Altı derece ayrılık-Küçük Dünya Sorunu

Altı derece ayrılık, gezegendeki herhangi bir kişinin, beşten fazla aracısı olmayan bir tanıdıklar zinciri aracılığıyla gezegendeki herhangi bir kişiye bağlanabileceği teorisidir.

Kullanıcılar, birinci, ikinci ve üçüncü derecelerinde kişilere mesaj gönderebilir ve ilan panosu öğeleri gönderebilir ve sitedeki diğer kullanıcılarla bağlantılarını görebilir. SixDegrees, günümüzde yaygın olarak kullanılan genel formdaki ilk sosyal ağ sitelerinden biriydi.

Arka plân

Neredeyse hepimiz evden uzakta, bizimle bir tanıdık paylaşan yeni biriyle karşılaşma deneyimini yaşadık. Bu fenomene, ilk olarak Amerikalı psikolog Stanley Milgram (1933-1984) tarafından incelenen küçük dünya sorunu denir. Buradaki orijinal makaleye atlamaktan çekinmeyin.

Makale, tarih, sosyoloji ve diğer disiplinlerle ilgili birçok tartışmada rol oynayan toplumdaki matematiksel yapıyı keşfetmeye yönelik deney ortamı için ilgimi çekti. Günümüzde herkes birbirinden birkaç tıklama veya beğeni alıyor (sosyal platformlar sayesinde), ancak farklı görüşlere sahip topluluklar her zamankinden daha fazla bölünmüş durumda. Yeni zorlukları çözmek için biraz eski moda ihtiyacımız olabilir.

Devamını oku “Altı derece ayrılık-Küçük Dünya Sorunu” →

Dokuma Odası

Hayatım boyunca konuşmalarımda yazılarımda metafor olarak dokuma, dokuma tezgahı örnekleri vermiştim. Bunu tekstile yakınlığım ve çalışma prensibinin elverişliliği sebebi ile yapmıştım. Şimdi ise Karmakarışık evren kitabını okurken DOKUMA ODASI başlığı altındaki geçmiş hayat seansı yapılırken dokumanın bir metafordan fazlası olduğunu görerek şaşırdım.

Sizlerle de paylaşmak için sabırsızlanıyorum. (Metindeki “D” terapist yazar Dolares Cannon. “N” hipnozdaki Normanın yüksek benliği”

D: Ben kiminle konuşuyorum? Norma’nın bilinçaltıyla mı yoksa…?

N: Norma Norma’nın farkında ama ben onun yüksek benliğiyim.

D: Ben ona bilinçaltı diyorum. Bilgilerin tümüne sahip olan kısım oluyor, öyle değil mi? (Evet) Konuşmayı sevdiğim odur. Bu yerin bazı kısımlarıyla ilgili bilgim var. Orada “Dokuma Odası” diye bir yer var mı?

N: Ah, evet.

Bu, Ölümün Ötesi kitabımda, her ipliği bir insanın hayatını temsil eden, hayatın bir dokuması olarak tarif edilmişti. İpliklerin örgüsü, herkesin yaşamının herkesi nasıl etkilediğini çok canlı bir şekilde tasvir ediyordu. Hepimiz biriz ve birbirimizle iç içe geçmiş haldeyiz.

D: O odayı görebilir mi, merak ediyordu.

N: Oraya devamlı gidiyor.

D: Öyle mi? (Evet) Bundan haberi yok, değil mi?

N: Haberi var ama buna inanmadı.

D: Ona odanın nasıl göründüğünü gösterebilir misiniz?

N: Işıkla dolu bir oda. Bir tavanı yok çünkü dokuma yüksek. Ve çok uzun. Uzayıp gidiyor. Sonu yok. Ve hareket ediyor. O canlı.

D: Nasıl yani?

N: Işıkla birlikte canlı ve iplikler yaşayan şeyler. Şey değiller… Madde. Hisleri var, düşünceleri var, renkleri var ve canları var.

