yumruk vuracağı an gelir.” “hımmm” “Bu yüzden esnemeyi bırak, işte o an geldi.”

*

“Bana haberleri okumayı takıntı haline getirenlerle ilgili popüler bir makale yazacağımı hatırlat” dedi ona Jubal. “konusu, nevrozların çoğunun ve psikozların bazılarının kökenlerini, gayet gereksiz ve sağlıksız bir alışkanlıkla 7 milyar yabancının günahları ve dertleri içinde debelenmemizde bulabileceğimiz, olacak. Başlık ‘Sınırsız Dedikodu’ yo yo değiştir, onu ‘Çığrından Çıkan Dedikodu’ yap.”

*

“…demokrasi en iyi niyetli yaklaşımla zavallı bir sistemdir; onunla ilgili söylenebilecek tek iyi şey, insan ırkının denemiş olduğu diğer sistemlerden yaklaşık sekiz kat daha iyi olmasıdır. demokrasinin en büyük kusuru liderlerinin oy aldıkları seçmenlerin erdemlerini de kusurlarını da taşımalarıdır.”

*

“Herhangi bir şeyin mülkiyeti çok karmaşık bir soyutlamadır, mistik bir ilişkidir, gerçekten de Tanrı biliyor ki hukuk teorisyenlerimiz bu gizemli ilişkiyi iyice karmaşık hale getiriyorlar; ama bunun ne kadar ince bir nokta olduğunu Marslıların anlayışını görünceye kadar fark etmemiştim. Marslıların mülkü yok. Hiçbir şeyin… kendi vücutlarının bile  sahibi değiller”

*

Neden, biliyor musun? Bir ahmağı ahmak yapan şeyin ne olduğunu bilmiyorsun; onların zihnine giremiyorsun. Gerçek bir sihirbaz sadece ufak bir bozuk para numarasıyla bile kurbanların ağzını bir karış açık bırakır. Şu yaptığın Thurston levitasyonu… bundan daha mükemmelini yapanı görmedim ama kurbanlar bir türlü ısınamadılar. Psikoloji yok. Şimdi, örnek olarak beni alalım. Ben havadan bir çeyreklik bile yaratamam… lanet olsun, kendimi yaralamadan çatal bıçakla yemek yemeyi bile zor beceriyorum.

Oyunculuk yeteneğim de yok… ama işe yarar bir numara, var. Kurbanları tanıyorum. Kalplerinde neyin yattığını, nerede ve ne kadar, olduğunu biliyorum. Onlar bilmese bile ben neyi arzuladıklarını biliyorum. Şovmenlik budur, evlat. Seçilmeye çalışan bir politikacı da olsan, kürsüde tepinen bir vaiz de olsan… bir sihirbaz da olsan budur. Ahmakların ne istediklerini öğren, numaralarının yarısını yapmana gerek bile kalmaz.”

“Haklı olduğundan eminim.”

“Haklı olduğumu biliyorum. Ahmaklar seks, kan ve para ister. Onlara gerçek kan vermeyiz… tabii alev yutan ya da bıçak atanlardan biri korkunç bir hata yapmadığı sürece. Onlara para da vermeyiz; sadece kazanma umudu sunarız ve bu sırada ceplerindeki parayı azar azar alırız. Onlara gerçek seks de sunmayız. Peki neden her on müşteriden yedisi ekstra sürprize bilet alır? Bir hatunu çıplak görmek için -ve sadece bakmanın karşılığında iki onluk kazanma şansı olduğundan oysa muhtemelen evlerinde en az bizimki kadar, belki daha da güzel ve üstelik istediklerinde çıplak görebilecekleri bir tane vardır. Onlar çıplak bir kadın da görmez, para da kazanmazlar; buna rağmen onları evlerine mutlu bir şekilde yollarız.

“Ahmaklar başka ne ister?”

 Gizem! Öyle olmadığını gayet iyi bilmesine rağmen dünyanın romantik bir yer olduğunu düşünmek isterler. Senin işin bu… sadece nasıl yapacağını henüz bilmiyorsun. Lanet olsun, evlat, kurbanlar bile senin numaralarının sahte olduğunu bilir… sadece gerçek olduğuna inanmak isterler ve onların, çadırda oldukları sürece inanmalarını sağlamak da senin işin. İşte sende bu eksik.”