D: Dokumanın örgüsünü oluşturan iplikler mi?

N: Evet. Hayat dolular. Bazıları çok parlak. Hepsi farklı kalınlıkta ve enerjiye, varlığa sahipler. Kendi enerjilerine sahipler. Her biri eşsiz ve çok güzel. Ve birlikte bu canlılığı ve hareketi oluşturuyorlar. Desenler çok güzel. Ekranda değişen bir filmin görüntüsü gibi değişiyorlar.

D: Yani o bir kumaş parçasından ziyade yaşayan bir şey gibi.

N: Ah, o bir kumaş değil. Ona dokuma demek bile hafif kalıyor. Onu

tarif etmeye yetmiyor.

Devamını oku “Dokuma Odası” →

Hayli ara verdikten sonra…

Sanal alemdeki evimi (rüya dilinde kişiliğim) bu kadar ihmal ettiğim için hafif bir suçluluk duyuyorum. Neyse her insanın her zaman olduğu gibi benim de gayet makul(!) mazeretlerim vardı.

Bugün biraz Murakami’den bahsetmek istiyorum. Az önce okuduğum ikinci kitabın ortasında durdum ve yine hayretle karmakarışık duygularla düşüncelerimi toparlamaya çalıştım. Bu kitaba başlamam hayli zor olmuştu! Neden acaba diye sorunca, bana hemen cevap verdi fakat şimdi bunu nasıl tarif edeyim de kelimelere dökeyim? Kısaca diyor ki; alışık olduğun düşünme tarzı, yaşam tarzı(batı orjini) ve özellikle ilişkiler, her şeyle herşeyin ilişkisi üzerine, tepetaklak bir anlatıma hazır hissetmedin kendini!

Evet evet tam da bu işte. Oysa Murakamiyle tanıştığım ilk okuduğum Sahilde Kafka romanına hevesle bodoslama girişmiştim. Ne de olsa beşbin kitap okumuş birinin sıradanlaşan motivasyonu ile hoşluğa ve yeni bir maceraya açılan beşbinküsürüncü güzel bi şeydi. Başka ne olabilirdi ki! İşte kazın ayağı öyle değildi bu kez. Bir kere Japon kültürüne, sosyal hayatına ilişkilerine dair fena halde cahil olduğum anlaşıldı ama bundan da öte yazarın tek kelimeyle acaipliği, entellektüel zekası şaşkınlıktan şaşkınlığa düşürdü beni.

Sonuçta ikinci kitap masamda, okunacaklar sırasında sürekli ikinciye düşürüldü, öne tanıdığım bildiğim beni allak bullak etmeyen polisiyeler, uzay hatıraları vs geçip durdu. Ertelemenin de bir sonu var tabi nihayet dün başladım ikinci kitaba; Yaban Koyununun İzinde yürümeye başladık, Yazar, hafif kroşelerle bekletilmenin hıncını aldı tabi. Dur bakalım daha neler olacak?

-Devam eder herhalde-

 