“Bunu nasıl yapabilirim, Tim? Ahmakların ne istediğini nasıl öğrenebilirim?”

*

“Patronun en iyi fikirlerinin kaçının bazı bölgelerde ‘müstehcen’ olarak adlandırıldığını duysan şaşarsın ya da yerinde araştırma sırasında yaptıkların göz önüne alınırsa, şaşırmaman gerekir. Ama ‘müstehcen’ diye bir kavrama ihtiyacın yok; teolojik bir anlam içermiyor. ‘Temiz olana her şey temiz gelir.”’

*

Son olarak,

Groklamak, Marsça (farazi) içmek anlamına geliyor.

Ama işler bundan biraz daha karışık 🙂
Groklamak, gözlemcinin gözlem süreciyle bütünleşip onun bir parçası olması durumunu anlatıyor; iç içe geçme, toplu bir deneyimin içinde bireysel kimliğini kaybetme.
İşte kısaca böyle, ilk marsça kelimenizi hayırlıyoruz.

*

-Stanger in a Strange Land

Not: Bu 750 sayfalık kitabı bitirişiminin büyük 1999 depreminin onbeşinci yılına denk gelmesi garip bir tesadüf! Çünkü bu kitap yazıldığı yıllar için gerçekten deprem sayılır, hatta bugün bile büyük bir kesimde öyle hissedilir. Ciddi bir sistem ve Dünya uygarlığı eleştirisi. Tüm görüşlere katılmayabilirsiniz bu kitapta, zaten hiç bir yapıt sizden bunu beklemez. Sadece katılmayabileceğiniz bazı fikirleri duyabilmeye evrildiniz mi, evet belki sadece bunu test eder. A tabi bir de emeğin güzelliğini takdir edebilenlerden misiniz?

Sufizm,Bir Varoluş Felsefesi

İnsanın ve içinde yer aldığı evrenin yaradılış amacını araştıran sufîlik, temelinde mistisizm olan, varoluşun nedenselliğini irdeleyen; bunun için de sürekli olgunlaşıp aydınlanması gerektiğini öngören bir yaşam felsefesidir. Sufizmin etimolojisine ilişkin öngörüler herkesin çekirdek inancına göre farklı biçimlerde olabilir. Gerçekte o ‘dinler ve inançlar ötesi’ bir felsefedir. Kaldı ki sözcüğün anlamını sadece dinsel veya mistik terimlerle açıklamak da hayli zordur. Çünkü tarihin her döneminde mistikler gibi sufî düşüncesi de varolmuştur.
İnayet Han’a sormuşlar; “Sufizm bir din mi, felsefe mi, yoksa mistisizm midir?”. Yanıtı şöyle olmuş: “Her üçü de. Eğer ondan dini öğrenmek istiyorsanız, bir dindir; bilgelik öğrenmek isterseniz, felsefedir; ruhun gelişiminde rehberlik etmesini istediğinizde mistisizm olur. Gerçekte ise üçünün de ötesindedir.”
Böyle olduğu içindir ki sufîlik belirli bir inancın tekelindeki bir öğreti değildir. Aksine, islam sufizmi olarak bilinen tasavvuf da dahil, sufî inanç ve araştırmalarının tümü klasik-organize-tutucu dinlerin ortodoks nitelikteki tutumlarına tepkiden doğmuşlardır. Yani bir bakıma ‘din’ düşüncesini ‘aslına döndürme’, ona doğallığını yeniden kazandırma çabasıdır. Buna kanıt olarak öncelikle, bütün Ortadoğu kökenli din ve inançların düalist olmalarına karşın, sufîliğin monist olmasını, onun da köklerinin Uzakdoğuda olmasını gösterebiliriz. O nedenle sufîlik, Doğu mistisizmi bilinmeden anlaşılıp üzerinde fikir yürütülebilecek bir felsefe değildir.
Sufî düşüncesini yeterince anlayabilmek için önce terminolojisini doğru bilmek gerekmektedir. Gündelik hayatta dilimize yer etmiş, kimi sıradan görünümlü sözcük ve kavramların sufîlikte çok özel ve önemli anlamları olabilmektedir. Örneğin İbn’ül Ferîd, inançlar sistemleştirilmeden önce de sufîliğin varolduğunu şöyle anlatırdı:
“Dostun adıyla içtik şarâbı, onunla sarhoş olduk,
Üstelik daha bağ bile yaratılmamışken…”
Buradaki üzüm ve bağ, okul ve sistem (kurulu düzen); şarapsa onun zihinleri sarhoş eden ürünüdür. Ancak şarap, üzümün ve bağın niteliği ile onu tadacak kişiye göre, kimi zaman huzur verici kimi zamansa zihni bulandırarak idraki engelleyici olabilmektedir. Ürünün ‘aşk şarâbı’ olabilmesi üçünün de niteliğine bağlıdır… Öyle ki bu şarâbı içmeyen ‘Varlığın Birliği’ düşüncesine ulaşamayacak; ulaşabilenlerse adetâ yeniden doğmuşcasına bir üst zihin boyutuna erişecek; bu durumda idrâkin kapıları açılmış, zaman ve mekân sınırlamaları aşılmış olacağından, sufî gerçekte bir önceki yaşamının ‘sarhoşluk hâli’, eriştiğininse ‘farkındalık hâli’ olduğunu fark edecektir.

Gerçek ‘din’ içsel bilinçte saklıdır; sufînin çabası önce ona ulaşmak, sonra da oradan hareketle varoluş ile ‘bir olmak’tır. Çünkü dinlerde inanç ‘dışarıdan’ verilir, görevli kurumlar ve kişilerce sürekli desteklenip güçlendirilir ve hiçbir biçimde ‘sorgulanamaz’. Yani organize dinlerde gerçek anlamda bir ‘arayış’ yoktur. Sufîlikteki şuurlu inancın kaynağı insanın kendi derinliklerindedir. Yanlışlık inanmayı istemekte değil; insanın doğasında mevcut olan bu isteğinin sömürülmesinde ve onu koşullandırmaya çalışmaktadır. Mistikler, kendi özlerini benlik duygusundan olabildiğince arınmış, özgür ve tarafsız biçimde görebilme çabası içerisindeki kimselerdir. Sufizm ise, kendini bilme yolunda önceliği karşılıksız sevgiye vermiş, zihnin aşılabildiği ölçüde arınıp aydınlanılabileceğini kabul etmiş olan doğal dindarlığın adıdır.
Sufîlere göre zihin ‘zamanda’, bilinç ise ‘sonsuzlukta’ varolmuştur. O nedenledir ki ‘zaman ve mekân’ olmayınca işlev göremeyen, daha açık bir ifade ile ancak onlar var ise ve tamamen onlara ‘bağımlı’ biçimde işleyen sınırlı ve sonlu zihin, sonsuz ve sınırsız olan bütünsel bilinci algılamakta zorluk çeker. Ne ilginçtir ki bu görüş Bodhidharma’dan Arabî’ye, Krishnamurti’den Wolf’e kadar hemen bütün büyük mistiklerin ortak anlayışıdır.

 

Sufîlikte her şeyin ‘sonrası’ ve ‘daha da sonrası’ vardır. Çünkü yaşamın kendisi böyledir. Buradan Varoluş’un kesintisizliği ve ardından da sonsuzluğu kavramına ulaşılır. Hiçbir şey yok olmaz; Taoculukta ve budizmde de öngörüldüğü gibi sadece ad ve biçim değiştirir. Ümitsizliğe kapıldığımızda, hayatın anlamını yitirdiğimizde mutlaka bir şeyler yanlış gidiyor, zihnimiz ve aklımız bize oyun oynuyordur. Böylesi durumları ancak yaşam ırmağına şuurla katılabilmiş olanlar kolaylıkla aşabilecek; onunla ‘bir’ olmayı başarabilenler ise öyle olumsuz zihin hâlleri ile hiçbir zaman karşılaşmayacaklardır.
Kendi yolunda ilerleyebilmiş bir sufî de tıpkı bilinçli bir Zen mensubu gibi geçmişle düşünmez, “Bugün yeni bir şeyler söylemek lâzım, Cancağzım!” der. Çünkü ona göre de “sonsuz yaşam ancak ‘şimdi’dedir”. Dün geçmiştir, yarınsa henüz gelmemiştir. O halde geçip giden ile henüz gelmemiş olan hakkında gereksiz yere eni-konu konuşmak ve olup bitenler hakkında kederlenip tasalanmak boşunadır. Bir sufî için yaşam sürekli bir kutlama ve şükürdür; bunun mümkün olabilmesi için de kendisinin, onun bir parçası; yaşamın da kesintisiz varoluş hâli olduğunun bilincinde olmak gerekmektedir. O zaman varolan her şeye saygı ve sevgi duymak kolaylaşacaktır. Ancak o zaman yaşam olduğu gibi kabullenilir, geliştirilebilir; zihnin oyunları olan sanal korkular son bulur, yaşama sevinci artar, hattâ tüm yaşam coşku ve dua olabilir. Bu anlayış, yolda oldukça mesafe alabilmiş sufîlerin yaşam felsefesi olmuştur.