Kutsal evlilik ve Mükemmellik Tutkusu

Marion woodman’ ın henüz dilimize çevrilmeyen kutsal evlilik kitabından alıntı (jungsever- Özgür arkadaşımıza teşekkürlerimizle):
Birçok insanın iki ayrı ilişkisi var çünkü gölge ve bilinç taraflarını bir araya getiremiyorlar. Bunları 
entegre etmek ‘kutsal evlilik’te sürecin bir parçasıdır. İçsel evlilik, içimizdeki kutsalın tanınması, kabul edilmesidir. Ruh ve tinin içimizde birleşmesidir. Bir ressamsanız bunu resim yapışınızda tecrübe edebilirsiniz; siz ‘yapmadığınızda’ resim yapılır. Ya da bazılarınız bilir: Yazmaya başlarsınız ve sonra bir şey olur ve yazı kendi kendini yazmaya başlar. Dans ederken de böyle. Dans etmeye başlarsınız. Bedeninizi hazırlamışsınız, kaslarınız gayet sağlıklı. Sonra birden müzik sizi ele geçirir, bir şey olur ve bir bakmışsınız dans ettiriliyorsunuz. İşte o zaman içsel evlilik gerçekleşiyor demektir. İçsel evlilik size kendi bütünlüğünüzü hissettirir. Başka insanlarla bu bütünlükten yola çıkarak ilişki kurabilirsiniz ve bir ümit onlar da sizinle kendi bütünlüklerinden yola çıkarak ilişki kurabilirler. Böylece tabi oluş, bağımlılık yaslanma olmaz. Birbirinize, kendi bütünlüklerinizden yola çıkarak, ayrı birer birim olarak saygı duyarsınız, seversiniz. Bazıları diyor ki: “lyi de, içsel evlilik varsa dışsal evliliğin ne anlamı var?” İçsel evlilik dışsal olanı hakikaten mümkün kılar. Çünkü hepimiz insanız. Hepimizin dostluğa, yoldaşlığa, paylaşmaya, karşılıklı yansıtmaya, sevmeye ihtiyacı var. Hayat bu demek. İçsel evlilik dışsal olanı sadece zenginleştirebilir. Yalnızca partnerinizle, kocanızla ya da karınızla değil, arkadaşlarınızla ve doğayla da. Bana göre paradigma işte tam da burada değişir çünkü içinizde yaşadığınız hayat, sizi çevreleyen hayatta da yansımasını bulur.

Bir diğer Türkçeye çevrilmiş kitabı ise ayrı bir alem, tüm anne ve anne adaylarının okumasını arzu ederim:

Devamını oku “Kutsal evlilik ve Mükemmellik Tutkusu” →

Yaratma cesareti ve sanatçı

Yeni biçimleri ve sembolleri hemen dolaysızca ortaya çıkaranlar sanatçılardır: oyun yazarları, müzisyenler, ressamlar, dansçılar, şairler ve de dinsel alanın şairleri olan ermişler. Yeni sembolleri -şiirsel, işitsel, plastik, dramatik- imgeler biçiminde resmetmekteler. Kendi imgelemlerini sonuna kadar yaşıyorlar. Birçok insan tarafından sadece düşlenen semboller sanatçılar tarafından grafik biçimde ifade bulmaktalar. Ancak yaratılmış bir ürünü -mesela Mozart’ın beşlisini- değerlendirdiğimizde de yara- tıcı bir edimi icra etmekteyiz. Kendimizi bir resme bağladığımızda -ki modern sanatı otantik olarak görebilmek söz konusu oldu ğunda özellikle yapmamız gereken şeydir- yeni bir duyarlık yaşarız.

Resme temasımızla içimizde yeni bir görünüm zembereği boşanır; içimizde eşsiz bir şey doğar. Bu da, yaratıcı kişinin resmini, müziğini ya da diğer yapıtlarını değerlendirmenin bizim açımızdan da yaratıcı bir edim olmasının nedenidir. Eğer ki bu semboller tarafımızdan anlaşılacaksa, onları algılarken onlarla özdeşleşebilmeliyiz. Beckett’in oyunu Godot’yu Beklerken’de zamanımızdaki iletişimin iflasına dair entelektüel tartışmalar bulamayız; iflas basitçe orada, sahnede sunulmuştur. Mesela bunu en canlı şekilde, Lucky’nin efendisinin “düşün” emri üzerine girdiği, felsefi bir nutkun tüm debdebesine sahip, oysa gerçekte salt tantanadan ibaret, tükürükler saçan uzun konuşmasında görürüz. Kendimizi piyese, giderek daha bağladığımızda, sahnede, otantik olarak insanca iletişim kurmada topyekún iflasımızı yaşamdakinden daha büyük boyutlarda görürüz.

 

Devamını oku “Yaratma cesareti ve sanatçı” →