Gerçek sufî, kendi yolunda ilerlerken hiç kimseyle çatışmaz. Bu eleştirmez anlamında alınmamalıdır; kavga etmez, her görüşe saygı duyar, eleştirilebilir de eleştirir de; ama sonunda mutlaka gönül alır. Yüreğini varoluşa açtığı ve burada yaşanılacak her şey gibi, her duygu ve düşüncenin de eksik, yanlış veya yanıltıcı olabileceğini bildiği için bütün görüşlere hoşgörü ile yaklaşır. Sufî de tıpkı bir budist gibi veya gerçek İsa düşüncesinde olduğu gibi ‘şiddet karşıtı’dır. Çünkü onun amacı hiç kimseyi bir görüşü kabule zorlamak değil, varoluşa duyduğu aşk ve şükranla kendi yolunda ilerlemektir. O nedenledir ki sufîleri dinadamları veya misyonerlerle karıştırmamak gerekir. O denli barışçı kişilerdir ki Sâdî bunu şöyle dile getirir: “Tüm yeryüzüne hâkim olmak bile bir damla kan akıtmaya değmez”. Öte yandan sufizm öylesine hoşgörülüdür ki, örneğin tanrı inancı söz konusu olduğunda dahi “kişilerin sayısı kadar farklı inanç biçimi olabileceği”ni öngörür.
Sufîlikteki aşk, varoluşa karşı duyulan şükran ve minnetle yoğrulmuş olan ‘ilâhî aşk’tır; sufîler ona ‘ışk’ derler. Onun fark edilebilmesi de ‘aydınlanma’da alınan yola bağlıdır… Fiziksel evrene ilişkin sufî görüşüne göre; yaratılmış olan her şey gibi dünyamız (ve tabii ki dünya hayatı da) ‘sonsuz varoluş’un aynadaki bir tür ‘yansıması’ gibidir. Aynada görülenler gerçekliğin kendisi olamaz; çünkü ayna olsa olsa tam ve asıl olandan, yani varoluşun bütününden yansıyan, görülebilen (fark edilebilen) kısımlar için bir ‘görünüm mahalli’ olabilir. Aynalar, görülebilecek olanın bütününü gösteremezler.

Sufî, dinin temellerine bakarak gereksiz ayrıntıları eleyebilmiş olan kişidir.
Sufîlik hiçbir zaman kaderciliğe prim vermemiş, kader kavramını yüceltmemiş; insanın kendi aklı, gücü ve çabasıyla bir yandan kendini geliştirirken diğer yandan da yaşamı etkileyip ona yön verebileceğini, onu değiştirebileceğini öngörmüştür. Bu açıdan bakıldığında fatalist değil, aksine ‘varoluşçu’dur. Önceki yaşamlarımızı birer birer geçerek bugüne geldiğimizi, bu fırsatı en iyi ve en doğru bir biçimde değerlendirebilirsek daha üst gelişim basamaklarına çıkabileceğimizi öngörür.
Sufî düşüncesine göre evren sonsuz, yaşam sürekli, bilinç ölümsüzse; tekâmül de zorunlu ve kesintisiz bir süreç olmalıdır.
Genel olarak sufizm, özel olarak da ‘Anadolu sufîliği’ gerçekte o kadar çağdaştır ki, yüzyıllar önce dahi, statik olan hiçbir vasıta ile (organize din, taassup, dogmalar, şuursuz inanç… gibi) aydınlanma yoluna girilemeyeceğini açıkça ifade etmiştir. Sonlu olan hiçbir vasıta ile sonsuz olanı kısmen de olsa algılamanın mümkün olamayacağını fark etmiştir. O vakit önümüzde iki seçenek kalır: Ya sonsuzluktan (bugünkü gelişmiş kuantal söylemle ‘sonsuz enerji okyanusu’ndan) içimize ‘üflendiği’ varsayılan cevherin peşine düşerek mistik olmak; ya da nihilist anlamda ‘yokoluşu kabullenerek’ kaba maddeci bir ateist olmak… Bu ikisinin dışındaki ara yollar, varlık ile yokluğu, sonsuz ve sınırsız olanla sonlu ve sınırlıyı bağdaştırmaya çalışan sentetik ve zorlama uyarlamalardır. Çokları için böylesine yapay ve kolaycı bir orta yolu hiç düşünmeksizin kabullenmek gerçekte bir başka türde zihinsel tembellik, bilmeksizin inanmaya razı olma ve ‘kendini bilmekten vazgeçme’ demektir. Oysa ki yeterince bilinçlenilmediği sürece ‘maddeden ruha kaçış’ da, ‘ruhsallıktan maddeye yönelmek’ de hiç kuşkusuz ne zihinsel ne de akılsal çözüm sağlayabilecektir. Yani Mevlânâ Celaleddin’in dediği gibi, ‘tek kanatlı kuş uçmayı başaramayacak’tır.

Bugün, içeriğinin ‘derleme-toplama’, çalışma biçimininse ‘mekanik’ olduğu kabul edilen zihne o kadar da güvenilmeyeceğini sufîler yüzyıllar öncesinden biliyorlardı. O nedenledir ki sufizm kimseye hazır reçeteler vermez, çabasızlığa ve miskinliğe övgü de düzmez. Her görüşü ‘değerlendirilebilir’, ‘üzerinde tartışılabilir’ bularak aslolanın iyi niyetli ve doğru çaba gösterilmesi olduğunu öngörür. Nitekim kimi Batılı düşünür ve yorumcular, şamanlığın da, o naif ama yetersiz hâliyle, sufizmin yeterince işlenemediği için yabanileşmiş, zamanla başıboş kalmış, otantik ve gelişmemiş bir biçimi olduğunda ısrarcıdırlar…
Yazımızın önceki bölümünde belirttiğimiz gibi, sufizm kuşkusuz ‘din-dışı’ değildir ve yerleşik inançlarla çelişmemeye de özen gösterir. Ama organize dinlerin biçimselliğini aşarak içselliğe yöneldiği için, herhangi bir skolastik inanca göre ‘din-ötesi’ özellikler gösterir. Nedeni, en belirgin özelliğinin, sistematik dinlerdeki statikliğin aksine, ‘dinamik’ olmasıdır. Dinadamları hem kendi aralarında hem de farklı inançların mensuplarıyla sürekli çelişir ve çatışırken; kültürel ve altyapısal olarak hangi inancın içinden çıkmış olursa olsunlar bütün sufîler birbirleriyle kolaylıkla ‘iletişim’ kurabilir, özgürce tartışarak anlamaya çalışır; hattâ farklı görüş ve anlayışları öğrenmeye istek duyarlar. Kadim Uzakdoğu gelenekleri de böyledir. Çünkü bütün sufîler aydınlanma sürecinde yaratılacak ‘artı-değer’in farkındalık ve ondaki artış olduğunun bilincindedir.

Sufînin teslimiyeti koşullara değil, ‘Varoluş’adır. O, tutsaklığa razı olan değil, erdem ve tekâmül yolundaki şuurlu teslimiyettir. Sen-ben, veya ben-o ikilemleri aşıldığında, bu esasında ‘kendi kendini kabullenme’ ve ‘kendi kendine teslimiyet’ anlamına gelir. Böylesi konularda sorun da zaten sözcüklerin ve kavramların yüzeysel anlamlarına saplanıp kalarak ‘ötesine geçememek’ten, bu amaçla yeteri çabayı göstermemekten; öte yandan da yanlış anlaşılabileceği kaygısıyla yeterince açık anlatamamaktan kaynaklanmaktadır.
Sufîlikte derviş olursunuz, tamam; ama sizden hiçbir zaman için rahip/rahibe, papaz, şeyh, baba, din âlimi…vb. olmanız istenmez. Zaten sufîlikte böylesi rütbeler de yoktur. Dervişlik tevazu sahibi ve gönüllü olma yanında bilinçli olmayı da gerektirir. Keza bir sufî üstadı da yaşadığı sürece aynı zamanda bir öğrencidir, derviştir. Çünkü sufîlikte, gündelik yaşamda aşırı önem ve değer verilen makamların yeri yoktur.
Her sufî, kendisinin de, ona kulak verenlerin de eksik, kısıtlı, bir ölçüde zihinsel önyargılara sahip kimseler olduklarını bilirler. Zaten “kişi noksanın bilmek kadar âriflik olmaz” sözü de onlara aittir. O nedenle de âriflerin, zâhidlerin hiçbir zaman aramaktan, kendini ve hakikati bulma çabasından vazgeçmemesi gerektiğin farkındadırlar.

SUFİZM: BİR ‘VAROLUŞ’ FELSEFESİ A.Kerim SOLEY
Kısmi alıntı

Dune…

FRANK HERBERT
Bilimkurgunun en yaratıcı yazarlarından biri olan Frank Herbert 1920’de
doğdu. Televizyon kameramanı, yorumcu radyo spikeri, istiridye avcısı,
vahşi ormanda hayatta kalma eğitmeni, şiir çözümleyicisi, yaratıcı
yazarlık öğretmeni, muhabir ve editör olarak çalıştı.
İlk bilimkurgu romanı “The Dragon in the Sea” (1956), nükleer
denizaltıların, önseziyle yazılmış bir öyküsüydü. Küçük ve gizli bir
düşmanın tüyler ürperten öyküsü “The Green Brain” (1966), sinemaya
aktarıldı.
Bilimle kurgunun, çevrecilikle politikanın çarpıcı bir karışımı olan Çöl
Gezegeni Düne, verilen ilk Nebula ödülünü kazandı, Hugo ödülünü Roger
Zelazny’nin And Cali Me Conrad adlı eseri ile paylaştı. Ve şüphesiz
bilimkurgunun en büyük destanı olan Düne serisinin temelini oluşturdu.
Serinin diğer kitapları:
Düne Messıah, Chıldren of Düne, God Emperor of Düne, Heretics of Düne
ve Chapterhouse Dune’dur. Düne, David Lynch tarafından, 1984’te
sinemaya aktarıldı.
Bilimkurgunun modern ustalarından biri olan Frank Herbert 1986’da
öldü.

“Tam olarak sonuna kadar gittiğin bir yol seni kesinlikle hiçbir yere ulaştırmaz.
Bir dağın dağ olduğunu anlamak için o dağa yalnızca birazcık tırman.
Dağın tepesinden dağı göremezsin.”

“Büyüme, en az miktarda bulunan ihtiyaç maddesiyle sınırlıdır. Ve doğal olarak en az elverişli koşul, büyüme oranını kontrol eder.”

*

“Bu şeyler o kadar uzun zamandır içimizde ki,” dedi Paul, “vücudumuzun her
bir hücresinde kök salmışlar. Böyle güçler tarafından şekillendiriliriz. Kendi
kendine, ‘Evet, bunun nasıl bir şey olabileceğini anlıyorum,’ diyebilirsin. Ama
içine baktığında ve kendi yaşamının saf gücüyle korunmasız olarak karşı
karşıya kaldığında, yarattığın tehlikeyi görürsün. Seni etkisi altına alabileceğini
anlarsın. Veren için en büyük tehlike alıcı güçtür. Alan için en büyük tehlike ise
verici güçtür. Almak kadar vermek de insanı kolayca etkisi altına alabilir.”
“Ya sen, oğlum,” diye sordu Jessica, “sen alıcı mısın vericimisin?” “Ben denge
noktasındayım,” dedi Paul.

*

“insanların yaşamasına uygun herhangi bir gezegende, hareket ve dengenin içten içe fark edilen bir güzelliği vardır,” dedi Kynes.
“Bu güzelliğin içinde, tüm yaşamlar için gerekli bir dinamik dengeleme etkisi
görürsün. Bunun amacı basittir: çeşitliliği gittikçe artan uyumlu örnekleri
korumak ve üretmek. Yaşam, yaşamı desteklemek için kapalı sistemlerin
kapasitesini artırır. Yaşam, tüm yaşam, yaşamın hizmetindedir. Yaşamın
çeşitliliği arttıkça, yaşam için gerekli besinler yaşam tarafından gittikçe artan
bir zenginlikle sağlanır, ilişkilerle ve ilişkiler içindeki ilişkilerle dolan tüm
topraklar canlanır.”

Dune